Elif Lam Mim.
الم
Elif, Lâm, Mîm
(2-3) Bunlar, hikmet dolu Kitab'ın; iyilik yapanlara bir hidayet ve rahmet olarak indirilmiş ayetleridir.
تِلْكَ اٰيَاتُ الْكِتَابِ الْحَكِيمِ هُدًى وَرَحْمَةً لِلْمُحْسِنِينَ
tilke āyātu l-kitābi l-Hakīmi / huden ve raHmeten li l-muHsinīne
Onlar; namazı dosdoğru kılan, zekatı veren kimselerdir. Onlar ahirete de kesin olarak inanırlar.
اَلَّذِينَ يُقِيمُونَ الصَّلٰوةَ وَيُؤْتُونَ الزَّكٰوةَ وَهُمْ بِالْاٰخِرَةِ هُمْ يُوقِنُونَ
(e)lleƶīne yuḳīmūne S-Salāte ve yu'tūne z-zekāte ve hum bi l-āḣirati hum yūḳinūne
İşte onlar, Rablerinden gelen bir hidayet üzeredirler ve işte onlar kurtuluşa erenlerin ta kendileridir.
اُو۬لٰٓئِكَ عَلٰى هُدًى مِنْ رَبِّهِمْ وَاُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الْمُفْلِحُونَ
ulāike ǎlā huden min rabbihim ve ulāike humu l-mufliHūne
İnsanlardan öylesi vardır ki, bilgisizce Allah yolundan saptırmak ve o yolu eğlenceye almak için, eğlencelik asılsız ve faydasız sözleri satın alır. İşte onlar için aşağılayıcı bir azap vardır.
وَمِنَ النَّاسِ مَنْ يَشْتَرِي لَهْوَ الْحَدِيثِ لِيُضِلَّ عَنْ سَبِيلِ اللّٰهِ بِغَيْرِ عِلْمٍ وَيَتَّخِذَهَا هُزُوًا اُو۬لٰٓئِكَ لَهُمْ عَذَابٌ مُهِينٌ
ve mine n-nāsi men yeşterī lehve l-Hadīṧi li yuDille ǎn sebīli (a)llahi bi ğayri ǐlmin ve yetteḣiƶehā huzuven ulāike lehum ǎƶābun muhīnun
Ona ayetlerimiz okunduğu zaman; onları hiç işitmemiş gibi, kulağında bir ağırlık var da büyüklenerek arkasını döner. Ona, elem dolu bir azabı müjdele.
وَاِذَا تُتْلٰى عَلَيْهِ اٰيَاتُنَا وَلّٰى مُسْتَكْبِرًا كَاَنْ لَمْ يَسْمَعْهَا كَاَنَّ فِي اُذُنَيْهِ وَقْرًا فَبَشِّرْهُ بِعَذَابٍ اَلِيمٍ
ve iƶā tutlā ǎleyhi āyātunā vellā mustekbiran ke en lem yesmeǎ'hā keenne fī uƶuneyhi veḳran fe beşşirhu bi ǎƶābin elīmin
(8-9) Şüphesiz, iman edip salih amel işleyenler için içlerinde ebedi kalacakları Naim cennetleri vardır. Allah, (bu konuda) gerçek bir vaadde bulunmuştur. O, mutlak güç sahibidir, hüküm ve hikmet sahibidir.
اِنَّ الَّذِينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ لَهُمْ جَنَّاتُ النَّعِيمِ خَالِدِينَ فِيهَا وَعْدَ اللّٰهِ حَقًّا وَهُوَ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ
inne (e)lleƶīne āmenū ve ǎmilū S-SāliHāti lehum cennātu n-neǐymi / ḣālidīne fīhā veǎ'de (a)llahi Haḳḳan ve huve l-ǎzīzu l-Hakīmu
Allah, gökleri görebileceğiniz direkler olmaksızın yarattı. Yeryüzüne de, sizi sarsmasın diye sabit dağlar yerleştirdi ve orada her türlü canlıyı yaydı. Gökten de yağmur indirip orada her türden güzel ve faydalı bitki bitirdik.
خَلَقَ السَّمٰوَاتِ بِغَيْرِ عَمَدٍ تَرَوْنَهَا وَاَلْقٰى فِي الْاَرْضِ رَوَاسِيَ اَنْ تَمِيدَ بِكُمْ وَبَثَّ فِيهَا مِنْ كُلِّ دَابَّةٍ وَاَنْزَلْنَا مِنَ السَّمَاءِ مَاءً فَاَنْبَتْنَا فِيهَا مِنْ كُلِّ زَوْجٍ كَرِيمٍ
ḣaleḳa s-semāvāti bi ğayri ǎmedin teravnehā ve elḳā fī l-erDi ravāsiye en temīde bikum ve beṧṧe fīhā min kulli dābbetin ve enzelnā mine s-semāi māen fe enbetnā fīhā min kulli zevcin kerīmin
İşte Allah'ın yarattıkları! Haydi, Allah'ı bırakıp da taptıklarınızın yarattığını bana gösterin! Hayır, zalimler açık bir sapıklık içindedirler.
هٰذَا خَلْقُ اللّٰهِ فَاَرُونِي مَاذَا خَلَقَ الَّذِينَ مِنْ دُونِهِ بَلِ الظَّالِمُونَ فِي ضَلَالٍ مُبِينٍ
hāƶā ḣalḳu (a)llahi fe erūnī māƶā ḣaleḳa (e)lleƶīne min dūnihi beli Z-Zālimūne fī Delālin mubīnin