ENʹAM SÛRESİ
Kurʹânʹın altıncı süresidir.
Müfessirlerin çoğuna göre, 165 âyet, 3052 kelime, 12. 240 harftir.
Bütünüyle bir defada Mekkeʹde inmiştir. Ancak İbn Abbas (R. A. ) ile Katadeʹye göre, 91. ve 141. ayetleri Medîne’de inmiştir. Bu iki âyetten birincisinin Yahudîlerden Mâlik b. Sayf ile Kâb b. Eşref; İkincisinin Ansarʹdan Sâbit b. Kays hakkında indiği söylenir.
İbn Cüreycʹe göre, 141. âyet Muaz b. Cebel (R. A. ) hakkında inmiştir. Mâverdî de aynı görüş ve tesbiti ortaya koymuştur. Şaʹbî’ye göre, 91, 92, 93, 151, 152, 153. âyetler Medîne’de, diğerleri ise toplu halde Mekke’de bir defada inmiştir. Diğer bazı tefsîrcilerimize göre, 20, 23, 91, 92, 93, 114, 141, 151, 152, 153. âyetleri Medîne’de inmiştir.
İki veya altı, ya da on âyetin Medîneʹde indiğinin sebebi açıktır: Mekke’de daha çok Allahʹın varlığı ve birliğiyle, Hz. Muhammed (A. S. )ın risâletiyle ve putperestlerin inkâr ve inâtlarıyla ilgili âyetler inerken, Medîneʹde daha çok ahkâmla ilgili âyetler inmiştir. Sözü edilen âyetlerin çoğu ahkâmla ilgili bulunuyor. İbn Atiyye de aynı görüştedir.
Melek Cebrâîl bu sûreyi yetmiş bin meleğin refakatinde ve onların azizlemesi ve toplu halde tesbih havası içinde indirmiş, yalnız «Gaybın anahtarları O’nun yanındadır, onları Allah’tan başkası bilmez» meâlindeki âyete oniki bin melek eşlik etmiş ve hepsi de tesbîh ve tahmît sesleriyle inmişlerdin Aynı gece Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz kâtipleri çağırıp sözü edilen sûreyi yazdırmıştır. (Fazla bilgi için bak: Tefsîr-i Kebîr - Âlûsî - İbn Kesîr - Kurtubî - Fethu’l-Kadîr/Şavkânî)
İLGİLİ HADÎSLER
«And olsun ki bu sûreyi indirirken ufuğu kaplayacak kadar melekler uğurlayıp eşlik etmişlerdir. » (Hâfız el-Hâkim: Müslim’in şartı üzerine sahihtir)
«Enʹâm Sûresi indiğinde beraberinde yerle gök arasını kaplayacak kadar melek -eşlik ederek- bulunuyordu; tesbîh seslerini yükseltiyor, yeryüzü bundan dolayı (âdeta) titriyordu. »
Bu sesi işiten Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz, «Sübhâneʹllahi’l-Azîm, Sübhâneʹllahi’l-Azîm» diyordu. (İbn Mürdeveyh: Enes bin Mâlik (R. A. )den)
«En’âm Sûresi bütünüyle bir defada üzerime indi; yetmiş bin melek tesbîh ve tahmîtle seslerini yükseltip ona eşlik ederek uğurluyor ve aziz tutuyorlardı. » (Taberânî: İbn Ömer (R. A. )dan)
Enʹâm sûresi: Mâide sûresindeki bazı hükümlerin hem özetini, hem hikmetini verir. Tevhît Akidesine ağırlık kazandırır. İlâhî rahmetin genişliğine dikkatleri çeker. Putperestlerin ve Kitap Ehliʹnden bir çoğunun nasıl bir inât ve inkâr fırtınasına tutulduklarını tasvîr eder. İbrahim Peygamberin Tevhît İnancıʹna verdiği öneme dokunur, onun bu vadide örnek davranışlarını hatırlatır. Bu arada diğer birçok peygamberlerden söz eder, misaller sergiler. Kurʹânʹın nasıl bir rahmet olduğunu belirtir. Kurʹânʹa karşı olan inkârcıların iç yüzünü gün ışığına çıkarır ve insanlarla ilgili hayat kanununun inceliğine parmak basar, bu doğrultuda insan aklını ve idrâkini harekete geçirmeyi amaçlar.
Allah’a HAMD ile başlar, Oʹnun cezâlandırmasının çok sürʹatli olmasına rağmen çok bağışlayıcı ve çok merhamet edici bulunduğunu açıklıyarak son bulur.
MEÂLİ:
1- Hamd o Allahʹa ki, gökleri ve yeri yaratmış, karanlıkları ve aydınlığı düzenleyip var kılmıştır. Sonra da (hakkı) inkâr edenler Rablerine (yaptıkları putları, putlaştırdıkları kişileri) denk tutuyorlar.
2- O ki, sizi çamurdan yaratmış, sonra da (size) bir ecel belirleyip takdîr etmiştir. Belirlenip adlandırılan bir ecel Oʹnun yanındadır. Sonra da siz (kalkıp) şüphe ediyorsunuz!.
3- O, göklerde de, yerde de (övülmeye lâyık olan) Allahʹdır; sizin gizli ve açık hallerinizi bilir; kazandıklarınızı da bilir.
İLGİLİ HADÎSLER
«Şüphesiz ki Allah (C. C. ) Âdemʹi yeryüzünün her yanından aldığı bir avuç topraktan yaratmıştır. Bu sebeple Âdem oğulları yeryüzünün (renk ölçü ve vasfına) göre gelmiştir: Kimi kızıl, kimi beyaz, kimi siyahtır ve bu arada kimi yumuşak tabiatlı, kimi üzüntülüdür, kimi kötü, kimi de iyidir. » (Ebû Dâvud/sünnet : 16 Tirmizî/tefsîr: 7, 49 - Ahmed: 1/251, 299, 4/186- 6/441 - Ebû Musa el-Eş’arî (R. A. )den.)
Ebû Hüreyre (R. A. ) anlatıyor; Resûlüllâh (A. S. ) buyurdu:
«Aziz ve Celîl olan Allah, toprağı cumartesi, ondaki dağları pazar günü, ağaçları pazartesi günü, hoşa gitmiyecek şeyleri salı günü, aydınlığı çarşamba günü, yeryüzüne yayılan hayvanları perşembe günü, Âdemʹi (A. S. ) cuma günü ikindiden sonra -ki bu cumanın son saatinde ikindi ile akşam arasında- en son yaratma (düzeyinde) yaratmıştır. » (Sahîh-i Müslim/münafıkîn 27 - Ahmed: 2/327)
«İnsanlar Âdemʹden, Âdem de topraktandır. » (İbn Sa’d: Tabakatında - Tirmizî/menakıb: 74)
YERKÜRENİN YARATILMASI
«Hamd o Allahʹa ki, gökleri ve yeri yaratmıştır.... »
Yeryüzü jeolojik değişmelere uğradıktan ve üzerinden dört veya daha fazla önemli çağ geçtikten sonra insan ve diğer canlıların yaşamasına elverişli duruma gelmiş, böylece hadîste belirtildiği gibi her devresi sırasıyla yedi günden birine tesadüf etmek üzere yedi devre geçirmiştir. Birinci devrede yerkabuğu iyice oluşup toprak haline gelmiştir. İkinci devrede dağlar oluşmuştur. Üçüncü devrede ağaçlar ve bitkiler oluşmuştur. Dördüncü devrede insana hoş gelmiyen şeyler oluşmuştur. Beşinci devrede hayvanlar oluşup muhtelif yerlere yayılmıştır. Altıncı devrede insan yaratılıp, hazırlanan dünyaya ayak basmıştır.
İlgili âyetle bu hususa işâret edilerek dünyanın güneşin etrafında bir elips çizerek dönmesi ve aynı zamanda kendi ekseni etrafında dönmesiyle karanlıklarla aydınlığın (gece ile gündüzün) derecelere ve meridyenlere göre düzenli biçimde gerçekleşmesi hatırlatılıyor ve bu kadar ahenkli bir sistemi kuran Allah’ın elbetteki övülmeğe lâyık olduğu vurgulanıyor.
Bunca ince hesaplar, denge kanunları, yörüngeler ve düzenli hareketler gözler önünde dururken Allahʹı tanımamak, başka nesneleri putları ve şahısları Tanrı edinip Allahʹa denk tutmak şaşılacak bir tutum ve çok hatalı bir mantık değil midir? İnsan aklı nerede? Aydınım diye geçinen inkârcıların sağduyuları hasta mıdır? Yoksa mantıkları işlemiyor mu? Allah’ın varlığına, birliğine ve yüce kudretine bunca açık ve kesinlik arzeden belgeler, deliller dururken, O’nun yokluğuna delâlet eden tek bir belge olmadığı halde bunca inat, inkâr ve basiretsizlik neye?
Gerçi birkaç âyette ve hadîs-i şeriflerde yerlerin ve göklerin altı günde yaratıldığı açıklanmakta ve yeryüzünde meydana gelen toprağın, dağların, ağaçların, hayvan ve insanların da altı günde oluştuğu belirtilmekteyse de, yukarıda açıkladığımız gibi, altı günden maksat, altı çağ veya devredir. Çünkü Arapça sözlükte YEVM kelimesi güneşin doğduğu andan batışına kadar geçen zamana denildiği gibi, zamandan sınırı belli olmayan bir devreye de denilmektedir. Nitekim Râğıb el-Esbehanî el-MÜFREDAT adlı kıymetli eserinde YEVM maddesinde bu hususu gayet güzel açıklamıştır. Arapçanın bu inceliklerini bilmiyenler, gerek Kurʹânʹda, gerekse Hadîslerde geçen Fİ SİTTETİ EYYAM = Altı Günde, tabirini gece ile gündüzden oluşan altı gün sanmışlardır. Oysa Kur’ân çok önemli altı devreden söz etmektedir.
ÇAMURDAN İNSAN YARATMA
«O ki, sizi çamurdan yaratmıştır. »
Kurʹân’ın beş ayrı yerinde insanın mutlak anlamda çamurdan yaratıldığı, bir yerinde süzme çamurdan, diğer bir yerinde de yapışkan, katı ve çokça sâbit çamurdan yaratıldığı belirtilmiştir. Süzme bir çamurun katılaşıp birbirine iyice yapışması ve sabit bir hal alması fiziksel bir olaydır. Günümüzde imal edilen tuğla ve kiremitler de böyle değil midir? Sonra bu maddenin üzerine kudret yağmurunun yağması ve İlâhî emirden olan nefs-i natıka = İnsanî ruhun ona girmesiyle ilk insan oluşmuştur.
Ancak Kurʹân’ın birkaç yerindeʹ ve konumuzla ilgili âyette Âdem’in değil de insanın çamurdan yaratıldığı belirtiliyor. Burada Kur’ân iki önemli hususa işâret etmektedir: Birincisi, ilk insanın fizikötesi bir kanunla süzme yapışkan ve aynı zamanda katılaşmış, sâbit duruma gelmiş bir çamurdan yaratıldığını bize öğretiyor. İkincisi, diğer bütün canlıların, özellikle insanların bildiğimiz mevcut biyolojik kanunlara göre vücut bulduğunu ve bunların ıslak topraktan elde edilen ürünlerle baba sulbünde sperma olarak oluşup geliştiğini hatırlatıyor.
Gerek anne ve babaların, gerek ana rahminde oluşan ceninin bir ucu topraktan çıkan ürünlere dayanmıyor mu? Erkekte oluşan SPERMA ile kadında oluşan yumurtalık menşeʹ olarak belirtilen kanuna bağlı bulunarak var olmuyor mu?
O halde her iki yönden de insan topraktan yaratılmıştır, sonucu ortaya çıkıyor.
ECELİN TAKDÎR EDİLMESİ
«Sonra da (size) bir ecel belirleyip takdir etmiştir. »
İlgili âyette iki ayrı ecel den söz edilmiştir. Genellikle sözlük olarak ecel, bir şey için tanınan süre, konulan müddet anlamına gelir. Bir şeyin vakti veya o vaktin sonu da yine bu kelimenin kapsamına girer. Bir süre sonra ödenecek borca deyn-i müeccel denir. İnsan hayatı için belirlenen süreye ecel denilmesi bu sözlük mânayla ilgilidir.
İlim adamları bu iki eceli şöyle yorumlamışlardır:
a) Hasan el-Basrî’ye göre, birinci ecel doğumdan ölüme kadar belirlenmiş geçen süredir. İkinci ecel, ölümden ikinci hayata kalkılacağına kadar belirlenen süredir. Katade ve Dehhak da aynı görüştedirler.
b) Mücahitʹe ve Saîd b. Cübeyrʹe göre, birincisi dünya eceli, İkincisi âhiret ecelidir. Yani birincisi dünyanın son bulması, İkincisi âhiretin başlamasıdır.
c) İbn Abbasʹa (R. A. ) göre, birinci ecel uyku, ikinci ecel ölümdür.
d) İki ecel de aynıdır, yani ömürler için takdir edilmiş bir ecel vardır ki, bu Allah katında -ezelî olan ilmiyle- belirlenip takdîr edilmiştir.
ECELİN KAZA VE KADERLE İLGİSİ
Allah’ın ilmi mâlûmata tabi’dir. Dünyada hazırlanan mevcut ortam ve imkânlar içinde her insanın kendine nasıl bir hayat yolu seçeceği önceden -ezelî ilimle- bilinmiş ve ecel ona göre takdîr edilmiştir.
O halde kişinin kendini tahrîp eder anlamda bir takım kötü itiyatları, ibtilâları nasıl ömrünü kısaltıyorsa, sağlığını korumasını bilen, kalbini Allah sevgisiyle doldurup iç huzuruna kavuşan, iyilik ve hayırlarda bulunmak suretiyle görevini yapma mutluluğuna erişen kimsenin bu disiplinli hayatı onun ömrünü uzatır. İlâhî ilim, eceli kişinin yaşama plânına göre belirleyip önceden takdîr eder.
Cenâb-ı Hak iklim şartlarına göre, ortalama bir ömür süresi koymuştur. Bu Onun sünneti gereğidir. Kişiler daha çok kendi irâde ve o irâdeye bağlı fiilleriyle bu sürenin biraz üstünde veya altında bir ömür yaşayabilirler. Ama kulun iradesi ve ona bağlı fiili ömrünü uzatacak mı, kısaltacak mı, bu önceden bilinmektedir. Bilindiği için de ecel takdîr edilmekte ve bu sebeple ne bir an ileriye, ne de geriye gitmemekte, vakti-saati gelince gerçekleşmektedir. Bunun için ecel birdir, denilmiştir.
GÖKLERDE DE, YERDE DE ÖVÜLMEYE O LÂYIKTIR
«O, göklerde de, yerde de (övülmeye lâyık olan) Allahʹtır. »
Göz ve gönül dolduran bir sanat eserini ortaya koyan kişiye hayranlık duyuyor ve sanatındaki başarısından dolayı onu hem övüyor, hem ödüllendiriyoruz.
Yüksek bir matematikle var kılınan ve çok mükemmel bir plânla hazırlanan kâinatı kim yaratmışın? Kendi kendine var olmuştur, dersek, gelişmiş bir elektronik beynin kendi kendine var olduğunu iddia etmemiz kadar gülünç duruma düşeriz. Bir tesadüf eseridir, dersek, bu kadar düzenli, plânlı ve proğramlı bir kâinatın her parçasında aynı özellikleri görmekteyiz; milyonlarca kanunlara bağlı kalarak şaşmadan yaratıldığı amaca doğru hareket halinde bulunan bunca düzen ve sistemlerin peşpeşe tesadüflerin gelmesiyle vücut bulduğunu iddia etmiş oluruz ki, bu mümkün değildir. Bir plânlayan, düzenleyip disipline eden var dersek, bunun eşyanın kendisi olduğunu söyleyemeyiz, çünkü o zaman ilk noktaya gelip takılırız; eşya kendi kendini yaratmıştır, diyerek fâsit bir dâirede dolaşıp kalırız. Başkası onu yaratmıştır, dersek, herhalde o başkası, sonradan yaratılmış olamaz. Aksi halde aynı fâsit daireye girmiş oluruz. O halde o başkası, öncesiz ve sonrasızdır ve kudretine, ilmine bir sınır ve ölçü yoktur. O da Allahʹtır.
Hakikat bu olunca, o Allah göklerde ve yerde övülmeğe lâyık değil midir?
İşte bunun için Kur’ân akıl sahiplerine şöyle sesleniyor:
«Hamd (en derin övgü, saygı) O Allahʹa ki, gökleri ve yeri yaratmış, karanlıkları ve aydınlığı düzenleyip var kılmıştır. »
Değerli ilim adamlarından Prof. Dr. Ali Nihat TARLAN diyor ki:
SİZ DE Mİ?
«Bir talebeme dedim, bir gün söz arasında
- Peki yavrum inşaallah!
Hafifçe gülümsedi, dedi hayretle bana:
- Siz de inanırsınız demek, Hocam, Allahʹa!?
- Ben de gülerek dedim:
- Yanlış sordun sanırım; şöyle sormalı idin,
- «İnanır mısınız siz, bir şeye Oʹndan başka!? »
- Hayır, yavrum inanmam;
Ne bana inanırım, ne sana inanırım ne de bu kâinata.
İnanırım çünkü ben, O BİR olan ALLAH’a..
Birden şaşırdı, sordu:
- Peki nerede O amma?
- Gözünün önündeki perdenin arkasında!. »
«Allah nedir? deyince gafil,
Allah deyip hâmuş olur dil.. »
ÂYETLER ARASINDA BAĞLANTI
Yukarıda geçen âyetlerle dikkatler kâinat nizamına çekilmiş, güneş sistemini ayakta tutan İlâhî kudretin yüceliğine işâret edilerek gece ve gündüzün oluşması üzerinde iyice düşünmemize kapı açılmış, ipucu verilmiştir.
Böylece Allah’ın varlığına ve birliğine delâlet eden düzen ve bağlı bulunduğu İlâhî kanunların şaşmazlığı hatırlatılmış, insan aklını harekete geçirmek için ana fikirler verilmiştir.
Aşağıdaki âyetlerle cehaletin ruhsuz bırakıcı bataklığında değişmesi çok zor önyargıya sahip olan ve putlardan başka bir ilâh tanımıyanların bunca belgeler, deliller ve düzenler karşısında inkâr ve inatlarına devam ettikleri belirtiliyor. Hak ile alay edecek kadar kör ve sağır olduklarına işâret edilerek yakın gelecekte hakkın nasıl bir üstünlük sağlayacağına şâhit olacakları haber veriliyor. Sonra da geçmiş milletlerin bu tarz bir inkâr ve inat sonucu yok oldukları hatırlatılarak, inkârcılar o milletlerin kalıntıları üzerinde düşünmeye dâvet ediliyor.