NİSA SÛRESİ
Kur’ân’ın dördüncü sûresidir.
NİSÂ, kadınlar mânasına İMREE kelimesinin çoğuludur.
Sûrede kadınlardan söz edildiği ve kadın haklarına yer verildiği için ona bu isim verilmiştir.
Bir, ya da birkaç âyet müstesnâ sûrenin tamamı Medine’de inmiştir. 175 veya 176 âyet, 3045 kelime ve 16030 harftir. (Lübabü’t-Te’vîl / Alaeddin Ali)
Uhud savaşında 300 kadar münafıkın savaşa katılmayıp hıyânet ve ihânette bulunması ve savaşta Hazreti Peygamber (A. S. ) tarafından verilen kesin emre uymayan bazı mü’minlerin -iyi niyetle de olsa- yanlış değerlendirmesi savaşın bir anda kaderini değiştirmiş, Müslümanlar galip iken mağlûp duruma düşmüş ve ellinin üstünde, bir diğer tesbite göre, 70 şehit vermiştir.
Bu yüzden birçok kadın, dul ve çocuk da yetim kalmış, ekonomik sıkıntıyı da buna ilâve edersek yürekler acısı bir durum meydana gelmişti. İşte NİSÂ sûresinin ilk bölümü, sözü edilen ortam nedeniyle bilhassa kadın haklarını, akrabalık bağlarını konu edinir.
Bir önceki sûrede, mü’minlerin sosyal ve ekonomik alanlardaki ağır şartlar karşısında nasıl bir yol izliyeceklerine yer verilerek düşmana karşı uygulanacak stratejiye dikkatler çekilmiş ve bu, dört madde halinde belirlenip son bulmuştu.
Nisâ sûresine, yine bu şartlar içinde perişan olan kadınlarla ilgili birçok hükümlere yer verilerek başlanılmış ve böylece iki sûre arasında bir bağlantı kurulmuştur.
MEÂLİ:
1- Ey insanlar! sizi bir tek nefs (can olan Âdem)den yaratan, ondan da eşini meydana getiren ve ikisinden birçok erkekler ve kadınlar üreten Rabbinize karşı gelmekten korkun; adına birbirinizden dileklerde bulunduğunuz Allahʹtan ve akrabalık (bağlarını koparmak)tan sakının. Şüphesiz ki, Allah üzerinizde (kusursuz) bir gözeticidir.
İLGİLİ HADÎSLER
«Kadınlara iyilik tavsiye edin. Çünkü onlar eğri bir kaburga kemiğinden yaratılmışlardır. Kaburgada en yüksek kısım onun tümseğidir; doğrultayım derken kırarsın, haline bırakacak olursan hep öğle eğri kalacaktır. O halde kadınlara hayır ve iyilik tavsiye edin. » (Buharî-Müslim: Ebû Hüreyre (R. A. )den)
«R a h m (akrabalık bağı) Arşʹta asılı bulunuyor ve «kim beni ulaştırırsa Allah onu (rahmetine) ulaştırsın; kim de beni koparırsa Allah onu (rahmetinden) koparsın» diyor.. » (Buharî-Müslim: Hz. Âişe (R. A. )dan)
«Kim rızkının genişlemesini, ecelinin geciktirilmesini arzu ediyorsa, sıla-i rahimde bulunsun (akrabasıyla olumlu yönde ilgisini sürdürsün). » (Buharî-Müslim: Enes (R. A. )den)
«Akrabasından ilgisini kesen kimse Cennetʹe giremez. » (Buhari-Müslim: Cübeyr bin Müt’im (R. A. )den)
«EY İNSANLAR! » HİTABI
«Ey insanlar! Rabbınıza karşı gelmekten sakının.... »
Kur’ânʹda bu ölçüdeki hitap iki yerde geçer: Biri Nisâ sûresinde, diğeri Hac sûresinde.. Nisâ sûresi nasıl Kurʹânʹın ilk yarısının dördüncü sûresi ise, Hac sûresi de Kur’ânʹın ikinci yarısının dördüncü sûresidir. Nisâ sûresinde insanın yaratılışının başlangıcı açıklanır. Hac sûresinde insanın son bulacağı, kıyâmet ile dünya hayatının sona ereceği anlatılır. Her iki hususu iyice düşünüp ölüm ve dirimi yaratan Allah’tan korkmamız, O’na karşı gelmekten sakınmamız tenbih edilir.
Hem ilk yaratılış, hem yaratılışın son bulması, yüksek bir kudretin şaşmayan kanunlarına göre gerçekleşmektedir. Bir sivrisineği yaratmaya gücü yetmiyen insanın her ân bu kudret karşısında eğilmesi gerekmez mi?
İLK İNSAN ÂDEMʹİN YARATILMASI
«O ki sizi bir tek nefs (can olan Âdem)den yarattı... »
Bakara sûresinde bu konuya kısmen temas edilmiş, dinî ve İlmî açıklaması yapılmıştı. Bu sûrenin başında ise tekrar aynı konuya başka bir yönden değinilmiş, ayrı bir hüküm ve değişik bir açıklık getirilmiştir:
a) Âdemʹin yaratılışı bilinen sebep ve kanunların dışında başka bir İlâhî kanunla gerçekleşmiştir.
b) Kadın -ki bu ilk anamız Havvaʹdır- da yine daha ayrı bir kanunla Âdem’den meydana getirilmiştir.
Bu iki maddeye baktığımızda bir takım sorular ister istemez hatıra gelmektedir:
1. Neden ilkin Âdem yaratılmıştır?
2. Neden Havva da aynı kanuna göre yaratılmamıştır?
3. Ve neden ilkin Havva yaratılmamıştır?
Şimdi önce kısaca konuyla ilgili iki maddeyi açıklıyalım ve bu açıklama içinde hatıra gelen üç soruyu cevaplandırmaya çalışalım:
Canlının canlıdan meydana geldiği (biyogenez) İlmî araştırmalarla da kesinlik kazanmışa benziyor. Diyebiliriz ki, bu, varlık âleminde câri bir kanundur. Ancak canlıların birbirinden meydana gelip ürediğini dikkate aldığımızda, bu zincirleme uzar da gider. Ama bir yerde durması gerekir. Aksi halde hiçbir canlı türüne bir başlangıç düşünmek veya belirlemek mümkün olmaz. Halbuki her türün mutlaka bir başlangıcı vardır. Ne var ki, ilim bunun cevabını tam ve kesin biçimde ortaya koyamamıştır. Çünkü ilim bu konuda da gözlem ve deney açısından hareket eder ve sonuca varmak ister. Oysa her canlı türün ilk yaratılışı ayrı bir kanuna bağlı bulunduğu ve bu kanunun deney ve gözlem dışında kaldığı, fizik ötesiyle ilgili bulunduğu muhakkaktır.
İşte Allah, insan türünü meydana getirmek için önce ilk insanı yarattığını Kur’ân’da belirterek konuya açıklık getirmiştir. Gen denilen harikada ataların, gelecek döle vereceği pay hep saklıdır ve bütün türlerde oğul döller atalarına benzer, gerçeğinden hareketle, insanların, ilk insan Âdemʹe benzediği kendiliğinden ortaya çıkar.
Havva’nın yani ilk anamızın erkekten yaratılması da yine ayrı bir İlâhî kanunla gerçekleşmiştir. Çünkü bizim bildiğimiz kanunlar üremeyle, kalıtımın kalıplarıyla ilgilidir. Döllenmiş yumurta hücresi kendine benzer iki hücre meydana getirmek üzere faaliyete geçer ve böylece geometrik diziye uygun bir çoğalma olur. Görülüyor ki Havva (ilk kadın) bu ölçüde vücut bulmamış, bizim bilmediğimiz İlâhî emirle Ademʹden meydana gelmiştir.
Ama bunun aksi neden olmamış, yani önce kadın, sonra erkek yaratılmamıştır? Gerçi böyle olması insan mantığına daha uygun gelmektedir; önce dişinin sonra da erkeğin yaratılması bir bakıma üreme kanununa daha yakın bir anlam taşır. Ama hakikat öyle değildir. İlâhî irâde hayatın ağır yükünü taşıyacak ve yeryüzünde Allah’a halîfe olacak, Allah adına konuşup hüküm verecek erkeği asıl yapmıştır. Kadına saygınlık, merhamet, şefkat, nezaket ve nezahet isteyen annelik vasfını lütfederek onu ağır bir yükün üzücü ve ezici baskısından korumuştur. Bunun içindir ki, çocuk babasını temsil eder, onun soyadını alır. Çünkü âile ve sosyal yapı da bunu böyle istemekte; insanlar tarafından hazırlanan kanunlar da bu fıtrata ister istemez uyulmaktadır.
Neden Havva da Âdem Gibi Çamurdan Yaratılmamıştır?
Bu sorunun cevabını doyurucu ölçü ve anlamda Şeyh Muhyiddîn Arabî vermiştir; adı geçen özetle diyor ki:
«Allah, Âdemʹi kendi suretinde yarattı. Bu onun suretinde tecelli etti, demektir. Allah ise bir surette ancak bir defa tecelli eder, ikinci bir tecellisi olmaz. Bu sebeple Havva’yı Âdemʹden, adam suretinde meydana getirdi.
O bakımdan erkek, kadını, ona baş olma derecesinde sever. Kadın ise erkeği, parçanın bütüne bağlılığı ölçü ve mânasında sever, vatanına olan bağlılığı ölçüsünde ilgi duyar. Çünkü erkek kadının asıl vatanı sayılır. » (Fütuhat-i Mekkiyye: C. 1, S. 679)
İbn Arabî Hazretleri bu konuya diğer bir bölümde ise şöyle açıklık getirmiştir :
«İnsanî cisimler yaratılışta dört kısma ayrılır:
1. Âdem’in yaratılışı,
2. Havva’nın yaratılışı
3. İsâ’nın yaratılışı
4. Diğer insanların yaratılışı..
Bunlardan her birinin cisminin yaratılışı sebep ve illette diğerine uymamaktadır. Ama bedenî ve ruhî surette birleşmektedirler. Sebeplerin farklılığı, aklı zayıf olanları, İlâhî kudret hakkında şüpheci olmaktan kurtarmak içindir. Tek sebebe bağlı kalınsaydı, İlâhî kudretin sonsuz tecellileri zor anlaşılır, (bazıları yaratma gücünün eşyanın tabiatında bulunduğunu vehmederdi). Halbuki Allah her şeye kadirdir; dilediğini dilediği sebep ve kanunlara göre yaratır. » (Fütuhat-i Mekkiyye: 1/124’den özetlenerek alınmıştır.)
İNSANLARIN FİZYONOMİK DEĞİŞİKLİKLERİ NEYİ İSBATLAR?
Yüz hatları, kafa tasları, vücut yapıları itibariyle birbirinden kesinlikle farklı olan; huy ve karakter, akıl ve yetenek, vicdan ve merhamet bakımlarından farklılık arzeden milyarlarca insanın bir tek insandan yaratılması, ilâhî kudretin sonsuzluğunu ve mükemmelliğini yansıtır. Eğer yaratma gücü eşyanın tabiatında mevcut olsaydı, topraktan insan değil, ancak toprak vücuda gelebilir; erkekten dişi değil, yine erkek meydana çıkar ve böylece biteviyelik sürüp giderdi. Vücut bulan bütün insanlar hemen saydığımız her sıfatta -bir fabrikanın mamulleri gibi- birbirine eşit durumda olurdu.
Bütün bunlar çok yüksek bir irâdenin koymuş olduğu kanunlarla gerçekleşmekte ve İlâhî tecelliyle vücut bulmaktadır.
AHLÂKÎ VE SOSYAL YÖNÜ
«Kendisiyle birbirinizden dileklerde bulunduğunuz Allahʹtan ve akrabalık (bağlarını koparmak)tan sakının. »
İslâm, hem âile yapısını arızasız ayakta tutmak, hem sosyal bünyeyi güçlendirmek amacıyla akrabalık bağlarına önem verir. Aslında bu iki yapıyı da ayakta tutan ana kolonlardan biri de budur. Hazreti Peygamber (A. S. ) Efendimiz bu hususta bazı dikkat çekici benzetmelerde bulunarak akrabalığı birbirine sıkı biçimde birbirine bağlanmış bir ağacın köklerini hatırlatıp misal vermiştir. Ayrıca akraba arasındaki yakın ilgiye, rahmet kökünden gelen SILA-İ RAHM demiş ve böylece konunun dindeki yerini en duyarlı biçimde açıklamıştır.
Akraba arasında ciddi, samimi ve ahenkli münasebetin birçok yararları olduğu gibi, bunu kesmenin de birçok zararları muhakkaktır.
Yararları:
a) İnsanı yalnızlıktan kurtarır.
b) Çocuklar arasında kaynaşma ve gelişmeyi sağlar. Onların pısırık, uyuşuk kalmasını önler.
c) Kötü niyet besleyen komşuların cesaretini kırar.
d) Sıkıntılı günlerde yardımlaşmayı kolaylaştırır; yabancının kapısına gitmeye gerek bırakmaz.
e) İlâhi rahmetin aralıksız inmesine sebep olur; ömrü uzatır, rızkı bereketlendirir.
f) Şeytanı uzaklaştırır, rahmet meleklerini yaklaştırır.
Yakınların birbirine ilgisiz kalmasının zararları ise, yukarıda belirtilen yararların tam aksinin ortaya çıkmasıdır.
Bunun için Kur’ânʹda: «Adına, birbirinizden dileklerde bulunduğunuz Allah’tan ve akrabalık haklarını (çiğnemekten) sakının» buyurulmuştur.
BÜTÜN İNSANLARIN AYNI SOYDAN GELMESİ
«Sizi bir tek nefs (can olan Âdem)den yaratan.... »
Kur’ânʹda bütün insanların aynı soydan geldiğinin açıklanmasının bir takım sebepleri ve öğüt alınacak yanları, İlmî araştırmayı kolaylaştırıcı yönleri vardır:
a) İslâm, insan unsuruna değer verir. Servet ve makam gibi arızî faktörler üçüncü plânda kalır.
b) «Haberiniz olsun ki, ne Arabın Arap olmayana, ne de Arap olmayanın Arabʹa, ne beyazın siyaha, ne de siyahın beyaza bir üstünlüğü vardır, » (Müsned-i Ahmed: 5/411) ölçüsünü sunar ve savunur, üstünlüğün sadece TAKVÂʹda olduğunu açıklar.
c) İyi terbiye gören, güzel ahlâk ölçüleriyle yetişen, bütün bunların üstünde Allah’a kul olmanın şuuruna eren her insan soyludur, muhteremdir.
d) Aristokrat bir sınıf yoktur. Her insan, iman, ahlâk, bilgi, yetenek, doğruluk ve çalışkanlığı oranında derece alır, mevki işgal edebilir.
İşte bütün bunlar, bu asil görüşler hem sosyal yapıyı düzene sokar, hem millî bünyeyi kuvvetlendirir.
e) İlim adamlarının ABİYOGENEZ - BİYOGENEZ üzerinde çalışmalarını hızlandırır, onu sağlıklı bir sonuca götürme imkânını sağlar. Hayatın başlangıcı hakkında olumlu sonuç vermiyen bir takım varsayımlardan insanı kurtarır; başka dünyalardan gelen organizmalarla dünyada canlılar için bir sebep ve başlangıç aramaya gerek olmadığına dikkatleri çeker. Darwinizmʹin bu konuda da kurtarıcı bir simit olmadığını vurgular.
Şunu da hemen anlatalım ki, İlmî araştırmalar, derinleştikçe ve hakikatlere yaklaştıkça, Kurʹânʹa yaklaşmış olur. Gerçeği bulup çıkarınca bu Kitab’ı tasdîka yönelir.
NEFS, DİĞER BİR DEYİMLE RUH NEDİR?
NEFS birçok mânalara gelir. Ancak konumuzu oluşturan âyette, bedenle birleşen ruh, demektir. Bununla Âdem Peygamberin beden ve ruhu kasdedilmiştir.
Ruhun hakikatini bilmek mümkün değildir. Çünkü insana pek az bilgi verilmiştir. Biz, ruhu ancak tezahürleriyle bilmekteyiz. O halde İslâm bilginlerine göre RUH’un tezahürlerini şöyle özetliyebiliriz:
RUH, nûrânî bir varlıktır, yüce âlemden gönderilmedir, kesafet ve ağırlığı yoktur, onun için bir hacim de düşünülemez. Diridir, hareket halindedir. İnsan bedenindeki bütün hücrelere nüfuz eder, güldeki gülsuyu, kordaki ateş ne ise bedendeki ruh ona benzer. Elektrikle ampul veya başka bir elektronik cihaz arasındaki ilgiye de benzetilebilir.,
RUH’un bedendeki varlığını ancak ve daha çok duygu, düşünce, irâde, akıl, hafıza ve benzeri yeteneklerimizin varlığıyla anlayabiliyoruz. Çünkü bunlar beden denilen madde yığınının sıfatlarından değildir ve olamaz da.. O halde bunlara bir kaynak, bir başlangıç bulmak zorundayız ki o da RUH’tur. Elektrik nasıl aletler vasıtasıyla anlaşılıyorsa, ruh da öyle.. Isı, hareket ve ışık elektrik akımıyla meydana geliyor. Bedenimiz taşıdığı bütün organlarıyla ruh’un birer aletidir.
ÂYETLER ARASINDA BAĞLANTI
Yukarıdaki âyetle, insanların aynı soydan, tek bir babadan geldiği açıklanarak, üstünlüğün ancak Allah’a kul olup Ona karşı gelmekten, saygısızlıkta bulunmaktan kaçınmakla gerçekleşeceği belirtildi. İnsanın menşei hakkında ilim adamlarına ipucu verildi. Sonra akrabalık bağlarının önemine parmak basıldı.
Aşağıdaki âyetlerle, iyi ve olgun bir insanın daha birçok yanları bulunduğu hatırlatılıyor. Toplum ve âilenin bir parçası sayılan yetimlere ve onların haklarına dikkatler çekiliyor. Sonra da evliliğin meşru sınırları belirtilerek kadın haklarına yer veriliyor.