Haşr Suresi 1-5. Ayet — Tefsir

Ayet sayfasına git →

سَبَّحَ لِلّٰهِ مَا فِي السَّمٰوَاتِ وَمَا فِي الْاَرْضِ وَهُوَ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ هُوَ الَّذِي اَخْرَجَ الَّذِينَ كَفَرُوا مِنْ اَهْلِ الْكِتَابِ مِنْ دِيَارِهِمْ لِاَوَّلِ الْحَشْرِ مَا ظَنَنْتُمْ اَنْ يَخْرُجُوا وَظَنُّوا اَنَّهُمْ مَانِعَتُهُمْ حُصُونُهُمْ مِنَ اللّٰهِ فَاَتٰيهُمُ اللّٰهُ مِنْ حَيْثُ لَمْ يَحْتَسِبُوا وَقَذَفَ فِي قُلُوبِهِمُ الرُّعْبَ يُخْرِبُونَ بُيُوتَهُمْ بِاَيْدِيهِمْ وَاَيْدِي الْمُؤْمِنِينَ فَاعْتَبِرُوا يَاأُولِي الْاَبْصَارِ وَلَوْلَا اَنْ كَتَبَ اللّٰهُ عَلَيْهِمُ الْجَلَاءَ لَعَذَّبَهُمْ فِي الدُّنْيَا وَلَهُمْ فِي الْاٰخِرَةِ عَذَابُ النَّارِ ذٰلِكَ بِاَنَّهُمْ شَاقُّوا اللّٰهَ وَرَسُولَهُ وَمَنْ يُشَاقِّ اللّٰهَ فَاِنَّ اللّٰهَ شَدِيدُ الْعِقَابِ مَا قَطَعْتُمْ مِنْ لِينَةٍ اَوْ تَرَكْتُمُوهَا قَائِمَةً عَلٰٓى اُصُولِهَا فَبِاِذْنِ اللّٰهِ وَلِيُخْزِيَ الْفَاسِقِينَ

1.

Göklerdeki ve yerdeki her şey Allah'ı tespih etmektedir. O, mutlak güç sahibidir, hüküm ve hikmet sahibidir.

Diyanet İşleri

2.

O, kitap ehlinden inkar edenleri ilk toplu sürgünde yurtlarından çıkarandır. Siz onların çıkacaklarını sanmamıştınız. Onlar da kalelerinin, kendilerini Allah'tan koruyacağını sanmışlardı. Ama Allah'ın emri onlara ummadıkları yerden geldi. O, yüreklerine korku düşürdü. Öyle ki, evlerini hem kendi elleriyle, hem de mü'minlerin elleriyle yıkıyorlardı. Ey basiret sahipleri, ibret alın.

3.

Eğer Allah, onlar hakkında sürülmeye hükmetmemiş olsaydı, muhakkak kendilerine dünyada azap edecekti. Ahirette ise, onlar için cehennem azabı vardır.

4.

Bu, onların Allah'a ve Resulüne karşı gelmeleri sebebiyledir. Kim Allah'a karşı gelirse bilsin ki, Allah'ın azabı şiddetlidir.

5.

(Savaş gereği,) hurma ağaçlarından her neyi kestiniz, yahut (kesmeyip) kökleri üzerinde dikili bıraktınızsa hep Allah'ın izniyledir. Bu da fasıkları rezil etmesi içindir.

Celal Yıldırım (İlmin Işığında Asrın Kur'an Tefsiri)

%100

HAŞR SÛRESİ

Müfessirlerin hepsine göre, sûrenin tamamı Medineʹde inmiştir. (Tefsîr-i Kurtubî: 18/1) Ay­rıca Buharî ve Müslim’in tesbitine göre, bu sûre bir yahudi kabilesi olan Nadîr Oğulları hakkında inmiştir. (Tefsîr-i İbn Kesîr: 4/330)

Medine’de köklü bir kabile olan Nadîr Oğulları’nın döneklikleri ve ihânetleri yüzünden toplu halde Medine’den sürülmeleri konu ediliyor ve buna delâlet eden «haşr» kelimesi sûreye isim oluyor.

Âyet sayısı: 24

Kelime »: 445

Harf »: 1913 (Lübabu’t-te’vîl: 4/244)

Tirmizî’nin Maʹkıl b. Yesâr (R. A. )dan yaptığı rivâyete göre, Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz bu sûrenin fazîleti hakkında şöyle buyurmuştur: «Kim sa­bahleyin üç defa EÛZÜ BİLLAHİ’S-SEMİİ’L-ALÎMİ MİNE’Ş-ŞEYTANİʹR-RACÎMİ dedikten sonra Haşır Sûresi’nin sonundaki üç âyeti okursa, Cenâb-ı Hak ona yetmiş bin meleği müvekkel kılar da o kimse akşamlayınca kadar o melekler onun için duâ ve istiğfar eder ve eğer o kimse o günde ölecek olursa, şehîd olarak ölür. Kim de akşamlayın okursa, aynı şeye mazhar olur. »

Sûrenin kapsadığı başlıca konular:

1- Cenâb-ı Hak zât-i uluhiyetini her türlü noksanlıktan, beşerî sıfat­lardan tenzîh ediyor.

2- Allah ve peygamberinin, aynı zamanda dosdoğru imân eden mü’minlerin din düşmanlarına karşı üstünlük sağlayacakları konu ediliyor.

3- Yahudi olan Nadîr Oğulları’ndan elde edilen ganimetin taksimi ve sarf yeri belirtiliyor.

4- Sapıtan ve başkalarını da doğru yoldan saptırmaya çalışan mü­nafıkların ve sapıklığı tercîh eden Kitap Ehli’nin tutumları ve karakterleri üzerinde duruluyor.

5- Mü’minlere öğüt vermenin yararına değinilerek bu hususta özen­dirici hükümlere temas ediliyor.

6- Kur’ân-ı Kerîm’in kadri yüceltilerek bu hususta aydınlatıcı bilgi veriliyor.

7- Cenâb-ı Hak kendini Kemal ve Celâl sıfatlarıyla anıyor.

MEÂLİ:

1- Göklerde ne varsa, yerde ne varsa herşey Allahʹı tesbîh ve ten­zih eder. O, çok üstündür, çok güçlüdür; hikmet sâhibidir.

2- Kitap ehlinden kâfir olanları, ilk defa toplu halde yurtlarından çı­karan O’dur. Sizler ise, onların çıkarılacaklarını pek sanmamıştınız. Onlar da kalplerinin kendilerini Allahʹtan (Onun hükmünden ve azâbından) ko­ruyup savunacağını sanmışlardı. Ama Allah(ın azâbı) onlara hesaplıyamadıkları bir cihetten geliverdi de kalplerine korku saldı; (öyle ki) kendi evle­rini ve yurtlarını kendi elleriyle ve müʹminlerin elleriyle yıkmaya koyuldu­lar. Artık siz ey kalp gözü açık akıl sâhipleri! İbret alın..

3- Eğer Allah, haklarında sürülüp çıkarılmayı yazmamış olsaydı, şüp­he yok ki, onları bu dünyada azâba uğratacaktı. Âhiretʹte ise onlar için Cehennem azâbı vardır.

4- Bu böyledir. Çünkü onlar, Allah ve Peygamberine karşı gelip ay­rıldılar. Kim Allah’a karşı gelip (hakkʹtan) ayrılırsa, şüphesiz ki, Allahʹın vereceği azâp çok şiddetlidir.

5- Ne kadar bir hurma ağacı kestiniz veya kökleri üzerinde ne kadar bir hurma ağacı bıraktınızsa, (bu) Allahʹın izniyle gerçekleşmiştir ve Al­lahʹın, İlâhî sınırı aşan sapıkları rüsvay etmesi içindir.

HER ŞEY CENÂB-I HAKKʹI TESBÎH VE TENZÎH ETMEKTEDİR

«Göklerde ne varsa, yerde ne varsa her şey Allahʹı tesbîh ve tenzih eder. O, çok üstündür, çok güç­lüdür; hikmet sâhibidir. »

Bu konu üzerinde İsrâ Sûresi: 44, Nûr Sûresi: 41, Hadîd Sûresi: 1. âyetlerin tefsîrinde durulmuş ve «tesbîh»in delâlet ettiği sözlük mânası ile Kur’ân’da kasdedilen anlamı açıklanarak bilgi verilmiştir.

Özetliyecek olursak şöyle tarif edebiliriz:

Varlıkta ne varsa belli bir plâna göre yaratılıp, belli bir amaca yönel­tilerek şaşmayan kanunlara bağlanmıştır. Artık o plân ve kanunların kıyâ­mete kadar değişmesi söz konusu olamaz. O halde canlı varlıklar taşıdık­ları özelliklerine göre, kimi kalp ve diliyle, kimi İlâhî sanatın mükemmelli­ğini yansıtmasıyla, kimi yüklendiği proğramı kusursuz yerine getirmesiyle Allah’ın varlığına ve birliğine, eşi, ortağı, dengi ve benzeri bulunmadığına delâlet etmekte ve her varlık, üzerinde derin izleriyle kendini hissettiren İlâhî damgayla Hakk’ın mevcudiyetini natık bulunmaktadır.

Öyle ki, bitkiler yaratıldıkları amaca ve bağlı bulundukları statüye gö­re türlerini bütün özellikleriyle devam ettirmekte ve mutlak anlamda in­sanların hizmetine ve yararına yönelik bir hikmeti yansıtmaktadırlar.

Hayvanlar da insanların birtakım ihtiyacını karşılayacak özellikte ya­ratıldıklarını fısıldamakta ve dünyaya renk ve mana kattıklarını göstermek­tedirler.

Cansız varlıklar ise, boş ve anlamsız; denge, düzen, plân ve proğram dışı yaratılmadıklarını gözler önüne sermekte; sadece insan oğlunun hiz­metine yönelik bulunduklarını isbatlamaktadırlar.

Böylece gerek her varlık kâinattan bir parça olarak, gerekse her var­lığı meydana getiren elementler ve taşıdıkları atomlar durmadan hareket ederek Hakk’ı tesbîh etmekte ve düzenli hareketiyle mutlak bir hareket ettiren kudretin varlığını lisan-ı hal ile kalp ve kafalara işlemektedir. Çün­kü Cenâb-ı Hak yegâne üstün ve yegâne hikmet sahibidir; O abesle iş­tigâl etmez, yararsız, anlamsız bir şey yaratmaz.

ANLAŞMA VE ANDLAŞMAYI BOZANLARA VERİLEN DERS

«Kitap Ehli’nden kâfir olanları, ilk defa toplu halde yurtlarından çıkaran Oʹdur.. »

İslâm barış dinidir. Bu ismin «silm» kökünden türetildiğine bakılınca, onun her bakımdan sulh ve selâmetten yana olduğu rahatlıkla anlaşılır. O bakımdan İslâm politik olarak da yapılan anlaşma ve andlaşmalara sadık kalır; karşı taraf ihanete kaymadıkça, döneklik yapmadıkça Müslümanlar verdikleri söze bağlı kalıp yaptıkları anlaşmayı bozmazlar.

Medine’de şehir devleti kuran ve yazılı bir anayasa meydana getiren Hz. Muhammed (A. S. ) Medine ve çevresindeki Yahudi vatandaşların da haklarını te’minat altına aldı ve onlara kendi inançları çerçevesinde iha­nete yeltenmedikleri sürece barış içinde yaşamalarına imkân tanıdı.

Ne yazık ki Yahudîler sözlerine ve yapılan anlaşmaya sadık kalma­dılar. Kureyş müşrikleriyle ve Medineʹdeki münafıklarla gizliden işbirliği yapıp İslâm aleyhine birtakım entrikalar çevirmeyi göze aldılar.

İlk hareket Kaynuka Oğulları’na karşı başlatıldı. Sonunda bu kabile mensupları Medine’den çıkartıldı. Böylece İslâm’a karşı hasmane tavır alıp andlaşmaya bağlı kalmayan ihanet şebekesinin bir kanadı tesirsiz ha­le getirilmiş oldu.

Medineʹnin doğusunda yine bir Yahudi Kabileʹsi olan Nadîr Oğulları, bir süre önce cereyan eden bu olaydan ders ve ibret almayarak sinsi faa­liyetlerini sürdürmeye çalıştılar. Durmadan bir ihanet tuzağı kurmakla meş­gul olup yeni doğan İslâm Devleti’ni yıkmayı plânladılar. Uhud Savaşı’nda Müslümanların parlak bir zafer elde edememeleri bunları büsbütün şımar­tıp cesaretlerini artırdı ve daha hızlı faaliyet göstermelerini kamçıladı.

Siyercilerin tesbitine göre, olaylar şöyle gelişme kaydetmiş ve İslâm lehine bir ortam vücuda getirilmiştir:

- Nadîr Oğulları, günlerce hazırlandılar. Bu sırada Abdullah b. Ubey bunlara iki elçi göndererek: «Yurdunuzdan çıkmayınız. Müstahkem mevkiinizde kalınız. Benim iki bin adamım var; üstelik daha başka Araplar da var ki bunlar sizinle beraber olurlar ve size dokunulmadan kanlarının son damlasını akıtırlar» dedi. Yahudîler, Abdullah b. Ubeyy’in gönderdiği bu haber üzerine durup konuştular; fakat içlerinde Abdullah b. Ubeyyʹe güvenmeyenler bulunuyordu. Çünkü Kaynuka Oğullarına da yardım va’dinde bulunmuş, yardımı gösterme sırası gelince yan çizmişti. Sonra Kurayza Oğullarıʹyla Peygamber (A. S. ) arasında andlaşma bulunduğu için onlardan da yardım gelmesi beklenemezdi. Fakat buradan çıkar da Hayber’e yahut daha yakın bir yere giderlerse, hurmalarının olgunlaştığı sırada buraya ge­lirler, hurmalarını toplarlar ve böylece önemli bir şey kaybetmiş olmazlardı.

Yahudilerin ulusu Ahtab oğlu Huyey: «Hayır, dedi, ben yurdumuzdan çıkmayacağımıza, mallarımızı bırakıp gitmiyeceğimize dair Muhammed’e haber göndereceğim. O da elinden ne geliyorsa yapsın. Biz de müstahkem mevkilerimize çekiliriz. Ambarlarımızı azıkla doldururuz. Sokaklarımızı ka­patırız. Zaten bizi bir yıl idare edecek kadar gıdamız var. Suyumuz ke­silmiyor. Muhammed’in ise bizi bir sene muhasaraya takati yok. »

Böylece bunlar da yerlerinde kaldılar ve verilen on günlük vaʹde için­de çıkıp gitmediler.

Bunun üzerine Müslümanlar silahlanarak hareket ettiler ve Yahudi­lerle yirmi gün ve gece dövüştüler. Müslümanlar bir sokağı veya bir evi aldıkça, Yahudîler bu sokağı veya evi tahrip ederek geriliyor ve diğer bir sokakta muharebeye devam ediyorlardı. Yahudilerin mukavemetini kırmak ve burada kalmakla bir şey kazanamıyacaklarını göstermek için hurmalık­larının kesilmesi ve yakılması emrolundu. (Savaşlarda ağaçları kesip yakmak sadece Nadîr Oğulları hakkında uygu­lanan istisnai bir olaydır. Ne ondan önce, ne de sonra artık buna cevaz verilme­miştir. Gerek Resûlüllâh (A. S. ), gerekse dört halîfesi dönemlerinde savaşa gön­derilen orduya verilen talimatlar arasında, zarurî bir durum olmadıkça ağaçla­rın kesilmemesi de yer almış bulunuyor. (C. Y. ))

Yahudîler, Abdullah b. Ubeyy’in yardımını bekledikleri halde bu yar­dımdan eser görülmedi. Araplardan da Yahudileri tutan bir kimse çıkmadı. Bunun üzerine Yahudîler burada kaldıkları ve savaşa devam ettikleri tak­dirde fena bir akıbete uğrayacaklarını anladılar ve bu anlayışın verdiği ümitsizlik içinde Hz. Muhammed’e (A. S. ) baş vurarak mallarını, kanlarını, çoluk çocuklarını korumak şartıyla Medine’den çıkıp gideceklerini bildirdi­ler ve iki taraf bu esas üzere anlaştılar. Her üç kişi malını, gıdasını ve lü­zumlu eşyasını bir deve ile taşıyacaktı. Böylece Yahudîler Medine’den çı­kıp gittiler. Onların bir kısmı Hayberʹe indi, bir kısmı da Şam sınırındaki Ezriât’a gitti. Müslümanlara birçok ganîmetler ve silahlar bırakmışlardı. Silahlar arasında elli kalkan ile üç yüz kırk kılıç bulunuyordu. Sonra onların bıraktıkları topraklar da Müslümanlara kaldı. Fakat bu toprak harp ganîmeti sayılmadığı için taksim edilmedi. Tamamı Hz. Peygamber’e (A. S. ) ait sayıldı. O da bu toprağı istediği gibi kullanacaktı. Nitekim Hz. Peygamber (A. S. ) sözü edilen toprağı ilk muhacirler arasında taksim etti. Bir kısmını da fakir ve yoksullar için ayırdı. Böylece Muhacirler, Ansarʹın yardımından müstağni kaldılar ve az da olsa bir servet sahibi oldular. Ansar içinde bu topraktan istifade edenler ise, Ebû Ducâne ile Sehl b. Hunayf (R. A. ) idi. Bunlar fakir olduklarını söyledikleri için Hz. Peygamber (A. S. ) Muhacir­lere ayırdığı hisselerin bir benzerini bunlara ayırdı. Nadîr Oğullarıʹndan ise, yalnız iki kişi Müslüman olmuş ve bunların malları kendilerine bırakıl­mıştı.

Nadîr Oğullarıʹnın Medineʹden bu şekilde çıkarılmaları bir muvaffa­kiyetti. Çünkü bunlar Medine içinde bir fesat âmili idiler. Müslümanların başına bir felâket geldikçe münafıkların baş kaldırmalarına sebep oluyor­lardı. Bilhassa Medine’nin dıştan bir taarruza uğraması halinde bunlar Medine içinde de cahilî bir savaşın kopmasında nâzım rol alabilirdi. (Hz. Muhammed Mustafa (A. S. )/M. H. Heykel: 1948) Nadîr Oğullarıʹnın bu şekilde Medine’den çıkarılmaları ilgili âyetle belirtil­mekte ve olayın özeti verilmektedir.

Nadîr Oğulları, bu olayda bilerek veya bilmeyerek Allahʹa ve Peygam­berine karşı gelip savaşmayı göze alacak kadar basiretlerini kaybetmiş­lerdi. Çünkü Yahudî itikadına göre, İsrâil Oğulları’yla savaşmak isteyenlere karşı Allah savaş açar ve aynı zamanda yapılan tercüme hatâlarından kaynaklansa gerek, «İsrâil» ismi, «Allah ile güreşen» şeklinde yorumlan­mıştır. Nitekim Tevrat’ta deniliyor ki: «Ve Yakup yalnız başına kaldı ve se­her vakti sökünceye kadar bu adam onunla güreşti. Ve onu yenemediğini görünce, uyluğunun başına dokundu ve onunla güreşirken Yakubʹun uy­luk başı incindi. Ve dedi: Bırak gideyim, çünkü seher vakti oluyor. Ve de­di: Beni mübarek kılmadıkça seni bırakmam. Ve ona dedi: Adın nedir? Ve o dedi: Yakub. Ve dedi: Artık sana Yakub değil, ancak İsrâil denile­cek; çünkü Allah ile ve insanlarla uğraşıp yendin. Ve Yakub sorup dedi: Rica ederim, adını bildir. Ve dedi: Adımı niçin soruyorsun? Ve orada onu mübarek kıldı. Ve Yakub o yerin adını Peniel koydu; çünkü: Allah’ı yüz yü­ze gördüm ve canım sağ kaldı. Ve Peniel’i geçtiği zaman, güneş üzerine doğdu ve uyluğu üzerinde aksıyordu. Bunun için bugüne kadar İsrâil oğul­ları uyluk başı üzerindeki adalesini yemezler; çünkü Yakubʹun uyluk ba­şına kalça adalesine dokundu. » (Tevrat/Tekvîn: 32/22- 32)

Belki de bu inanç, İsrâil Oğullarının ruhuna işlemiş ve kuşak kuşak sürüp gelmiştir.

Nadîr Oğulları’ndan kalan mal ve arazi, askerin savaşarak elde ettiği ganimet cinsinden olmayıp anlaşma ve barış yoluyla elde edilen «fey’» kap­samına girmektedir. O bakımdan Nadîr Oğulları’ndan kalan mal ve arazi bütünüyle Resûlüllah’ın tasarrufuna bırakılmış, beşte bir (humus) kapsa­mına alınmamıştır.

HURMALARIN KESİLİP YAKILMASI

Az yukarıda da dip not şeklinde değindiğimiz üzere, Nadîr Oğulları, hem yapılan anlaşmaya sadık kalmamış, hem de ültimatom mahiyetinde kendilerine tanınan süre içinde yerlerini terketmemişlerdi. O yüzden mey­dana gelen vuruşmada daha çok ağaçları siper ediniyorlar, bir sokak el­lerinden çıkınca ikinci sokağı karargâh seçip savaşı sürdürüyorlardı. Gir­diği her yerde, fethettiği her ülkede ağaç kesmeyi, çocukları, kadınları ve savaşa katılmayan din adamlarını öldürmeyi yasaklayan Hz. Muhammed (A. S. ) Medine’de tam fitne yuvası haline gelen bu şerri ortadan kaldırmaya azmetmiş bulunuyordu. Yılanın başını bulunduğu deliğinde ezmenin gere­ğine inanan Resûlüllâh (A. S. ) başka çare kalmayınca, aldığı İlâhî işâret üzerine onların hurmalarının kesilmesini emretti. Böylece Nadîr Oğulları yapılan kuşatmanın ciddiyetini ve Hz. Muhammed’in (A. S. ) bu konuda çok kararlı olduğunu anlamakta gecikmediler ve yerlerini terkedip başka bir ülkeye gitmeye razı oldular.

ÂYETLER ARASINDA BAĞLANTI

Yukarıdaki âyetlerle, Medineʹde çıban başı olup İslâm düşmanlarıyla iş birliği yapan ve yakın gelecekte büyük bir tehlike arzedecek olan Nadîr Oğulları’nın Medine’den çıkarılma olayı üzerinde duruldu ve Allahʹın bu kuşatmada mü’minlere nasıl yardımda bulunduğuna dikkat çekilerek yön­lendirici bilgi verildi.

Aşağıdaki âyetlerle, ganimet ve fey’ taksiminde âdil davranılmadığını iddia edip bununla Peygamber (A. S. ) ve İslâm aleyhinde menfi propaganda yapan münafıklar konu ediliyor ve elde edilen mal ve arazinin taksima­tıyla ilgili aydınlatıcı bilgiler veriliyor. Sonra da Muhacirin ve Ansarʹın gü­zel hallerine değinilerek Cenâb-ı Hakkʹın onlardan yana felâh kapısını aç­tığı açıklanıyor.