CUMUA SÛRESİ
Tamamı Medine’de inmiştir. (Tefsîr-i Kurtubî: 18/91) Onuncu âyetinde müʹminlerin, cuma günü ezan okununca işlerini bırakıp câmiye gitmeleri emredildiğinden, sûrenin çekirdeğini «cuma» oluşturmaktadır. O bakımdan bu, sûreye isim olmuştur.
Âyet sayısı: 11
Kelime »: 180
Harf » : 770 (Lübabu’t-te’vîl: 4/264)
Bu sûreyle ilgili hadîsler:
«Üzerine güneşin doğduğu en hayırlı gün, cuma günüdür: Bu günde Adem yaratılmıştır; bu günde o cennete konulmuştur ve bu günde o cennetten çıkarılmıştır. Kıyâmet ancak cuma günü kopacaktır. » (Müslim/cumua: 17, 18- Buharî/cumua: 4- Ebû Dâvud/vitir: 26- Tirmizî/ cumua: 1, 2- Nesâî/cumua: 4, 5, 43- İbn Mâce/ikamet: 79- Ahmed: 2/372, 373)
«Bizler kıyâmet gününde, (dünyada son gelen ümmet olarak) önde bulunacağız ve cennete ilk giren de bizler olacağız. Şu farkla ki, onlara (kitap ehline) kitap bizden önce verilmiştir; bize de onlardan sonra kitap verilmiştir. Onlar (cuma günü hakkında) ihtilâfa düştüler. Cenâb-ı Hak onların haktan yana ihtilâfa düştükleri (cuma gününe), bizi (lâyık görüp) eriştirdi. İşte bugün (cuma günü) onların ihtilâf ettiği bir gündür ki Allah bizi ona (lâyık görüp) eriştirdi. Evet, cuma günü bize mahsustur; ondan sonraki gün Yahudilere ve ondan sonraki gün de Nasarâ (Hıristiyan) milletine mahsustur. » (Buharî/enbiyâ: 54. cumua: 1/12- Müslim/cumua: 19, 20, 21- Nesâî/cumua: 1- Ahmed: 2/236, 249, 274, 342, 401, 503, 509, 512)
Sûrenin kapsadığı başlıca konular:
1- Cenâb-ı Hakkʹın zatıyla ilgili kemal sıfatları konu ediliyor.
2- Âlemlere rahmet olarak gönderilen Resûlüllâh (A. S. ) Efendimizʹin bazı vasıflarına yer veriliyor.
3- Tevrat ile amel etmeyen, onun hükümlerini uygulamayan Yahudîler kınanıyor.
4- Yahudilerin kendilerini Allahʹın dostu olarak tanıtmaları üzerinde durularak, iddialarında doğru iseler ölümü temenni etmeleri öneriliyor.
5- Cuma ezanı okununca namaza gidilmesi, alım-satımın bırakılması emrediliyor.
6- Namazdan sonra rızık talebi için yeryüzüne yayılarak çalışmayı sürdürmemiz emrediliyor.
7- Peygamber (A. S. ) Efendimizi minberde yalnız bırakıp alım-satıma koşan mü’minler hem kınanıyor, hem de eğitiliyor.
MEÂLİ:
1- Göklerdekiler ve yerdekiler, mülk-ü saltanat sâhibi O çok mukaddes, çok üstün, hikmet sâhibi Allahʹı tesbîh ederler.
2- Ümmîlere (çoğu okur-yazar olmayan ve aynı zamanda kendilerine kitap indirilmeyen Araplara) kendilerinden bir peygamber gönderen Oʹdur. O Peygamber, onlara Allahʹın âyetlerini okur, onların (iç ve dışlarını) arındırıp temizler; onlara kitap ve hikmet öğretir; oysa ümmîler daha önce açık bir sapıklık içinde bulunuyorlardı.
3- Bunlara yetişmeyen (sonradan gelen) diğer insanlara da (O, peygamber olarak) gönderilmiştir. Allah çok üstündür, hikmet sâhibidir.
4- Bu, Allahʹın büyük bir lütuf ve keremidir ki dilediğine verir. Allah büyük lütuf ve kerem sâhibidir.
HER ŞEY HAKK’I TESBÎH ETMEKTEDİR
«Göklerdekiler ve yerdekiler, mülk-ü saltanat sâhibi O çok mukaddes, çok üstün, hikmet sâhibi Allah’ı tesbîh ederler... »
Saff Sûresiʹnin başında açıkladığımız gibi, «sabh» kökünden türetilen «yusebbihu» fiilinden, her şeyin bağlı bulunduğu kanuna ve yüklendiği proğrama uyarak, plândaki yerinin özelliği doğrultusunda hareket etmekte olduğunu anlıyoruz. İlmî araştırmalar, Kur’ân’ın bu konudaki ana fikrinin, astronomi üzerinde elde edilen başarılı sonuçlarla ve atomla ilgili buluşlarla doğruluğu isbatlanmıştır. Her hareket bir kanuna, her kanun mükemmel bir plâna, mükemmel plân ise kusursuz bir plânlamacıya delâlet eder.
O halde kâinatta yer alan her şey, yüce yaratanın buyruğuna baş eğip O’nu tesbîh ve tenzîh etmektedir. Çünkü O, her şeyin yegâne sâhibi, mâliki ve mutasarrıfı olarak bulunuyor. Sonsuz kudret ve hikmetiyle O her şeyi yürütmekte ve amacına uygun ona hizmet ölçüsü vermektedir. Birliğine, yüceliğine, kemâl sıfatlarına lâyık olmayan her düşünce ve davranıştan, yaratma ve icaddan pak ve münezzehtir. O, her bakımdan yegâne üstün, yegâne güçlü ve benzersiz hikmet sâhibidir.
CENÂB-I HAKKʹIN DÖRT SIFATININ ANILMASI
1- el-Melik
2- el-Kuddûs
3- el-Azîz
4- el-Hakîm
İlgili birinci âyetle her şeyin belli kanuna bağlı kalarak hareket ettiği ve bu hareketiyle Hakk’ın damgasını taşıdığı belirtildikten sonra Cenâb-ı Hakkʹın dört sıfatı sıralanıyor ve varlık âlemindeki mutlak tasarrufun mükemmelliği bu sıfatlarla ifade ediliyor. Şöyle ki:
O, Melikʹdir; mülk bütünüyle O’nundur ve O kendi mülkünde yegâne tasarruf sâhibidir. Dilediğini aziz, dilediğini zelîl kılar; dilediğini yükseltir, dilediğini alçaltır. Yahudilerin iddia ettiği gibi, Cenâb-ı Hak son peygamberi, Harun (A. S. ) soyundan değil de, dilediği millet veya kavmin bağrından seçip hizmete sevkeder. Nitekim Tevrat ve İncilʹde geleceği haber verilen son peygamberi Mekke vâdisinden Kureyş Kabilesiʹnden seçip çıkardı.
Aynı zamanda fert ve ailelerin, kavim ve milletlerin sahip oldukları mülk ve saltanat kalıcı değil, eğretidir. Kalıcı olan, Cenâb-ı Hakk’ın mülk-ü tasarrufudur.
O halde el-Melik olan Cenâb-ı Hakk’ın kusursuz, benzersiz ve eşsiz olması gerekmektedir. Onun için hem yegâne kudret sâhibidir, hem de kudreti her dem geçerli ve mutlak surette üstündür. O bakımdan da Azîz’dir. Bütün bu yüce ve emsalsiz sıfatlar sınırsız bilgiyi ve o bilginin her şeyi lâyık olduğu düzeyde tutmasını, varlıkta nizam ve denge sağlamasını gerektirmektedir. Aynı zamanda boş, anlamsız ve hikmetsiz bir şey vücuda getirmemesini iktiza etmektedir. Bunun için de Cenâb-ı Hak mutlak anlamda hikmet sâhibidir.
RESÛLÜLLAHʹIN (A. S. ) İRŞÂD VE TEBLİĞİNİN DÖRT ANA HEDEFİ
«Ümmîlere (çoğu Okur-yazar olmayan ve aynı zamanda kendilerine kitap indirilmeyen Araplara) kendilerinden bir peygamber gönderen Oʹdur. O peygamber, onlara Allahʹın âyetlerini okur, onların (iç ve dışlarını) arındırıp temizler; onlara kitap ve hikmet öğretir.. »
Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz, dünya tarihinde en büyük ve en kalıcı inkılabı yaparken, önce bağlı bulunduğu putperest Arapların cahiliyet devrine ait bütün kötü âdetlerini yıkmak ve Tevhîd İnancı’nın nuruyla onları aydınlatmakla işe başladı. Koyu cehalet içinde şekillenip ilâhî nizamın dışında bir ömür tüketen o insanları eğitip medenî düzeye getirmenin ne kadar zor bir iş olduğunu da düşünürsek, O büyük peygamberin omuzlarına ne nisbette ağır bir yükün yükletildiği kendiliğinden anlaşılır. Bir de o topluluğa semavî kitap indirilmemiş olduğunu ve asırlarca cehalet cenderesinde ruhlarının bitik ve silik hale geldiğini buna eklersek işin ve olayın azametinin aşılması güç bir dağ gibi karşımıza dikildiğini görürüz.
Ümmî sıfatına gelince: Bakara Sûresinde açıklandığı gibi, çok yönlü bir kavramdır. İbn Abbas’a (R. A. ) göre: Okur-yazar olan ve olmayan-Arapların hepsine denilirdi. Daha çok Yahudîler, kutsal kitabı olmayan kavim ve milletler hakkında bu sıfatı kullanarak kendilerine ayrıcalık ve üstünlük payı çıkarırlardı.
Diğer ilim adamlarına göre: Okur-yazar olmayan toplum hakkında kullanılan bir sıfattır. Nitekim Kureyş Kabilesi’nin çoğu Okur-yazar değildi. Buna işâretle Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz: «Doğrusu biz ümmî bir ümmetiz; ne yazı biliriz, ne de hesap... » (Buharî/savm: 13- Müslim/siyâm: 15- Ebû Dâvud/savm: 4- Nesâi/siyam: 17- Ahmed: 2/43, 52, 123, 129) buyurmuştur. Ayrıca bu sıfatın, Mekkeye mensup olan kimseler hakkında da kullanıldığını söyleyenler olmuştur.
Diğer bazı ilim adamlarına göre: Ümmî, okumasını bilip yazı yazmasını bilmeyen kimse hakkında kullanılır.
Bunlardan son iki görüş ağırlık kazanmıştır. Zira Kur’ân’da birkaç yerde geçen bu sıfat, bir yerde okur-yazar olmayanlar hakkında, bir yerde kendilerine kitap indirilmeyen cahiller hakkında, bir başka yerde kitap ehli olmayan kavim ve milletler hakkında kullanılmaktadır. Bir diğer yerde ise, Yahudî olmayanlar hakkında yahudilerin kullandığı bir sıfat olarak geçmektedir. (Bakara Sûresi: 78- A’raf Sûresi: 157, 158- Âl-i İmrân Sûresi: 75- Cumua Sûresi: 2)
İşte Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz önce kitaptan, ilim ve irfandan uzak, koyu cehalet içinde bocalayan, çoğu okur-yazar olmayan putperest araplara İlâhî buyrukları teblîğ ile işe başlamıştır. Amaç ise, İslâm’ın tesir kudretini dünya milletlerine gösterip tanıtmaktı. Zira en ilkel, en cahil bir topluluğu ıslâh edip medenî yapan bir dinin insan kafasının ürünü olamıyacağı kesindir. Böylece Arap Yarımadasıʹnda Tevhîd meşalesini yaktıktan sonra bu yüce ve kutsal dâvayı dünyanın diğer kavim ve milletlerine ulaştırıp kabul etmelerini sağlamanın kural ve metodu uygulanmıştır.
Bunun için de nasıl bir eğitim ve öğretim esası düzenleyip uygulamaya koymanın lüzumu ortaya çıkmış bulunuyordu. İşte ilgili ikinci âyetle bunun özü ve esası belirlenmekte ve hedefin ne olduğu gösterilmektedir.
Metodun ana teması, Allah’ın varlığını, birliğini, gönülleri serinletir, kalpleri doldurur, kafaları aydınlatır ve vicdanları yönlendirir mahiyette işlemektir. Şekilcilikten kaçınılarak, o gün için hazmı kolay esaslar duygu ve düşünce perdesine aksettirilerek akla malzeme verilme yolu seçilmiştir. Cahiliyet devrinin kötü âdetleri teknesinde yoğrulup şekillenen putperestlerin hemen kabul etmiyeceği ahkâm ile teklîfte bulunulmamıştır ve bu Medine devrine kadar sürmüştür.
Hedef ve amaca gelince: Bunun en açık uygulaması, daha çok hicretten sonra Medine’de ele alınıp gerçekleştirilmeye çalışılmıştır. Kurulan şehir devletinin kuvvet bulup gelişmesi için şu dört esas çerçevesinde mü’minlerin eğitilip yetiştirilmesi ön görülmüştür:
1- İnen İlâhî âyetleri günü gününe onlara teblîğ edip taşıdığı hükümleri uygulamalı olarak öğretmek ve her vesileyle fiîli misâlini ortaya koymak,
2- İç ve dış arınmalarını sağlamak ve böylece cahiliyet devri âdetlerinden kurtarıp dünyanın en medenî insanları yapmak,
3- Kur’ân-ı Kerîm’i eskimeyen, yıpranmayan, İlâhî kudretini kaybetmeyen hayat kitabı olarak kalp ve kafalara işlemek ve bu kitabın taşıdığı esas ve prensiplerle fert ve toplumları yönetmek, bir bakıma kaderlerini belirlemek,
4- İlme, akla ve düşünceye geniş yer verip, hayatın anlam ve hikmetini; hilkatin gayesini; dünya ile âhiretin birbirini tamamladığını; kâinatta mutlak denge ve düzen kanununun hâkim olduğunu; nizamsız, hikmetsiz hiçbir şeyin vücut bulmadığını, kişilerin ve toplumların akıl ve idrâk seviyesine göre anlatıp öğretmek.
Bütün bu gerçekleri nesilden nesile aktarmayı plânlamak ve imân edenleri en iyi şekilde donatıp diğer kavim ve milletleri Hakk’a dâvet etmek gerekiyordu. Bu mümkün müydü? Neden mümkün olmasın ki, Cenâb-ı Hak insanlıktan yana son mesajını peygamberine indirmiş bulunuyordu. İndirdiği esasları kıyâmete kadar korumayı da üzerine aldığını bildiriyordu.. O çok üstün, çok güçlü ve yegâne hikmet sâhibi olduğuna göre, sebepleri harekete geçirdi, dosdoğru imân eden mü’minler mal ve canlarını O’nun yoluna adadılar. Nitekim ikinci ve üçüncü âyetlerle bu hakikatler haber verilerek İslâm’ın geleceğinin umut dolu olduğuna işârette bulunuluyor. Öyle ki, Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz üçüncü âyeti okuyunca, mü’minlerden biri sordu:
- Ya Resûlellah! Âyette belirtilen «sonradan gelenler» kimlerdir?
Resûlüllâh (A. S. ) cevap vermedi. Adam aynı soruyu üç defa tekrarladı. Bunun üzerine Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz elini Selmân el-Farisî’nin omuzuna dokundurarak: «İmân Ülker yıldızının yanında bile olsa bunlardan bazı kişiler ona ulaşacaktır! » buyurarak ileride İran’ın İslâm’a gireceğini ve o bölgeden de çok değerli ilim adamlarının yetişeceğini haber vermiş oldu. (Buharî/tefsîr: 62- Müslim/fezâil-i sahabe: 231- Tirmizî/tefsîr: 47, 62- menakıb: 70- Ahmed: 2/417 Aynı hadîs şu lafızla da rivâyet edilmiştir: «İman Ülker yıldızının yanında bile olsa Fâris’ten bazı adamlar ona ulaşacaktır. »)
Mukatil b. Hayyan’a göre: Bu, sonradan İslâmʹa girecek olanlar, Hz. Peygamberin (A. S. ) vefatından sonra kıyâmete kadar imân eden müʹminlerdir. Bu yorumu kuvvetlendirir mahiyette Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz’in şu rüyası da delil olarak gösterilmiştir:
- Peygamberimiz (A. S. ) bir gece rüyasında peşine önce siyah bir koyunun ve az sonra da beyaz bir koyunun takıldığını görüyor ve sabahleyin bu rüyasının yorumunu Ebû Bekir Sıddîk’a (R. A. ) havale ediyor. O da emre itaat ederek şöyle yorumluyor: «Ya Resûlellah! Siyah koyun Arapları, beyaz koyun ise acemleri (Arap olmayan beyaz ırkı) temsîl eder. »
Bunun üzerine Hz. Peygamber (A. S. ) onu tasdîk etti ve şöyle buyurdu: «Evet melek de böyle yorumladı. » (İbn Ebî Leylâ: Ali b. Ebî Tâlib (R. A. )den)
İşte İslâmʹın bu tarz yayılma ve başarısı, şüphesiz Allah’ın fazl-ü keremidir ki dilediğine o şerefli hizmeti verir. Çünkü Allah’ın lutf-u inâyeti geniş, ihsanı boldur.
Nitekim dördüncü âyetin sonunda «Zü’l-fazli’l-azîm» terkibi kullanılmıştır ki bütünüyle bu hikmeti yansıtmaktadır.
ÂYETLER ARASINDA BAĞLANTI
Yukarıdaki âyetlerle, her şeyin Cenâb-ı Hakkʹı tesbîh ve tenzîh ettiği belirtildi. Arkasından O’nun dört sıfatına yer verilerek konu üzerinde daha iyi düşünmemiz ilham edildi. Sonra da Hz. Peygamber’in (A. S. ) ümmî bir kavme gönderildiği konu edilerek Onun teblîğ ve irşadının dört ana esası açıklandı.
Aşağıdaki âyetlerle, Tevrat’ın hükümleriyle amel etmeyen Yahudîler kınanıyor ve o yüzden büyük bir haksızlık işledikleri bildiriliyor. Sonra da Yahudilerin Allah’ın has ve yakın dostları olduğu iddiaları reddedilerek birtakım kıstaslar öne sürülüyor ve ölüm olayından hiç kimsenin kurtulmasının söz konusu olamıyacağına dikkat çekiliyor.