HAŞR SÛRESİ
Müfessirlerin hepsine göre, sûrenin tamamı Medineʹde inmiştir. (Tefsîr-i Kurtubî: 18/1) Ayrıca Buharî ve Müslim’in tesbitine göre, bu sûre bir yahudi kabilesi olan Nadîr Oğulları hakkında inmiştir. (Tefsîr-i İbn Kesîr: 4/330)
Medine’de köklü bir kabile olan Nadîr Oğulları’nın döneklikleri ve ihânetleri yüzünden toplu halde Medine’den sürülmeleri konu ediliyor ve buna delâlet eden «haşr» kelimesi sûreye isim oluyor.
Âyet sayısı: 24
Kelime »: 445
Harf »: 1913 (Lübabu’t-te’vîl: 4/244)
Tirmizî’nin Maʹkıl b. Yesâr (R. A. )dan yaptığı rivâyete göre, Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz bu sûrenin fazîleti hakkında şöyle buyurmuştur: «Kim sabahleyin üç defa EÛZÜ BİLLAHİ’S-SEMİİ’L-ALÎMİ MİNE’Ş-ŞEYTANİʹR-RACÎMİ dedikten sonra Haşır Sûresi’nin sonundaki üç âyeti okursa, Cenâb-ı Hak ona yetmiş bin meleği müvekkel kılar da o kimse akşamlayınca kadar o melekler onun için duâ ve istiğfar eder ve eğer o kimse o günde ölecek olursa, şehîd olarak ölür. Kim de akşamlayın okursa, aynı şeye mazhar olur. »
Sûrenin kapsadığı başlıca konular:
1- Cenâb-ı Hak zât-i uluhiyetini her türlü noksanlıktan, beşerî sıfatlardan tenzîh ediyor.
2- Allah ve peygamberinin, aynı zamanda dosdoğru imân eden mü’minlerin din düşmanlarına karşı üstünlük sağlayacakları konu ediliyor.
3- Yahudi olan Nadîr Oğulları’ndan elde edilen ganimetin taksimi ve sarf yeri belirtiliyor.
4- Sapıtan ve başkalarını da doğru yoldan saptırmaya çalışan münafıkların ve sapıklığı tercîh eden Kitap Ehli’nin tutumları ve karakterleri üzerinde duruluyor.
5- Mü’minlere öğüt vermenin yararına değinilerek bu hususta özendirici hükümlere temas ediliyor.
6- Kur’ân-ı Kerîm’in kadri yüceltilerek bu hususta aydınlatıcı bilgi veriliyor.
7- Cenâb-ı Hak kendini Kemal ve Celâl sıfatlarıyla anıyor.
MEÂLİ:
1- Göklerde ne varsa, yerde ne varsa herşey Allahʹı tesbîh ve tenzih eder. O, çok üstündür, çok güçlüdür; hikmet sâhibidir.
2- Kitap ehlinden kâfir olanları, ilk defa toplu halde yurtlarından çıkaran O’dur. Sizler ise, onların çıkarılacaklarını pek sanmamıştınız. Onlar da kalplerinin kendilerini Allahʹtan (Onun hükmünden ve azâbından) koruyup savunacağını sanmışlardı. Ama Allah(ın azâbı) onlara hesaplıyamadıkları bir cihetten geliverdi de kalplerine korku saldı; (öyle ki) kendi evlerini ve yurtlarını kendi elleriyle ve müʹminlerin elleriyle yıkmaya koyuldular. Artık siz ey kalp gözü açık akıl sâhipleri! İbret alın..
3- Eğer Allah, haklarında sürülüp çıkarılmayı yazmamış olsaydı, şüphe yok ki, onları bu dünyada azâba uğratacaktı. Âhiretʹte ise onlar için Cehennem azâbı vardır.
4- Bu böyledir. Çünkü onlar, Allah ve Peygamberine karşı gelip ayrıldılar. Kim Allah’a karşı gelip (hakkʹtan) ayrılırsa, şüphesiz ki, Allahʹın vereceği azâp çok şiddetlidir.
5- Ne kadar bir hurma ağacı kestiniz veya kökleri üzerinde ne kadar bir hurma ağacı bıraktınızsa, (bu) Allahʹın izniyle gerçekleşmiştir ve Allahʹın, İlâhî sınırı aşan sapıkları rüsvay etmesi içindir.
HER ŞEY CENÂB-I HAKKʹI TESBÎH VE TENZÎH ETMEKTEDİR
«Göklerde ne varsa, yerde ne varsa her şey Allahʹı tesbîh ve tenzih eder. O, çok üstündür, çok güçlüdür; hikmet sâhibidir. »
Bu konu üzerinde İsrâ Sûresi: 44, Nûr Sûresi: 41, Hadîd Sûresi: 1. âyetlerin tefsîrinde durulmuş ve «tesbîh»in delâlet ettiği sözlük mânası ile Kur’ân’da kasdedilen anlamı açıklanarak bilgi verilmiştir.
Özetliyecek olursak şöyle tarif edebiliriz:
Varlıkta ne varsa belli bir plâna göre yaratılıp, belli bir amaca yöneltilerek şaşmayan kanunlara bağlanmıştır. Artık o plân ve kanunların kıyâmete kadar değişmesi söz konusu olamaz. O halde canlı varlıklar taşıdıkları özelliklerine göre, kimi kalp ve diliyle, kimi İlâhî sanatın mükemmelliğini yansıtmasıyla, kimi yüklendiği proğramı kusursuz yerine getirmesiyle Allah’ın varlığına ve birliğine, eşi, ortağı, dengi ve benzeri bulunmadığına delâlet etmekte ve her varlık, üzerinde derin izleriyle kendini hissettiren İlâhî damgayla Hakk’ın mevcudiyetini natık bulunmaktadır.
Öyle ki, bitkiler yaratıldıkları amaca ve bağlı bulundukları statüye göre türlerini bütün özellikleriyle devam ettirmekte ve mutlak anlamda insanların hizmetine ve yararına yönelik bir hikmeti yansıtmaktadırlar.
Hayvanlar da insanların birtakım ihtiyacını karşılayacak özellikte yaratıldıklarını fısıldamakta ve dünyaya renk ve mana kattıklarını göstermektedirler.
Cansız varlıklar ise, boş ve anlamsız; denge, düzen, plân ve proğram dışı yaratılmadıklarını gözler önüne sermekte; sadece insan oğlunun hizmetine yönelik bulunduklarını isbatlamaktadırlar.
Böylece gerek her varlık kâinattan bir parça olarak, gerekse her varlığı meydana getiren elementler ve taşıdıkları atomlar durmadan hareket ederek Hakk’ı tesbîh etmekte ve düzenli hareketiyle mutlak bir hareket ettiren kudretin varlığını lisan-ı hal ile kalp ve kafalara işlemektedir. Çünkü Cenâb-ı Hak yegâne üstün ve yegâne hikmet sahibidir; O abesle iştigâl etmez, yararsız, anlamsız bir şey yaratmaz.
ANLAŞMA VE ANDLAŞMAYI BOZANLARA VERİLEN DERS
«Kitap Ehli’nden kâfir olanları, ilk defa toplu halde yurtlarından çıkaran Oʹdur.. »
İslâm barış dinidir. Bu ismin «silm» kökünden türetildiğine bakılınca, onun her bakımdan sulh ve selâmetten yana olduğu rahatlıkla anlaşılır. O bakımdan İslâm politik olarak da yapılan anlaşma ve andlaşmalara sadık kalır; karşı taraf ihanete kaymadıkça, döneklik yapmadıkça Müslümanlar verdikleri söze bağlı kalıp yaptıkları anlaşmayı bozmazlar.
Medine’de şehir devleti kuran ve yazılı bir anayasa meydana getiren Hz. Muhammed (A. S. ) Medine ve çevresindeki Yahudi vatandaşların da haklarını te’minat altına aldı ve onlara kendi inançları çerçevesinde ihanete yeltenmedikleri sürece barış içinde yaşamalarına imkân tanıdı.
Ne yazık ki Yahudîler sözlerine ve yapılan anlaşmaya sadık kalmadılar. Kureyş müşrikleriyle ve Medineʹdeki münafıklarla gizliden işbirliği yapıp İslâm aleyhine birtakım entrikalar çevirmeyi göze aldılar.
İlk hareket Kaynuka Oğulları’na karşı başlatıldı. Sonunda bu kabile mensupları Medine’den çıkartıldı. Böylece İslâm’a karşı hasmane tavır alıp andlaşmaya bağlı kalmayan ihanet şebekesinin bir kanadı tesirsiz hale getirilmiş oldu.
Medineʹnin doğusunda yine bir Yahudi Kabileʹsi olan Nadîr Oğulları, bir süre önce cereyan eden bu olaydan ders ve ibret almayarak sinsi faaliyetlerini sürdürmeye çalıştılar. Durmadan bir ihanet tuzağı kurmakla meşgul olup yeni doğan İslâm Devleti’ni yıkmayı plânladılar. Uhud Savaşı’nda Müslümanların parlak bir zafer elde edememeleri bunları büsbütün şımartıp cesaretlerini artırdı ve daha hızlı faaliyet göstermelerini kamçıladı.
Siyercilerin tesbitine göre, olaylar şöyle gelişme kaydetmiş ve İslâm lehine bir ortam vücuda getirilmiştir:
- Nadîr Oğulları, günlerce hazırlandılar. Bu sırada Abdullah b. Ubey bunlara iki elçi göndererek: «Yurdunuzdan çıkmayınız. Müstahkem mevkiinizde kalınız. Benim iki bin adamım var; üstelik daha başka Araplar da var ki bunlar sizinle beraber olurlar ve size dokunulmadan kanlarının son damlasını akıtırlar» dedi. Yahudîler, Abdullah b. Ubeyy’in gönderdiği bu haber üzerine durup konuştular; fakat içlerinde Abdullah b. Ubeyyʹe güvenmeyenler bulunuyordu. Çünkü Kaynuka Oğullarına da yardım va’dinde bulunmuş, yardımı gösterme sırası gelince yan çizmişti. Sonra Kurayza Oğullarıʹyla Peygamber (A. S. ) arasında andlaşma bulunduğu için onlardan da yardım gelmesi beklenemezdi. Fakat buradan çıkar da Hayber’e yahut daha yakın bir yere giderlerse, hurmalarının olgunlaştığı sırada buraya gelirler, hurmalarını toplarlar ve böylece önemli bir şey kaybetmiş olmazlardı.
Yahudilerin ulusu Ahtab oğlu Huyey: «Hayır, dedi, ben yurdumuzdan çıkmayacağımıza, mallarımızı bırakıp gitmiyeceğimize dair Muhammed’e haber göndereceğim. O da elinden ne geliyorsa yapsın. Biz de müstahkem mevkilerimize çekiliriz. Ambarlarımızı azıkla doldururuz. Sokaklarımızı kapatırız. Zaten bizi bir yıl idare edecek kadar gıdamız var. Suyumuz kesilmiyor. Muhammed’in ise bizi bir sene muhasaraya takati yok. »
Böylece bunlar da yerlerinde kaldılar ve verilen on günlük vaʹde içinde çıkıp gitmediler.
Bunun üzerine Müslümanlar silahlanarak hareket ettiler ve Yahudilerle yirmi gün ve gece dövüştüler. Müslümanlar bir sokağı veya bir evi aldıkça, Yahudîler bu sokağı veya evi tahrip ederek geriliyor ve diğer bir sokakta muharebeye devam ediyorlardı. Yahudilerin mukavemetini kırmak ve burada kalmakla bir şey kazanamıyacaklarını göstermek için hurmalıklarının kesilmesi ve yakılması emrolundu. (Savaşlarda ağaçları kesip yakmak sadece Nadîr Oğulları hakkında uygulanan istisnai bir olaydır. Ne ondan önce, ne de sonra artık buna cevaz verilmemiştir. Gerek Resûlüllâh (A. S. ), gerekse dört halîfesi dönemlerinde savaşa gönderilen orduya verilen talimatlar arasında, zarurî bir durum olmadıkça ağaçların kesilmemesi de yer almış bulunuyor. (C. Y. ))
Yahudîler, Abdullah b. Ubeyy’in yardımını bekledikleri halde bu yardımdan eser görülmedi. Araplardan da Yahudileri tutan bir kimse çıkmadı. Bunun üzerine Yahudîler burada kaldıkları ve savaşa devam ettikleri takdirde fena bir akıbete uğrayacaklarını anladılar ve bu anlayışın verdiği ümitsizlik içinde Hz. Muhammed’e (A. S. ) baş vurarak mallarını, kanlarını, çoluk çocuklarını korumak şartıyla Medine’den çıkıp gideceklerini bildirdiler ve iki taraf bu esas üzere anlaştılar. Her üç kişi malını, gıdasını ve lüzumlu eşyasını bir deve ile taşıyacaktı. Böylece Yahudîler Medine’den çıkıp gittiler. Onların bir kısmı Hayberʹe indi, bir kısmı da Şam sınırındaki Ezriât’a gitti. Müslümanlara birçok ganîmetler ve silahlar bırakmışlardı. Silahlar arasında elli kalkan ile üç yüz kırk kılıç bulunuyordu. Sonra onların bıraktıkları topraklar da Müslümanlara kaldı. Fakat bu toprak harp ganîmeti sayılmadığı için taksim edilmedi. Tamamı Hz. Peygamber’e (A. S. ) ait sayıldı. O da bu toprağı istediği gibi kullanacaktı. Nitekim Hz. Peygamber (A. S. ) sözü edilen toprağı ilk muhacirler arasında taksim etti. Bir kısmını da fakir ve yoksullar için ayırdı. Böylece Muhacirler, Ansarʹın yardımından müstağni kaldılar ve az da olsa bir servet sahibi oldular. Ansar içinde bu topraktan istifade edenler ise, Ebû Ducâne ile Sehl b. Hunayf (R. A. ) idi. Bunlar fakir olduklarını söyledikleri için Hz. Peygamber (A. S. ) Muhacirlere ayırdığı hisselerin bir benzerini bunlara ayırdı. Nadîr Oğullarıʹndan ise, yalnız iki kişi Müslüman olmuş ve bunların malları kendilerine bırakılmıştı.
Nadîr Oğullarıʹnın Medineʹden bu şekilde çıkarılmaları bir muvaffakiyetti. Çünkü bunlar Medine içinde bir fesat âmili idiler. Müslümanların başına bir felâket geldikçe münafıkların baş kaldırmalarına sebep oluyorlardı. Bilhassa Medine’nin dıştan bir taarruza uğraması halinde bunlar Medine içinde de cahilî bir savaşın kopmasında nâzım rol alabilirdi. (Hz. Muhammed Mustafa (A. S. )/M. H. Heykel: 1948) Nadîr Oğullarıʹnın bu şekilde Medine’den çıkarılmaları ilgili âyetle belirtilmekte ve olayın özeti verilmektedir.
Nadîr Oğulları, bu olayda bilerek veya bilmeyerek Allahʹa ve Peygamberine karşı gelip savaşmayı göze alacak kadar basiretlerini kaybetmişlerdi. Çünkü Yahudî itikadına göre, İsrâil Oğulları’yla savaşmak isteyenlere karşı Allah savaş açar ve aynı zamanda yapılan tercüme hatâlarından kaynaklansa gerek, «İsrâil» ismi, «Allah ile güreşen» şeklinde yorumlanmıştır. Nitekim Tevrat’ta deniliyor ki: «Ve Yakup yalnız başına kaldı ve seher vakti sökünceye kadar bu adam onunla güreşti. Ve onu yenemediğini görünce, uyluğunun başına dokundu ve onunla güreşirken Yakubʹun uyluk başı incindi. Ve dedi: Bırak gideyim, çünkü seher vakti oluyor. Ve dedi: Beni mübarek kılmadıkça seni bırakmam. Ve ona dedi: Adın nedir? Ve o dedi: Yakub. Ve dedi: Artık sana Yakub değil, ancak İsrâil denilecek; çünkü Allah ile ve insanlarla uğraşıp yendin. Ve Yakub sorup dedi: Rica ederim, adını bildir. Ve dedi: Adımı niçin soruyorsun? Ve orada onu mübarek kıldı. Ve Yakub o yerin adını Peniel koydu; çünkü: Allah’ı yüz yüze gördüm ve canım sağ kaldı. Ve Peniel’i geçtiği zaman, güneş üzerine doğdu ve uyluğu üzerinde aksıyordu. Bunun için bugüne kadar İsrâil oğulları uyluk başı üzerindeki adalesini yemezler; çünkü Yakubʹun uyluk başına kalça adalesine dokundu. » (Tevrat/Tekvîn: 32/22- 32)
Belki de bu inanç, İsrâil Oğullarının ruhuna işlemiş ve kuşak kuşak sürüp gelmiştir.
Nadîr Oğulları’ndan kalan mal ve arazi, askerin savaşarak elde ettiği ganimet cinsinden olmayıp anlaşma ve barış yoluyla elde edilen «fey’» kapsamına girmektedir. O bakımdan Nadîr Oğulları’ndan kalan mal ve arazi bütünüyle Resûlüllah’ın tasarrufuna bırakılmış, beşte bir (humus) kapsamına alınmamıştır.
HURMALARIN KESİLİP YAKILMASI
Az yukarıda da dip not şeklinde değindiğimiz üzere, Nadîr Oğulları, hem yapılan anlaşmaya sadık kalmamış, hem de ültimatom mahiyetinde kendilerine tanınan süre içinde yerlerini terketmemişlerdi. O yüzden meydana gelen vuruşmada daha çok ağaçları siper ediniyorlar, bir sokak ellerinden çıkınca ikinci sokağı karargâh seçip savaşı sürdürüyorlardı. Girdiği her yerde, fethettiği her ülkede ağaç kesmeyi, çocukları, kadınları ve savaşa katılmayan din adamlarını öldürmeyi yasaklayan Hz. Muhammed (A. S. ) Medine’de tam fitne yuvası haline gelen bu şerri ortadan kaldırmaya azmetmiş bulunuyordu. Yılanın başını bulunduğu deliğinde ezmenin gereğine inanan Resûlüllâh (A. S. ) başka çare kalmayınca, aldığı İlâhî işâret üzerine onların hurmalarının kesilmesini emretti. Böylece Nadîr Oğulları yapılan kuşatmanın ciddiyetini ve Hz. Muhammed’in (A. S. ) bu konuda çok kararlı olduğunu anlamakta gecikmediler ve yerlerini terkedip başka bir ülkeye gitmeye razı oldular.
ÂYETLER ARASINDA BAĞLANTI
Yukarıdaki âyetlerle, Medineʹde çıban başı olup İslâm düşmanlarıyla iş birliği yapan ve yakın gelecekte büyük bir tehlike arzedecek olan Nadîr Oğulları’nın Medine’den çıkarılma olayı üzerinde duruldu ve Allahʹın bu kuşatmada mü’minlere nasıl yardımda bulunduğuna dikkat çekilerek yönlendirici bilgi verildi.
Aşağıdaki âyetlerle, ganimet ve fey’ taksiminde âdil davranılmadığını iddia edip bununla Peygamber (A. S. ) ve İslâm aleyhinde menfi propaganda yapan münafıklar konu ediliyor ve elde edilen mal ve arazinin taksimatıyla ilgili aydınlatıcı bilgiler veriliyor. Sonra da Muhacirin ve Ansarʹın güzel hallerine değinilerek Cenâb-ı Hakkʹın onlardan yana felâh kapısını açtığı açıklanıyor.