MÜMTAHİNE SÛRESİ
İslâm’ın Mekke dönemi daha çok müşriklerle, putperestlerle mücadele ortamı içinde geçti. Tevhîd İnancı’nı ve İslâm’ın mutlak rahmet olduğunu kalp ve kafalara işlemek, bu dönemde uygulanan başlıca metod olarak bulunuyordu. Medine dönemi ise, daha çok münafıklar ve bir de Medine çevresinde kümelenen yahudilerle ciddi ve seviyeli bir mücadele ortamı arzetmiş ve İslâm devletinin kudretini Arap Yarımadası’nda, sonra da komşu ülkelerde hissettirme faaliyetiyle sürdürülmüştür.
Onun için Medine döneminde, gerek Mekke’den, gerekse çevre kabilelerden İslâmiyeti din olarak seçip gelen kadınların ciddiyet ve samimiyet derecelerini anlayabilmek için İslâmʹa has ölçülerle sınavdan geçirilmeleri onuncu âyetle emredildiğinden; bu manaya gelen «mümtahine» kelimesi sûreye isim olmuştur.
Sûrenin tamamı Medineʹde inmiş ve bu tesbite muhalefet eden olmamıştır.
Âyet sayısı: 13
Kelime »: 348
Harf » : 1510 (Lübabu’t-te’vîl: 4/255)
Sûrenin kapsadığı başlıca konular:
1- Müşriklerin dost ve sırdaş edinilmemesi üzerinde duruluyor ve bunun sebeplerinden önemli kısımlar açıklanıyor.
2- İbrâhim (A. S. ) kıssası misal olarak anılıyor ve birtakım yönlendirici ölçüler ve kıstaslar veriliyor.
3- İslâmiyeti din olarak seçip muhacir olarak Medine’ye gelen kadınların samimiyet derecelerini ölçmek için sınavdan geçirilmeleri emrediliyor ve bu kadınların şahsî hukuklarıyla ilgili bilgiler veriliyor.
4- İmân eden kadınların İslâm yurdunda Hz. Peygamberʹe (A. S. ) bey’ât etmeleriyle ilgili hususlar belirtiliyor.
5- Yine dosdoğru imân edenlerin müşrikleri dost edinmemeleri te’kiden emredilerek kısa bir açıklama yapılıyor.
MEÂLİ:
1- Ey imân edenler! Benim de düşmanımı, sizin de düşmanınızı dost ve arkadaş edinmeyin. Size gelen hakkı inkâr ederlerken siz, onlara sevgi sunuyorsunuz! Rabbiniz olan Allahʹa imân ettiğiniz için, Peygamberʹi ve sizi yurdunuzdan çıkarıyorlardı. Eğer siz, benim yolumda cihâda çıkmış ve hoşnutluğumu arzu etmişseniz, onlara (nasıl olur da) sevgi sunup sır verirsiniz? Ben, sizin gizlediğinizi de, açığa vurduğunuzu da bilirim. Sizden kim böyle yaparsa, gerçekten o doğru yolun ortasında şaşırıp sapıtmıştır.
2- Eğer onlar, bir yolunu bulup size karşı üstünlük sağlarlarsa, hemen düşmanlarınız oluverirler; ellerini ve dillerini kötülükle size uzatırlar ve küfre dönmenizi içten arzu ederler.
3- Kıyâmet günü ise, ne hısımlarınız, ne de evlâdınızın size elbette bir yararı dokunmaz. Allah aranızı ayırır. Allah, işleyegeldiğiniz şeyleri görüp bilendir.
İNİŞ SEBEBİ
Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz, Mekkeʹnin fethini tasarlıyor ve bunun için bazı hazırlıklar yapıyor ve birtakım tedbîrler düşünüyordu.
Bu sırada Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz, Melek Cebrâil’in verdiği önemli bir haber üzerine Ali b. Ebî Tâlib’i (R. A. ), Zübeyr b. Avam’ı (R. A. ) ve Mikdad b. Esvedi (R. A. ) çağırdı, şu talimatı verdi: «Hemen yola çıkın, Ravzâ-ı Hâh mevkiine varın, orada hevdec (deve üstünde üzeri kubbeli mahfe) içinde bir kadınla karşılaşacaksınız. Yanında bir mektup taşıyor. O mektubu alıp Medineʹye geri dönün. » Bunun üzerine adı geçen üç kişi o mevkiye vardılar ve hevdeç içinde bir kadının Mekkeʹye müteveccih yol aldığını gördüler. Kendisine yaklaşıp: «Beraberinde taşıdığın mektubu çıkar! » diye uyardılar. Kadın inkâra gelip mektup falan taşımadığını söyledi. Birkaç uyarıya rağmen kadın bir türlü doğruyu söylemedi ve yalanda ısrar etti. Hz. Ali (R. A. ) ona: «A kadın! Ya mektubu çıkarıp verirsin, ya da üzerindeki elbiseyi soymak ve her tarafını aramak zorunda kalırız» diyerek son uyarıyı yaptı. Kadın işin ciddiyetini anladı ve mektubu çıkarıp verdi. O üç kişi mektubu açmadan derhal Medine’ye döndüler ve olduğu gibi Resûlüllah’a (A. S. ) teslim ettiler. Mektup açıldı, bir de ne görsünler: Muhacirlerden Hâtıb b. Beltaâ tarafından Mekkeli müşriklere hitaben, Hz. Peygamberin tutum ve durumu hakkında bilgi veriliyor; savaş hazırlığından söz ediliyor. Bunun üzerine Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz Hâtıb’ı çağırıp sordu
- Ya Hâtıb! Bu nedir?
O da:
- Ya Resûlellah! Hakkımda acele etme. Ben Kureyş Kabilesi’yle ilgiliyim, ama onlardan değilim. Seninle beraber bulunan muhacirler Mekke’deki hısımlarıyla az-çok ilgilenip onları himaye ediyorlar. Ben de Kureyşʹten Mekkeʹdeki yakınlarımı himâye edecek bir el (bir güç ve dayanak) edinmek istedim. Bunu küfre dönmek, dinden çıkmak için yapmadım. İslâm’dan sonra küfre rıza göstermek için de bu yola baş vurmadım.
Resûlüllâh (A. S. ) onu dikkatle dinledikten sonra şöyle buyurdu:
- Hâtıb doğrusunu söyledi.
Olayın tesirinde kalan Hz. Ömer (R. A. ) dayanamadı ve şöyle dilekte bulundu:
- Ya Resûlellah! İzin ver de şu münafığın boynunu vurayım?
Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz Ömer’e şöyle karşılık verdi:
- Ya Ömer! O, Bedir Savaşına katılıp savaş alanında hazır bulunanlardan biridir. Ne bilirsin, belki Cenâb-ı Hak Bedir Ehli hakkında tecelli edip, «istediğinizi işleyin; çünkü ben sizi bağışladım» buyurabilir.
Bunun üzerine ilgili âyetler indi. (Müsned-i Ahmed - Lübabu’t-te’vîl: 4/256- İbn Kesîr: 4/345- Esbabu’n- nüzûl/Nisabûrî: 282- Tefsîr-i Kurtubî: 18/50 - Fethü’l-Kadîr/Şevkanî: 5/211)
CASUSLUK YAPAN KİŞİ HAKKINDA UYGULANACAK CEZA
Bu konuda müctehid imamlar daha çok Hâtıb b. Beltaâ (R. A. ) olayıyla istidlâl etmişler ve birtakım farklı hükümler çıkarmışlardır.
Önce şunu belirtelim ki, İslâm aleyhine casusluk hiçbir sûrette câiz değildir. Sonra da böyle çirkin bir suçu işleyen Müslüman, niyeti ihânet değil de mal ve can tehlikesine karşı önlem almak ise, dinden çıkmış sayılmaz ve o nedenle hakkında «murted» hükmü uygulanmaz. Nitekim Hâtıb’ın durumu bu çizgide bulunuyordu.
Müctehidlerin ictihad ve istinbatlarına gelince; onları kısaca şöyle sıralayabiliriz:
a) İmam Mâlik, İbn Kasım ve Eşbehʹe göre: İmam (devlet reisi) bu konuda kendi ictihad ve reyine göre amel eder. Yani uygun gördüğü cezayı tatbikte serbesttir.
Mâlikîlerden Abdülmelik’e göre: Eğer kişi casusluğu iş ve âdet edinmişse, öldürülür. Rivâyete göre, İmam Mâlik’in de bu anlamda bir görüşü söz konusudur ki sahih olan da budur. Çünkü casusluk yapan hem Müslümanlara zarar vermekte, hem de yeryüzünde fitne ve fesat çıkarmaktadır.
b) İmam Evzâîʹye göre: Casusluk yapan kişi kâfir ise, ahdini bozmuş sayılır ve öldürülür. Esbağa göre: Harbî (Müslümanlarla aralarında barış anlaşması olmayan) casusluk suçundan dolayı öldürülür. Müslüman veya zimmî (gayr-i müslim vatandaş) ise, ta’zîr edilerek cezalandırılır. Ancak bu ikisinin yaptığı casusluk İslâmʹın mağlup olmasına sebep olursa, o takdirde öldürülürler. Aksi halde öldürülmez, başka cezalar verilebilir. Nitekim Hz. Ali (R. A. )den yapılan rivâyete göre: Müşrikler adına casusluk yapan Furat b. Hayyan’ı yakalayıp Hz. Peygamber’e (A. S. ) getirdiklerinde, Hz. Peygamber (A. S. ) onun hemen öldürülmesini emretti. Bunun üzerine adı geçen casus şöyle dedi: «Ey Ansar topluluğu! Ben, Allah’tan başka ilâh olmadığına, Muhammed’in de (A. S. ) Allah’ın Resûlü olduğuna şehadet ettiğim halde öldürülüyorum. » Bu sebeple Resûlüllâh (A. S. ) onun serbest bırakılmasını emretti. (Tefsîr-i Kurtubî: 18/52, 53 den özetlenerek) Zira İslâm, kendisinden önceki bütün suç ve günahları kökünden kesip temizler.
c) İmam Ebû Hanîfeʹye göre: Suçu sübut bulan casus dayak ve hapis cezasıyla tecziye edilir.
d) İmam Şâfiî’ye göre: Casusluk yapan kimse Müslümansa, ta’zîr edilir. (Bilgi için bak: İbnü’l-Ahkâmü’l-Kur’ân: İlgili âyetin açıklaması)
ALLAH VE İSLAM DÜŞMANLARINI DOST EDİNENLER
«Ey imân edenler! Benim de düşmanımı, sizin de düşmanınızı dost ve arkadaş edinmeyin.. »
İnanç hak olsun, bâtıl olsun; doğru olsun, eğri olsun kişinin kalbinde kök salıp benliğini sarınca, ona karşı olan veya ona uymayan diğer inanç ve düşüncelerin düşmanı kesilir ve fırsat buldukça saldırmaktan geri kalmaz.
İslâmiyet, asırların geçmesiyle köhneleşen inanç ve saplantıları karşısına alınca hak olmayan inanç sâhipleriyle çetin ve aralıksız mücadele kapısını da açmış oldu. Bütünüyle ilâhî olup ruhlara arzuladığı gıda ve huzuru veren son din kalplere nüfuz edip kişilerin benliğini sarınca, inanç ayrılığından dolayı kardeşi kardeşinden, babayı oğlundan, kadını kocasından, kocayı da karısından ayırdı; hısımlık bağları ister istemez koptu. Böylece din ve inanç üzerinde araştırmalar yapılmaya, bilgi ve deliller toplanmaya başlandı. Yahudîler Tevrat’a dönüp Kur’ân’a karşı tavır aldılar. Putperestler putlara sarılıp her türlü yüceliği ve yeniliği reddettiler.
Gün geldi mü’minlerle kâfirler; mü’minlerle münafıklar arasında dostluk ve hısımlık adına ilgi kalmadı; kin ve nefret havası hâkim oldu. Şüphesiz inançları ayrı tarafların hepsi haklı olamazdı. Çünkü hak birdir. Taraflardan biri hak üzere ise, diğeri mutlaka bâtıl üzeredir.
Mekke döneminde müʹminler bu yüzden işkenceye uğramış, haksız saldırılara maruz kalmış ve öz yurtlarından çıkarılarak malları yağma edilmişti. Öyle ki, bu iki karşıt zümrenin, bâtıldan yana olanı hakka dönmedikçe anlaşmaları, uyum sağlayıp birarada yaşamaları mümkün değildi.
Gerçek bu olunca, müʹminlerden bir kısmının, örneğin Hâtıb b. Beltaâ ve emsali kişilerin kâfirleri dost sayarak Hz. Peygamber’in (A. S. ) Mekke’nin fethi hakkında neler tasarladığını öğrenip Mekke’deki yakınlarını himâye maksadıyla dostluk elini uzatmaları fâhiş bir hatâ idi. Bunlar ne kadar iyi niyet sâhibi de olsalar, karşı tarafın iyi niyete karşılık iyi niyet besleyeceği ve müʹminlere sıcak ilgi duyacakları hiçbir zaman söz konusu olamazdı.
Nitekim Allah yolunda ve O’nun rızası ve dini uğrunda kutsal savaşa katılan, çetin mücadeleler veren mü’minlerin, müşriklere, inkârcı sapıklara, Kur’ân’ı ve son peygamberi reddeden Yahudi ve Hıristiyanlara sıcak ilgi duyup dostluk izhar etmeleri bütünüyle yanlış ve son derece tehlikelidir.
İlgili bir ve ikinci âyetle bu gerçek açıklanarak mü’minler hem uyarılıyor, hem de kendilerine bilgi verilerek eğitiliyor.
Bakara Sûresi 120. âyette de bu konuya yer verilerek lüzumlu açıklama yapılmıştır.
Her millet kendi kültürüyle yaşar:
Müslüman ülkelerin kurduğu medeniyetin temelinde İslâm vardır; Yunan medeniyetinin temelinde felsefe, Roma medeniyetinin temelinde sanat ve askerlik vardır. Kendi kültürünü bırakıp başkasının kültürüne hayranlık duyarak onunla var olmak isteyenler, herhalde suni teneffüsle yaşayan kimselere benzerler. Toplumlar ve kitleler ancak kendi temel kültür kaynaklarıyla beslenirlerse iki ayakları üzerinde durabilirler.
İslâmiyet, ruhları köreltip aç bırakan, vicdanları silik hale getiren, kalpleri bağlayıp hakikatten uzaklaştıran akımların yaygınlaştığı; küfür ve tuğyanın arttığı, insan haklarının hiçe sayılıp çiğnendiği, zâlimin itibar gördüğü bir çağda sahneye çıkıp hakikatin ışığını kalp ve kafalara çevirmek suretiyle en köklü ve en faydalı bir medeniyetin kurucusudur. Dünya milletlerinin silkinip uyanmasına, İlmî araştırmaların öneminin anlaşılmasına, yalnız Allah’a kul olarak yaşamanın gerçek hürriyet olduğuna bu medeniyet kapı açmış ve sebep olmuştur. O bakımdan özellikle Müslümanlar, hakikat ışığını, gerçek medeniyeti, kardeşçe yaşamayı, gözleri kamaştıran Batının teknolojisinde değil, kendi öz kaynağında aramalıdır. Gelişen teknoloji İslâm potasında ölçü ve değerini aldığı takdirde faydalıdır ve ümit vericidir.
O halde gerek Yahudilerle, gerek Hıristiyanlarla, gerekse inkârcı maddecilerle birtakım ilişkiler kurulabilir, ama bu hiçbir zaman dostluk ve kardeşlik çizgisine vardırılmamak ve ancak ekonomik, aynı zamanda ilmî düzeyde kendini hissettirmelidir.
İNKÂRCI MÜŞRİKLERİN BİR DİĞER KARAKTERİ
«Eğer onlar, bir yolunu bulup size karşı üstünlük sağlarlarsa, hemen düşmanınız oluverirler.. »
Cenâb-ı Hak ikinci âyetle, İslâm düşmanlarının karakter yapısına dikkat çekiyor. Onların dostluğuna inanıp güvenen Müslümanların eninde-sonunda aldandıklarını göreceklerinde şüphe olmadığına işârette bulunuyor. Çünkü maddeci kâfirin gerçek imân ve irfan güneşine, İslâm’ın cihanşümul kudretine hiç tahammülü yoktur. O, yarasa misali, ışıktan, aydınlıktan rahatsız olur ve karanlıkta avlanmaya çalışır. Müslümanlara gelince: Onlar inanıp bağlandıkları Rabbi ve gönül verdikleri dini terketmedikçe, hem gayr-i müslimleri hoşnut etmezler, hem de zillet ve meskenete uğramazlar. Nitekim tarih boyunca Müslümanlar Yahudilere ve Ermenilerle Rumlara, sonra da Hıristiyanlara, özellikle bunlar İslâm ülkesinde azınlıkta bulunduklarında hep iyilik, merhamet ve komşuluk göstermişlerdir. Ama sözü edilen azınlıkların ayağı yer edip tırnaklarıyla tırmalama gücünü bulunca, Müslümanlara her çeşit kötülüğü reva görmüşlerdir.
Mekkeli müşriklerin de mü’minlere karşı tutum ve tavırları hep böyle oldu.
Cenâb-ı Hak önce Medine’deki müʹminleri, sonra da kıyâmete kadar gelecek olan mü’minleri uyararak küfrü temsîl edenler hakkında çok uyanık bulunmalarını belirtiyor; gayri müslimlerden gerçek dost olamıyacağını açık bir anlatımla haber veriyor.
KIYÂMET GÜNÜNDE SOY BAĞI KALKAR
«Kıyâmet günü ise, ne hısımlarınızın, ne de evlâdınızın size elbette bir yararı dokunmaz. Allah aranızı ayırır.. »
Müʹminûn Sûresi 101. âyette: «Sûrʹa üfürülünce, o gün artık aralarında soy bağları kalmaz; birbirlerinden (bir şeyler de) soramazlar. » buyurulduğu gibi, hısımlık ve soy-sop bağları dünya hayatıyla alâkalıdır; neslin devamını sağlamak için Cenâb-ı Hak canlıların, özellikle de insanın ruhuna evlâd ve torun sevgisini enjekte etmiştir. Aynı zamanda aile hayatının sağlam temel üzerinde gelişmesi için karı-koca ve hısımlar arasında derûnî bir ilgi ve sevgi oluşturmuştur; yani bu mayayı insanın ruhuna yerleştirmiştir.
Âhirette artık neslin devamı söz konusu olamıyacağından, ruhumuzdaki o maya siliniyor ve öylece herkes kendi ameliyle başbaşa kalıyor. Zira ne Cennet, ne de Cehennem üreme yeri ve dönemi değildir.
O halde şu veya bu yakınımız ve hısımımız için, ya da evlâd ve torunlarımız için günaha girmenin, harama el uzatmanın, inkârcı maddecileri, gayr-i müslimleri dost edinmenin hiçbir makul yanı yoktur.
Üçüncü âyette: «Kıyâmet günü ise, ne hısımlarınızın, ne de evlâdınızın size elbette bir yararı dokunmaz. Allah aranızı ayırır. Allah, işleye geldiğiniz şeyleri görüp bilendir» buyurularak mü’minler bu konuda hem eğitiliyor, hem aydınlatılıyor.
ÂYETLER ARASINDA BAĞLANTI
Yukarıdaki âyetlerle, Allah ve din düşmanlarını dost edinmememiz emredildi. Sonra da hısımlık bağını düşünerek inkârcı sapıklara sevgi ve dostluk izhar etmemizin bize dünyada da, âhirette de hayır ve iyilik getirmiyeceği; bilhassa âhirette bu bağların tamamen kopacağı hatırlatıldı.
Aşağıdaki âyetlerle, hısımlık konusunda İbrâhim (A. S. ) misâl veriliyor ve Onun küfür üzere olan babasıyla ilgili duygusuna değinilerek aydınlatıcı bilgi veriliyor.