CİN SÛRESİ
Sûrenin tamamı Mekkeʹde inmiştir.
Cinlerden bir topluluğun gelip Kurʹân dinlediklerinden ve o sebeple imân ettiklerinden bahsedildiği için «cin» kelimesi aynı zamanda sûreye isim olmuştur.
Âyet sayısı: 28
Kelime »: 285
Harf »: 870 (Lübabu’t-te’vîl: 4/315)
Sûrenin kapsadığı başlıca konular:
1- Cinlerden bir topluluğun gelip Kur’ân âyetlerini dinledikten sonra, bu ilâhî kitap hakkındaki görüşlerine yer veriliyor.
2- İnsanlardan bir kısmının cinlere sığınmaya çalıştığı ve bu sebeple onların azgınlıklarını artırdıkları konu ediliyor.
3- Cinlerden o gurubun gök haberleriyle ilgili hareketlerine değinilerek, bu hususta neler söyledikleri naklediliyor.
4- Cinlerin farklı inanç, değişik mezheplere sahip oldukları belirtiliyor.
5- Sonra Hz. Peygamberʹin (A. S. ) görevinin sınırları üzerinde durularak aydınlatıcı bilgi veriliyor.
6- Kıyâmet gününde âsi günahkârların ne kadar zayıf ve sahipsiz olduklarının ortaya çıkacağı ve onların öylece gerçeği anlayacakları haber veriliyor.
7- Gaybı ancak Cenâb-ı Hakk’ın bildiğine ve dilediğine onu bildireceğine değinilerek konunun önemine işâret ediliyor.
MEÂLİ:
1- De ki: Cinlerden birkaç tanesinin (gelip Kurʹân) dinledikleri ve sonra da: «Biz, hayranlık uyandıran bir Kurʹân dinledik» dedikleri, bana vahiy yoluyla bildirildi.
2- «Öyle bir Kurʹân ki, doğruya götürür. Biz ona inandık. Artık hiçbir şeyi Rabbımıza ortak koşmayız.
3- Ve şüphesiz Rabbımızın şanı ve azameti çok yücedir. O, eş ve çocuk edinmemiştir.
4- Oysa bizim şaşkın beyinsiz (olanımız), Allahʹa karşı saçmalayıp yalan söylüyordu.
5- Ve gerçekten biz, insanların ve cinlerin Allahʹa karşı yalan söylemiyeceklerini sanıyorduk.
6- Hakikat insanlardan bir kısım adamlar, cinlerden bazı kişilere sığınırlardı da bu suretle onların azgınlıklarını artırırlardı.
7- Onlar da sizin sandığınız gibi Allahʹın hiçbir kimseyi diriltip kaldırmıyacağını sanmışlardı.
8- Biz, gerçekten göğü yokladık da sert ve güçlü bekçilerle ve şihablarla dolu bulduk.
9- Ve biz doğrusu orada dinlemeye uygun oturulacak yerlerde oturduk. Ama şimdi kim dinlemek isterse, kendisini gözetleyen bir şihab bulur.
10- Gerçekten biz bilmiyorduk, yeryüzündekilere kötülük mü istenildi, yoksa Rabları onlar için bir hayır mı murâd etmiştir?
11- Ve doğrusu bizden iyi-yararlı kişiler de var ve onların ötesinde alçaklar da vardır. Bizler ayrı ayrı yollar tutmuşuzdur.
12- Ve biz elbette Allah’ı yeryüzünde de, başka bir yere kaçsak da âciz bırakamıyacağımızı kesinlikle anladık..
13- Şüphesiz ki, biz doğru yolu gösteren (Kur’ân)ı, kulak verip dinlediğimizde ona imân ettik. Artık kim Rabbına imân ederse, ne (ecrinin) eksileceğinden, ne de haksızlığa uğrayacağından korkusu olmaz..
14- Hakikat içimizde (Allahʹa) teslîmiyet gösterenler de var, kendine yazık eden haksızlar da var. İslâm’ı kabul edenler, doğru yolu arayıp seçenlerdir.
CİNLER VE KURʹÂN DİNLEMELERİ
«De ki: Cinlerden birkaç tanesinin (gelip Kurʹân) dinledikleri ve sonra da: «Biz, hayranlık uyandıran bir Kurʹân dinledik» dedikleri, bana vahiy yoluyla bildirildi.. »
Cin kavramı hakkında Ahkaf Sûresi 29. âyetin tefsîrinde geniş bilgi vermiş bulunuyoruz. Ancak, Ahkaf Sûresinde zikredilen cinlerle burada anılan cinler aynı değildir. Onlar semavî kitaplara ve sonra da Kur’ân-ı Kerîm’e imân eden mü’min cinler olarak bulunuyordu. Bunlar ise, önceden inanmış cinler olmayıp küfür üzere bulunuyorlardı. Kur’ân âyetlerini dinledikten sonra imân etmişlerdir.
Böylece Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz’i dinlemeye gelen cin olayı iki ayrı zamanda gerçekleşmiştir.
Cin hakkında çok şeyler söylenmiş ve çok şeyler yazılmıştır. Onların hepsini tefsîrimize nakletmemiz elbette ki mümkün değildir. Ancak okuyucularımızın hafızalarındaki izi derinleştirmek için önce «cin» kavramının tarifini, sonra da klasik tefsîrlerde geçen bazı önemli bilgilerin özetini vermekte yarar görüyoruz.
Cin, sözlükte: Örtülü olup gözle görülemiyen şey demektir. Bu mânayla, gecenin karanlığının ortalığı ve eşyayı örtmesine «cenneʹlleylü»; kalkan veya siper arkasında gizlenmeye «cünne»; ana rahminde örtülü olan çocuğa «cenîn»; göğüs kafesinin içinde örtülü bulunan kalbe «cenan»; toprağı örtüp gizleyen bahçeye «cennet»; aklın örtülüp dengesini kaybetmesine «cinnet» veya «cünûn» denilir ve bunların hepsi aynı köke dayanır.
Başta İslâm Dini olmak üzere semavî dinlerin hemen hepsi cinlerin varlığını kabul edip bu türe yer vermişlerdir. Materyalistlerle felsefeciler ise böyle bir mahlûkun mevcudiyetini red ve inkâr ederler.
Klasik tefsirlerde bu konuyla ilgili kayıtlar ve tesbitler:
1- Eski ilim adamlarının çoğu, cinlerin süflî (aşağı) ruhlar olduğuna; felekî ruhlardan daha hızlı hareket ettiklerine inanırlardı.
2- Son Peygamber Hz. Muhammedʹden (A. S. ) önceki peygamberlere inanan dindarlar ise, cinlerin varlığını kabul ederler; ancak onların mahiyeti hakkında farklı görüş izhar edip değişik yorumlarda bulunurlar: Kimine göre, onlar havaî canlılardır, çok çeşitli şekillere girebilme yeteneğine sahiptirler. Kimine göre, onlar ne cisim, ne de arazdır; mahiyeti bilinmeyen öyle cevherlerdir ki bazısı hayırlı ve şereflidir, hayırlı işlerde bulunmayı severler; bazısı da aşağılıktır, hasîstir ve şerîrdir; şer ve kötülükte bulunmaktan hoşlanırlar.
Cinlerin türlerinin sayısını ise, ancak onları yaratan Cenâb-ı Hak bilir.
3- Cinler, mahiyetleri farklı birtakım cisimlerdir ki, hepsi bir tek sıfat altında toplanırlar. Bu bakımdan onlar da diğer cisimler gibi boşlukta yer işgâl ederler ve boyutları vardır. Latîf, kesîf, ulvî ve süflî kısımlara ayrılırlar.
4- Eş’ârîlere göre: Cisimler mahiyetleri itibariyle eşittirler. Beden ise hayat için şart değildir. O bakımdan cinlerin bedeni var mıdır, yok mudur? şeklinde düşünmeye gerek yoktur.
5- Mu’tezile ise, cinnin vücudunu inkâr eder ve hayat için bedenin şart olduğunu söylerler.
6- Hasan el-Basrî’ye göre: Cinler, ilk yaratılan İblîs’in evlâdıdır; nasıl ki insanlar da ilk yaratılan Ademʹin (A. S. ) evlâdı olarak bulunuyorsa..
7- İbn Abbas’a göre: Cinler, ilk yaratılan Cann’ın evlâdıdır ki Cann, şeytandan ayrı bir tür olarak bulunuyor. Şeytanlar ise, ilk yaratılan İblîsʹin evladıdır. (Fazla bilgi için bak: el-Câmi’u Li Ahkâmi’l-Kur’ân: 19/5)
8- Tevrat’ta ise, tesbit edebildiğim kadariyle, Levililer bölümünde: «Cincilere ve bakıcılara dönmeyin; murdar olmak için onları aramayın» diye bir emir vardır. (Tevrat/Levililer: 19/31)
CİNLERİN OKUNAN KURʹÂNʹI DİNLEDİKLERİ KİTAP İLE SABİT OLMUŞTUR
«Biz, hayranlık uyandıran bir Kurʹân dinledik.. »
Ahkaf Sûresi 29. âyette de bu konu şöyle açıklanmaktadır: «Hani bir vakit cinlerden birkaç tanesini Kurʹân dinlemek üzere sana çevirip göndermiştik. Onu dinlemeye hazır duruma gelince, birbirlerine: «Susun dinleyin! » dediler.. »
O halde Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz, Kur’ânʹı dinlemek üzere gelen bu cinlerle görüşmüş müdür? Ahkaf Sûresiʹnde sadece cinlerden birkaç tanesinin Kurʹânʹı dinlemek üzere Hz. Peygamberʹe (A. S. ) çevrilip gönderildiği açıklanıyor, ama Onunla görüşüp görüşmediklerine temas edilmiyor. Tefsirini yaptığımız sûrenin birinci âyetinde ise, cinlerin gelip Kurʹân dinlediklerinin Hz. Peygamber’e vahiy yoluyla bildirildiği belirtiliyor.
Böylece konu biraz kapalı olduğundan gerek Ashab-ı Kirâmdan bazı zatlar, gerekse onlardan sonra gelen ilim adamları ve râviler farklı görüşler ve yorumlar ortaya koymuşlardır:
a) İbn Mesʹûd (R. A. ), Resûlüllâh (A. S. ) Efendimizʹin cinleri gördüğünü söylemiştir. Nitekim Sahîh-i Müslim’de bu rivâyete yer verilmiştir. (Müslim/salât: 150, 152, 153)
Ayrıca Ebû Dâvud ve Ahmed b. Hanbel de cinlerden bir grup temsilcinin Resûlüllah’a (A. S. ) geldiğini kaydetmişlerdir. (Ebû Dâvud/taharet: 20 - Ahmed: 1/449)
Sahîh-i Buharî’de ise, Nusaybin cinlerinden birkaç temsilcinin Hz. Peygambere geldiği ve Peygamber (A. S. )ın şöyle dediği nakledilmektedir: «Doğrusu Nusaybin cinlerinden birkaç temsilci bana geldi. Onlar ne güzel cinlerdi!. » (Buharî/menakıb: 32)
b) İbn Abbas (R. A. ) dan yapılan rivâyette, adı geçenin şöyle dediği belirtilmiştir: «Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz cinlere ne Kur’ân okumuştur, ne de onları görmüştür. »
Ve İbn Abbas’ın (R. A. ) devamla şunu da söylediği rivâyetler arasında yer almaktadır: «Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz, ashabından bir grup kimseyle birlikte Ukaz Panayırını kasdederek yola çıktı. O sırada cinler ve şeytanlarla gök haberleri arasına bir engel konulmuş ve cinler ile şeytanlar üzerine şihablar gönderilmişti. Bu sebeple cinler ile şeytanlar kendi aralarında konuşup kavimlerine dönmüşlerdi. Onlara: «Size ne oldu? » diye sorulunca, onlar: «Bizimle gök haberleri arasına engel konuldu ve üzerimize şihablar (metaoritler, akan yıldızlar, İlâhî roketler) gönderildi. Bunun üzerine onların kavmi şöyle dedi: «Bu ancak yeni meydana gelen bir şeyden, bir olaydan dolayıdır. Onun için yeryüzünün doğularını ve batılarını gezin dolaşın da bir bakın neler olmuştur! » Şeytanlar ve cinler ayrılıp yeryüzünde dolaşırken onlardan bir grup da Tihameʹye doğru yöneldi ki, o sırada Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz Ukaz Panayırʹını kasdederek Nahle mevkiinde bulunuyordu. Ashabıyla birlikte sabah namazını kılarken, gelen cinler Kur’ân’ı işittiler, ona kulak verdiler ve «İşte bizimle gök arasına giren engel budur» deyip kavimlerine döndüler ve şöyle haber verdiler: «Biz, hayranlık uyandıran bir Kurʹân dinledik. Öyle bir Kurʹân ki doğruya götürmektedir. Biz ona inandık. Artık hiçbir şeyi Rabbımıza ortak koşmayız. »
Bunun üzerine Allah onların Kur’ân dinleyip imân ettiklerini Peygamberine vahyederek bildirdi. » (Buharî - Müslim - Lübabu’t-te’vîl: 4/315 - Tefsîr-i Kurtubî: 19/2)
Hadîsin anlatım tarzından anlaşılıyor ki, yeryüzünün doğusuna ve batısına yayılıp meydana gelen olayı tesbite çalışan cinlerle birlikte şeytanlar da bulunuyormuş. Diğer bir yoruma göre: Şeytan denilince, bu iki türe birden delâlet etmektedir. Çünkü ikisi de gözle görünmeyen varlıklardır ve onlardan İlâhî sınırları aşıp temerrüd edenlerin hepsine birden «şeytan» denilebilmektedir.
KİTAP VE SÜNNETTE CİNLERİN ANILMASI
Kur’ân-ı Kerîm’in 28 yerinde cinlerden söz edilmekte ve kısa bilgiler verilmektedir ki, hiçbirinin te’vîle tahammülü yoktur; yani kelime ve cümle olarak konulduğu mânaya açık biçimde delâlet etmekte ve başka bir yoruma imkân bırakmıyacak bir netlik arzetmektedir. O halde cin denilen mahlûk vardır.
Hadîslerde ise otuza yakın yerde cinlerden söz edilmekte ve aydınlatıcı bilgiler verilmektedir. Başta Buharî ve Müslim olmak üzere Tirmizî, Ebû Dâvud, Nesâî, İbn Mâce, Müsned-i Ahmed, Dâremî ve Taberânî gibi muteber hadîs kitaplarında bu rivâyetlere yer verilmiştir.
Bu durumda «cin» kavramını «yabancı» diye yorumlamak çok fahiş bir hatâ ve aynı zamanda günahı gerektiren bir sapmadır.
İMAN EDEN CİNLERİN ALLAH VE KURʹÂN HAKKINDAKİ BİLGİ VE ÖVGÜLERİ
Cenâb-ı Hak, cinlerden bir grup temsilciyi, Kur’ân’ı dinlemek üzere Hz. Muhammed’e (A. S. ) doğru sevketmiş ve olayı vahiy yoluyla peygamberine haber vermiştir. Bu, o kadar açık bir anlatımdır ki, her türlü şüpheyi reddetmekte ve yanlış yorumları önlemektedir. Aynı zamanda olayın cereyan şekli ve ortaya çıkan hususlar, mü’minlere hem yol gösterici, hem tatmin edici temel bilgileri de beraberinde taşımaktadır. Şöyle ki:
1- Hz. Muhammed (A. S. ), insanlara peygamber olarak gönderildiği gibi, cinlere de aynı görevle gönderilmiştir. Bundan dolayı Ona «Resûlü’s- sakaleyn» denilmiştir.
2- Cinler her ne kadar yalın ve zehirli ateşten yaratılmışsa da nefsanî duygular taşımakta; yeme, içme, uyuma ve evlenme gibi meleklerden farklı birtakım özellikleri bulunmaktadır.
3- Cinler bizim dilimizi bilmekte ve o bakımdan sözlerimizi işitip anlamaktadırlar.
4- Cinler de insanlar gibi, kendi hayat şartlarına ve hılkatlarındaki özelliklerine göre İlâhî tekliflerle yükümlüdürler.
5- Onlardan imân edenler kendi kavim ve kabilelerini Hakk’a imâna dâvet ederler; aynı zamanda irşâd ve teblîğ görevinde bulunurlar.
6- Cinlerin akıl erdirdiği İslâmî hakikatlere bazı insanların akıl erdirememesi şaşılacak şeydir.
7- Cinlerden imân edenler Kur’ân’a büyük hayranlık duymakta ve kutsal kitabın ancak doğruya, iyiye, güzele ve fazîlete götürdüğünü bilmektedirler.
8- Cinler Kurʹân’ı dinleyip imân ettikten sonra artık hiçbir şeyi Allah’a ortak koşmayacaklarını söylemişlerdir. Bu, biraz da müʹminleri daha dikkatli olmaya dâvettir.
9- «Yegâne terbiyeci olan Allahʹın şanı çok yücedir, azâmeti pek büyüktür», diyerek Cenâb-ı Hak hakkında sağlam bilgi sahibi bulunduklarını belirtmişlerdir.
10- Gerçeğe sırt çevirip Hakk’ı inkâr edenleri beyinsizlikle suçlamışlardır.
11- İnsan ve cinlerin Allah’a karşı yalan söylemiyeceklerini; her iki ayrı türün sayısız nimetlerle donatıldıklarını düşünerek bu iki türe yakışanın, Allahʹa kul olma şuuruyla hayatlarını düzenlemek olduğuna işârette bulunmuşlardır.
12- Cinlerden yardım bekleyen, onlara sığınan; yalan yanlış bilgi almaya çalışan insanların, bu düşünce ve davranışlarıyla ancak kâfir cinlerin azgınlık ve şımarıklıklarını artırdıklarına dikkat çekmektedirler. Zira cin denilen varlık, insanların kendilerinden çok üstün ve İlâhî iltifata çok daha fazla mazhar kılındıklarını ve yeryüzünde ancak onların Allahʹın halîfe ve naibi bulunduklarını çok iyi bilmektedirler.
13- Cinler de insanlar gibi doğup büyürler ve yaşayıp ölürler. Onlardan kâfir olanları, inkârcı sapık insanlar gibi, öldükten sonra dirilmiyeceklerini iddia ederler.
14- Cinler ve şeytanlar gökleri yokladıkları zaman, sayısı belirsiz meleklerin bekçilik ve benzeri görevler yaptıklarını; şihab (metaorit, akan yıldız, İlâhî roket)lerin, onlardan gök haberlerini dinlemek isteyenlere fırlatıldığını tesbit edip kavimlerine bildirmişlerdir.
Bu olay, cin ve şeytanların çok ayrı ve farklı hisleri bulunduğunu göstermektedir.
15- Kendilerinin de insanlar gibi bölündüklerini; kiminin faydalı, kiminin de zararlı yollar tuttuklarını açıklamışlardır.
16- Hiçbir kuvvet ve mahlûkun Cenâb-ı Hakkʹı âciz bırakamıyacağını, O’nun her şeyi kemal mertebesinde ilmiyle, kudretiyle kapsayıp kuşattığını bildirerek insanların bu hakikatten gaflet etmemelerini istemişlerdir.
17- Sadece doğru yolu gösteren Kur’ân-ı Kerîm’i bir defa dinlemekle, onun İlâhî mesaj olduğunu anlamış ve inanmışlardır. Bu olay, cinlerin akıl ve idrak, zekâ ve hafıza gibi yetenek sahibi varlıklar olduğunun bir başka delilidir.
18- Allah’ın mutlak âdil olduğunu; herkesin ameline göre karşılık vereceği idrâk ve inancı içinde bulunduklarını beyân etmişlerdir.
19- İslâmiyeti din olarak seçenlerin -ister insan, isterse cin olsun- en doğru yolu seçtiklerinde şüpheleri olmamıştır.
20- Kendine, İslâm ve Kurʹân’ın çizgisinden ayrılmak suretiyle haksızlık edenlerin Cehennem’e odun olacaklarına değinmişlerdir.
ATEŞ ATEŞİ YAKAR MI?
Kur’ân’daki açık anlatımdan, insanın topraktan, cinnin ise dumansız yalın ateşten yaratıldığı kesin biçimde anlaşılmaktadır. Bu durumda kâfir cinlerin ve şeytanların cehenneme atılacağı haber veriliyor. Mayaları ateş olan bu varlıkları cehennem ateşi yakar mı? Yani ateş onlarda tesir gösterir mi?
İnsan topraktan yaratılmıştır; ama topraktan ayrı bir maddeye dönüşmüştür. O bakımdan taş ve toprak insanda tesir meydan getirmekte ve nihayet toprak ölen insanı çürütüp belirsiz hale sokmaktadır. Cinlerin de ışın veya yalın ateşten yaratılmaları, onların ateşte yanmalarına engel değildir. Onlara ait ruhlar gelip kendilerine ait bünyeye yerleşince ayrı bir özellik kazanmışlardır. Nasıl ki bizim bedenimizde açık yanları ve belirtileriyle toprak yoksa, onların da bünyesinde yine açık belirtileriyle ateş yoktur. O sebeple ateşte yanmaları her zaman mümkündür.
ÂYETLER ARASINDA BAĞLANTI
Yukarıdaki âyetlerle, cinlerden bir grubun gelip okunan Kur’ân’ı dinledikleri ve bu olayın onlarda hayranlık uyandırarak imân ettiklerine sebep olduğu belirtildi. Sonra da bu imân eden cinlerin Allah ve Kur’ân hakkındaki olumlu sözleri nakledilerek mü’minlere bilgi verildi.
Aşağıdaki âyetlerle, Hakk’a inanmayıp kendine yazık edenlere hazırlanan azaptan söz ediliyor. Arkasından mescidlerde sadece Allahʹa ibâdet edilmesi öğütleniyor. Sonra da Peygamber’in (A. S. ) risâlet görevini yerine getirirken sınırının nereye kadar varabileceği üzerinde durularak, Onun (A. S. ) yetki alanına değiniliyor.
Kâfirler için va’dedilen o rüsvay edici günün yakın olup olmadığı konu edilerek aydınlatıcı ve yönlendirici bilgi veriliyor.