AʹLÂ SÛRESİ
Cumhura göre, sûrenin tamamı Mekke’de inmiştir. Tabiînden Dahhak’e göre, Medine’de inmiştir. (Tefsîr-i Kurtubî: 20/13)
Birinci âyetinde Rabb’a sıfat olarak getirilen «A’lâ», aynı zamanda sûreye isim olmuştur. Ayrıca buna «sebbaha» fiiliyle başlandığı için «Sebbih Sûresi» de denilmiştir.
Sûrenin Mekkeʹde indiğine delil olarak cumhur, Buharî’nin Berâ’ b. Âzıbʹden (R. A. ) yaptığı şu rivâyeti göstermiştir:
«Peygamber (A. S. ) Efendimizʹin ashabından Medineʹye ilk gönderilen Mus’âb b. Umeyr (R. A. ) ile İbn Ümmi Mektum (R. A. ) idi. Bu iki sahabi bize Kur’ân okutuyorlardı. Arkalarından Ammar, Bilâl ve Sa’d (Allah hepsinden razi olsun) gelip onlara katıldılar. Sonra Ömer b. Hattab (R. A. ) yirmi kişiyle birlikte geldi. Sonra da Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz teşrîf ettiler. Medineli’lerin Onun gelmesine sevindikleri kadar bir şeye sevindiklerini görmedim. O kadar ki, çocuklar bile «Resûlüllâh geldi» diye seslerini yükseltiyorlardı.
Ben «Sebbih isme Rabbike’l-A’lâ»yı, benzeri birkaç sûre arasından seçip okuyuncaya kadar Resûlüllâh (A. S. ) gelmiş oldu. » (Buharî/menakıb-ı ensar: 46, tefsîr: 1/87- Ahmed: 4/284)
Dahhak ve aynı görüşte olanlar ise, sûrede fitneye ve bayram namazına işâret bulunduğunu dikkate alarak onun Medineʹde indiğini söylemişlerdir. Ama cumhurun tesbit ve görüşü daha sahîhtir.
Âyet sayısı: 19
Kelime »: 72
Harf » : 291 (Tefsîru Garâibi’l-Kur’ân: 30/68- Lübabu’t-te’vîl: 4/369)
Sûrenin kapsadığı başlıca konular:
1- Cenâb-ı Hakk’ı tenzîh ve tesbîh etmemiz emrediliyor.
2- Allah’ın her şeyi belli amaca yönelik olarak düzen ve dengede yarattığı konu ediliyor.
3- Ağaçların kömüre dönüştürüldüğü üzerinde durularak ana fikir veriliyor.
4- Hz. Peygamber’in (A. S. ) kendisine vahyedilen Kur’ân âyetlerini bir daha unutmamasıya ezberleyip hafızasında taşıdığı bildiriliyor.
5- Resûlüllah’ın (A. S. ) mutlaka başarılı olacağı müjdeleniyor ve böylece mü’minler teselli ediliyor.
6- Öğüt vermenin önemine ve yararına değiniliyor.
7- İç âlemini nifak ve inkârdan arındırıp namaz kılanların kurtuluşa ereceği haber veriliyor.
8- Âhiret’e hazırlanmaya ağırlık verilmesi isteniliyor.
9- Bu ve benzeri âyetlerin İbrahim’in (A. S. ) sahifelerinde, yani Ona indirilen kitapta; aynı zamanda Musa (A. S. )a indirilen Tevratʹta yer aldığı bildiriliyor.
10- Böylece semavî kitapların hemen hepsinde Allah’a ibâdet etmenin ve O’nu anmanın yol ve yöntemlerine yer verildiği anlaşılıyor. Aynı zamanda indirilen bütün kitaplarda kıyâmet olayından ve kalıcı olan ikinci hayattan söz edildiği, bu hususta inzar ve tebşîrde bulunulduğu da bilinmektedir. Nitekim sûrenin son âyetleriyle bu hususa işâret edilmekte ve kısa da olsa bilgi verilmektedir.
İki sûre arasındaki bağlantı ise şöyledir:
Târik Sûresinde, Kurʹân’ın hakkı bâtıldan kesin çizgileriyle ayıran bir kitap olduğu açıklanırken, kâfirlerin bu kitaba karşı saldırı ve hezeyanlarına karşı bir süre sabredilmesi tavsiye edilerek sûre noktalandı. Böylece İslâm’ın ve Kur’ân’ın yakın gelecekte başarıya erişeceği ve inkârcıların da zillete uğrayıp baş aşağı geleceklerine işârette bulunuldu.
A’lâ Sûresi’ne ise, Kur’ân’ı bu kudret ve muhtevada ve erişilmesi mümkün olmayan özellikte indiren Cenâb-ı Hakk’ı her türlü kusurdan, beşerî sıfatlardan, yakışıksız isnatlardan tenzîh etmenin gereği konu edilerek başlanıyor ve sonra bu yüce kudretin insanlardan yana hazırladığı diğer birkaç nîmete değinilerek inkârcılar insaf ve iz’âna dâvet ediliyor.
MEÂLİ:
1- O çok yüce Rabbinin ismini tesbîh et.
2- O ki yarattı, düzene koydu.
3- O ki (yarattığını) belli ölçüye göre ortaya çıkardı ve (ona göre de) yolunu gösterdi.
4- O ki, yeşilliği (bütün güzelliğiyle ve yararlarıyla) çıkardı.
5- Sonra da onu kararıp birbirine karışan çer-çöp haline (veya kupkuru kömüre) çevirdi.
İLGİLİ HADÎSLER
Hz. Ali (R. A. ) diyor ki:
«Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz, Aʹlâ Sûresini çok severdi. » (Müsned-i Ahmed)
Hz. Âişe Vâlidemiz (R. A. ) diyor ki:
«Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz vitir namazında (Sebbih isme Rabbikeʹl- A’lâ) ile (Kul ya eyyüheʹl-kâfirûn) sûrelerini okurdu. » (Tirmizî/vitir: 9, kıyamulleyl: 37, 47, 48, 49- Müsned-i Ahmed: 3/406- 5/123)
Numân b. Beşîr (R. A. ) diyor ki:
«Peygamber (A. S. ) Efendimiz iki bayram namazında da (Sebbih isme Rabbikeʹl-Aʹlâ) sûresiyle (Hel etâke hadîsü’l-ğâşiye) sûresini okudu. Bayram günü cumaya tesadüf edince de hem bayram, hem de cuma namazında bu iki sûreyi okudu. » (Müsned-i Ahmed)
Âmir el-Cühenî (R. A. ) diyor ki:
«(Sebbih isme Rabbike’l-Azîm) âyeti inince, Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz bize: «Bunu rükuâ vardığınızda söyleyin» buyurdu. (Sebbih isme Rabbikeʹl-Aʹlâ) âyeti inince bize: «Bunu da secdeye vardığınızda söyleyin» buyurdu. (Müsned-i Ahmed: Ukbe b. Âmır’den)
İbn Abbas (R. A. ) diyor ki:
«Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz (Sebbih isme Rabbike’l-A’lâ) sûresini okuyunca, (Sübhâne Rabbiyeʹl-Aʹlâ) dedi. » (Müsned-i Ahmed: 1/232, 371- 5/382, 384, 389, 394, 397, 398, 400)
Abdullah b. Amr (R. A. ) diyor ki:
«Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz şöyle buyurdu: «Cenâb-ı Hak şüphesiz gökleri ve yeri yaratmadan ellibin yıl önce mahlûkatının miktar ve kaderini takdîr buyurdu ki, Oʹnun Arşʹı su üstünde idi. » (Müslim/kader: 16- Tirmizî/kader: 18- Ahmed: 2/169)
CENÂB-I HAKKʹI TENZÎH VE TESBÎH
«O çok yüce Rabbinin ismini tesbîh et.. »
Âyette, o çok yüce olan Rabbi tesbîh etmemiz emredilirken, O’nun her ân tesbîh ve tenzîhe lâyık olduğuna dair yedi kadar delil sıralanıyor. O belgeler üzerinde ciddi şekilde durulduğu takdirde, Cenâb-ı Hakk’ın kelime kalıbına sığmayacak, sözle ifadesi mümkün olmayacak anlamda yüce olduğu rahatlıkla anlaşılır.
Böylece kendini akıl ve imanıyla bu irfan çizgisine getiren kimse, O sonsuz kudretin ve yüce varlığın huzurunda eğilip secde ederken (Sübhane Rabbiyeʹl-A’lâ) deyip kendi aczini ve mahviyetini, Cenâb-ı Hakk’ın da erişilmezliğini dile getirmiş olur. Şüphesiz insan için en büyük şeref ve meziyet Cenâb-ı Hakk’a kul olma idrâkini taşımak ve bunu hem sözlü, hem de fiilî olarak ortaya koymaktır. İşte bu noktada namazın ve secdenin önemi bir defa daha kendini hissettirmekte ve Allahʹa yakın olmanın en kestirme yolu olduğunu kalp ve kafaya işlemektedir.
Cenâb-ı Hakkʹın zâtı nasıl her türlü noksanlıktan, mahlûkî sıfatlardan pâk ve münezzeh ise, O’nun güzel isim ve sıfatları de öylece pâk ve münezzehtir. O bakımdan O’nun güzel isimlerini sözlük çerçevesinde değil, çok yüce zâtına yakışır anlamda mânalandırmak gerekir. Çünkü Cenâb-ı Hak zâtıyla, sıfatıyla «Aʹlâ»dır; yani çok yücedir ve her türlü güzel övgüye lâyıktır.
Bu bakımdan kâinat hem bütünüyle, hem de her parça ve atomuyla durmadan Hakk’ı tesbîh ve tenzîh etmekte; Oʹnu inkâr edenlerin iddia ve görüşlerini reddetmekte; O’na yakışmayan sıfat ve benzetmelerin anlamsızlığını ortaya koymaktadır.
Cenâb-ı Hak bu gerçeği şöyle açıklamaktadır:
«Yedi gök, yer ve bunlarda bulunanlar O’nu tesbîh ve tenzîh etmektedirler. » (İsrâ Sûresi: 44)
«Göklerde ve yerde olanların hepsi Allahʹı tesbîh ve tenzih eder. » (Hadîd Sûresi: 1)
«En güzel isimler Oʹna mahsustur. Göktekilerle yerdekiler Oʹnu tesbîh eder. O çok üstündür, çok güçlüdür, hikmet sâhibidir. » (Haşr Sûresi: 24)
«Göktekiler. ve yerdekiler, mülk-ü saltanat sâhibi O çok mukaddes, çok üstün hakîm olan Allahʹı tesbîh ederler. » (Cumua Sûresi: 1)
Cansız eşyanın tesbîhi, gökteki bütün yıldızların ve yer aldıkları kümelerin ve o kümelerin oluşturdukları galeksilerin hepsinin istisnasız şekilde, belirlenmiş bir plâna ve yüklenildikleri proğrama göre sürdürdükleri hareketleridir. Atomların tesbîhi, elektronların çekirdek etrafında baş döndürücü hızla dönmesidir.
Canlıların tesbîhi, akıl sâhibi olmayan hayvanların yaratıldıkları amaç ve hikmete yönelmeleri, nesillerini devam ettirip iç güdüleriyle İlâhî düzene uymalarıdır.
Bitkilerin tesbîhi, belli şartlar ve ortamlar içinde yeşerip insan ve hayvanların yararına hizmet vermesi ve bıraktıkları tohum, kök ve sporlarla benzerlerinin yetişmesini sağlamalarıdır.
Diğer bir yoruma göre:
İnsan, cin ve melek dışında kalan canlı-cansız varlıkların kendilerine, hılkatlarındaki özelliklerine has tesbihleri vardır ki, onu teknik imkânlarla da olsa anlamamız çok zor, hattâ imkânsızdır. Meselâ Mescid-i Saadetteki hurma kütüğünün inlemesi, Mekke dışında Peygamber (A. S. ) Efendimiz’in avucuna aldığı çakıl taşlarının iki şehadet kelimesini, Peygamberimizin yanında bulunan Hz. Ali’nin de duyacağı şekilde sesli söylemesi, ağacın Hz. Peygamber’e (A. S. ) selâm vermesi birer mu’cize olmakla beraber her birinin yüce yaratanını bilip O’nun varlığına ve birliğine şehadet etmesi ve tesbîhte bulunması demektir.
Nitekim Cenâb-ı Hak bu gerçek ve inceliği şöyle açıklamaktadır:
«Yedi gök, yer ve bunlarda bulunanlar Oʹnu tesbîh ve tenzîh ederler. Zaten hiçbir şey yoktur ki, Oʹnu hamd ile tesbîh etmesin; ne var ki siz onların tesbihlerini anlamazsınız.. » (İsrâ Sûresi: 44. âyet)
İnsan ve cinlerin tesbîhi, kâinat plânındaki yerlerini alıp yaratıldıkları amaç ve hikmete yönelmeleri ve bu idrâk içinde Cenâb-ı Hakk’a ibâdet etmeleridir. Ayrıca cansız eşyada olduğu gibi, canlı varlıklarda da yer alan atomların ve hücrelerin hareket halinde bulunması ayrı bir tesbîh sayılır.
Ama tesbîhin en anlamlı olanı, insanoğlunun imân doğrultusunda şuurlu biçimde Cenâb-ı Hakkʹa taât ve ibâdette bulunmasıdır. Nitekim birinci âyette insanın bu anlamda tesbîhte bulunması emredilmektedir.
TESBÎHE LAYIK OLAN ALLAH’IN DÖRT DÜZENLEMESİ
«O ki yarattı, düzene koydu. O ki (yarattığını) belli ölçüye göre ortaya çıkardı ve (ona göre de) yolunu gösterdi.. »
Cenâb-ı Hak zâtıyla, sıfatıyla, fiiliyle, tasarruf ve takdîriyle çok yücedir; her türlü noksanlıktan, beşerî sıfatlardan pâk ve münezzehtir. O’nun benzeri yoktur. Böylece birden beşe kadar olan âyetlerle, bilhassa O’nun rububiyetinin eşsizliğine ve benzersizliğine; tasarrufundaki kemâline delâlet eden dört fiili son derece düşündürücü, yönlendirici, akla malzeme verici ve ışık tutucudur:
1- «O ki yarattı, düzene koydu.. »
Evet, her şey önceden plânlanmıştır. Meselâ herhangi bir madde, bağlı bulunduğu kanunların gerektirdiğinden fazla bir şey yapamaz. Atomlar, moleküller sadece kimyasal ilişkilere, yer çekimine, ısı ve elektrik gücünün etkilerine ayak uydururlar.
Havadaki azot, oksijenin yoğunluğunu azaltan ve onu insan ve hayvanın yaşamasına uygun hale getiren bir gazdır; o devamlı bu hizmetini sürdürür ve hatâ yapmaz. Şüphesiz böyle bir düzenleme, kusursuz bir takdirin eserinden başkası olamaz.
Dünyayı saran atmosfer tabakası, titiz bir ölçü ile gereği kadar kalındır. Bu sayede ekinlerin muhtaç bulunduğu kimyevî ışınlar atmosferden geçebilmektedir. Bu ışınlar mikropları öldürür, vitaminleri üretir. (İnsan, Kâinat ve Ötesi: 23)
Şayet güneşimiz şu anda verdiği ışınlarının yarısını verecek olsaydı hepimiz donardık. Buna mukabil ışınlarını birbuçuk kat artırsaydı çoktan kül olurduk. (İnsan, Kâinat ve Ötesi: 17)
Bu misalleri çoğaltmak mümkündür. Ancak her oluşum ve olayda mutlak bir düzenleme, hesap ve proğramın hâkim olduğu kesindir. O halde mutlak bir düzenleme varsa, mutlak surette bir düzenleyici de vardır ki O, Cenâb-ı Hakʹtır.
2- «O ki (yarattığını) belli ölçüye göre ortaya çıkardı ve (ona göre de) yolunu gösterdi. »
Meselâ bal arısı, insanlara şifâ ve gıda verecek balı üretmek için yaratılıp ortaya çıkarılmış ve nasıl bal imal edeceği de onun iç güdüsüne enjekte edilip yolu ve yöntemi gösterilmiştir. Bu, ilk yaratıldığı andan itibaren böyledir ve bu özelliğiyle devam etmektedir. Zira Cenâb-ı Hakk’ın koyduğu ölçü ve yüklediği proğram şaşmadan yoluna devam eder.
Dünya güneşin etrafında saniyede 30 km. lik bir hızla dönmektedir. Bu takdîr ve ölçü değişik olsaydı, meselâ saniyede 15 veya 90 km. gibi bir hızda proğramlanıp ayarlansaydı veya yerküre bazan hızını artıracak, bozan da yavaşlatacak şekilde düzenlenseydi yaşama şansımız pek olmazdı.
Dünyanın kendi ekseni ve güneş etrafındaki dönme hızında meydana gelebilecek 1 saniyelik değişme bile, A. C. Morrisonʹun dediği gibi bütün astronomik hesapları alt-üst ederdi.
Karıncanın kollektif, düzenli ve disiplinli çalışması, daha önce hazırlanan kusursuz bir programlamaya göredir. Şüphesiz karınca denilen canlının ilk anda bu iç güdüyle donatılarak hayata adım atması sağlanmıştır. Artık bu programın ve onun genetik kodundaki kayıt ve formülün değişmesi söz konusu değildir.
İşte bütün canlı türlerinin durumu böyle.. Onlara başka menşe’ler aramak anlamsız ve hikmetsizdir. Asıl hikmeti, her canlının türünde aramak lâzımdır. Zira Şeyh Muhyiddîn Arabi’nin dediği gibi, Cenâb-ı Hak her şey hakkında bir tecellide bulunmuştur. İkinci tecelli söz konusu değildir. Ondan sonra her canlının ezelî plânda genetik koduna ne yazılmış ve formüle edilmişse ancak o ortaya çıkmakta ve devam etmektedir.
3- «O ki yeşilliği (bütün güzelliğiyle ve yararlarıyla) çıkardı. »
Âyette «yeşillik» ile çevirisini yaptığımız «merʹâ», daha çok «otlak» mânasına gelirse de, burada bütün bitkilere delâlet etmektedir. Nitekim bu isim Nâziât Sûresi’nde de genel anlamda kullanılmıştır.
Şüphesiz ki her tür bitki, Cenâb-ı Hakk’ın ayrı bir tecellisinin ve ezelî plânındaki takdirinin gereğidir. Sayıları milyonları bulan bitkilerden her birinin ayrı bir özelliği ve başka başka faydaları söz konusudur. İlâhî hikmet ve kudret tezgâhında şekillendirilip renklendirilmiş ve her biri ayrı bir şifâ unsurunu kendinde taşıyarak insanoğlunun yararına sevkedilmiştir. Aynı zamanda her bitki İlâhî hilkat fırçasının izlerini taşımakta ve Allah’ın varlığına, birliğine, kudretinin üstünlüğüne delâlet etmektedir. Öyle ki, bitkiler güneşle, ayla, hava ve toprakla bir bütünlük arzetmekte ve tabiatta kusursuz şekilde çok şuurlu bir yöneticinin hâkim olduğunu bütün açıklığıyla yansıtmaktadır. O kadar ki, her bitki türünün canlılığı, havadaki karbon dioksite dayanmaktadır. Yaprakları akciğer gibidir, hayadaki karbon dioksiti güneş ışığının yardımıyla karbona ve oksijene çevirip ayırır.
Böylece yeşil bitki yaprağı oksijen gazını çıkarır ve karbonu kökleri vasıtasıyla aldığı suyun hidrojeni ile birleştirerek saklar. Sonra da İlâhî mekanizma bu elemanlardan şeker, selüloz, çeşitli kimyasal maddeler ve çiçekler imal eder.
Hiçbir zaman bu kadar hesaplı, düzenli, faydalı bir işleyişi tesadüflere bağlayamayız.
4- «Sonra onu kararıp birbirine karışan çer-çöp haline (veya kupkuru kömüre) çevirdi. »
Âyette biri isim, diğeri sıfat olmak üzere iki kelimeye veya kavrama yer verilmiştir: «Gusâ» ve «Ahvâ»..
Gusâ: Sel suyunun aktığı vâdinin kenarlarından toplayıp sürüklediği ot, yaprak, sak ve benzeri şeyleri birbirine katıp bir yana attığı çer-çöp demektir.
Bu kelime şeddeli olarak «gussâ» şeklinde de gelir. Çoğulu «eğsâ» dır.
Katade’ye göre: Kuruyup esmerleşen, koyu kahve, daha çok siyahımsı renk alan yarı çürümüş sebze ve ota «gusâ» denilir. Aynı zamanda sel yatağında biriken çer-çöp de bu ismin kapsamına girmektedir.
Ahvâ: Siyah, koyu esmer, siyaha yakın koyu yeşil gibi renklere delâlet eden bir sıfattır.
TAŞ KÖMÜRÜ VE KUR’ÂN
Dördüncü maddedeki âyette geçen iki kelimeyi sözlük mânalarının ışığı altında iki şekilde yorumlamamız mümkündür:
1- Sel yatağında suyun sürükleyip bir kenara ittiği siyah, koyu kahve, siyaha yakın koyu yeşil renkte kurumuş çer-çöp..
2- Siyah renkli, bitkisel kaynaklı, içinde yüksek oranda karbon bulunan katı yakıt.
Kömür nasıl meydana gelmiştir?
Kömürler, eski jeolojik devirde yaşamış bitkilerin zamanımıza kadar gelmiş fosilleridir. Bu oluş hakkında iki farklı teori ileri sürülmüştür: Bunlardan birine göre, bitkilerin selülozu küçük organizmaların etkisiyle değişmeye uğrayarak su ve gaz halinde ayrılmış, kalan odun kısmı (signin) da fazla değişmeden içinden metan ve karbon dioksitin ayrılmasiyle taş kömür haline dönüşmüştür.
Öbür teoride ise, kömürlerin «lignin»den değil selülozdan meydana geldiği ileri sürülür. Bu görüşü doğrulamak için selüloz su ile baskı altında 300-400° ısıtılmış ve kömüre benzer bir cisim elde edilmiştir. Günümüzde bu iki teorinin de doğru olduğu söylenmektedir.
Böylece dördüncü ve beşinci âyetlerle, yer altında oluşan taş kömürlere işâret edilmekte ve bu konuda temel bilgi verilmektedir.
ÂYETLER ARASINDA BAĞLANTI
Yukarıdaki âyetlerle, Cenâb-ı Hakk’ın tenzîh ve tesbîh edilmesi konu edilerek O’nun kudretinin yüceliğine ve sınırsızlığına delâlet eden dört belge üzerinde duruldu. Araştırıcılar ve aklını kullananlar için yönlendirici, Hakk’ın kudretini tanıtıcı bilgiler verildi.
Aşağıdaki âyetlerle, vahyedilen Kur’ânʹın Hz. Muhammedʹin (A. S. ) kalbinde yer edip unutulmayacağı belirtiliyor. İleride müyesser kılınacak başarıya erişileceği müjdeleniyor. Sonra da öğüt vermenin yararına değinilerek öğüt almayanların sonunun nereye varacağı haber veriliyor.