S E B E ʹ SÛRESİ
Cumhura göre sûrenin tamamı Mekkeʹde inmiştir. Altıncı âyetinin Medine’de indiğini söyleyenler olmuşsa da pek sıhhatli kabul edilmemiştir. Diğer bir gruba göre, sûrenin tamamı Medineʹde inmiştir. (Tefsîr-i Kurtubî: 14/258)
Birincilerin görüş ve tesbiti ağırlık kazanmıştır, yani sûre Mekkîʹdir.
Yemen tarafında Sebeʹ şehrinden ve ora halkının azıp tuğyan etmesinden, sonra da bu yüzden sel baskınına uğratılıp yok edilmelerinden söz edildiği için sûreye «Sebeʹ» adı verilmiştir.
Âyet sayısı : 54
Kelime » : 883
Harf » : 3512 (Tefsîr-i Nisâbûrî/Nizamüddin Hasan: 22/38)
Sûrenin kapsadığı başlıca konular:
1- Allah’ı lâyıkıyla övmenin, Oʹna hamd-u senâda bulunmanın lüzumu üzerinde duruluyor.
2- Öldükten sonra ikinci hayatın başlayacağı açıklanıyor.
3- Peygamberleri alaya alanların sapıklık ve ölçüsüzlüklerine dikkatler çekiliyor.
4- Dâvud (A. S. ) ile Süleyman (A. S. )a verilen geniş nîmetlerden söz ediliyor.
5- Sebe’ ülkesinde yaşayanların aşırı inkâr ve nankörlüklerinin getirdiği felâket ve azap misal veriliyor.
6- Putlara tapanların âhiretteki durumlarından ibretli safhalar veriliyor.
7- Uyanlarla uyutanlar arasında geçecek ibretli bir tablo çiziliyor.
8- Mal ve evlâdının çokluğuyla gurura kapılan şımarıkların her devirde peygamberlere iftirada bulundukları bildiriliyor.
9- Allah’a ortak koşan putperestlerin Kurʹân âyetlerini duydukça onun uydurma sözler ve masallar olduğunu iddia ettikleri ve Hz. Muhammedʹin (A. S. ) bu uydurma sözlerle Mekkeliʹleri dede ve babalarının yolundan ayırmak istediğini etrafa yaydıkları ve aleyhinde menfi propagandada bulundukları konu ediliyor.
10- İnkârcıları uyarmak, akıllarını harekete geçirmek için delil ve belgeler sıralanıyor.
11- Peygamberin (A. S. ) bir uyarıcı olduğu, bâtılda ısrar edip hakka sırt çevirenleri uyardığı açıklanarak bir bakıma Peygamberʹin (A. S. ) görevinin ana çizgisi ortaya konuyor.
12- Kıyâmet gününde, gerçeği görüp anlayan müşriklerin derin bir pişmanlık duyacakları ve dünyaya dönmek isteyecekleri haber verilerek ölmeden önce pişmanlık duymalarının yararlı olacağına işaret ediliyor.
MEÂLİ:
1- Hamd o Allahʹa ki, göktekiler de, yerdekiler de Oʹna aittir. Âhirette hamd Oʹna mahsustur. O, hikmet sâhibidir, (her şeyden) haberlidir.
2- Yere girenleri, yerden çıkanları; gökten inenleri, göğe yükselenleri bilir. O, çok merhamet edendir, çok bağışlayandır.
3- Küfre saplananlar, «Kıyâmet bize gelmez» derler. De ki: Hayır, gaybı bilen Rabbıma and olsun ki elbette Kıyâmet size gelecektir. Göklerde ve yerde zerre ağırlığınca hiçbir şey Oʹnun ilminden uzak kalmaz. Bundan daha küçüğü de, daha büyüğü de mutlaka o açık ve açıklayıcı kitaptadır.
4- Çünkü imân edip iyi-yararlı amellerde bulunanları mükâfatlandıracak. İşte bunlara mağfiret (bol bağışlanma), çok şerefli, göz ve gönül doldurucu rızık vardır.
5- (Bizi) âciz bırakmak için yarışıp âyetlerimiz hakkında (olumsuz yönde) çaba gösterenlere gelince, onlara elem verici murdar bir azâp vardır.
6- Kendilerine ilim verilen (gerçekçi âlim)ler ise, Rabbından sana indirilenin hak olduğunu ve çok güçlü, çok üstün, övülmeğe hep lâyık olanın yoluna irşâd ettiğini görüp bilirler.
ALLAH, HER ZAMAN ÖVÜLMEĞE LÂYIKTIR
«Hamd o Allahʹa ki, göktekiler de, yerdekiler de Oʹna aittir.. »
Sûreye hamd ile başlanmıştır. Zira Cenâb-ı Hakk’ın dünyada kurduğu düzen; âhirette kuracağı yeni bir düzen bütünüyle ve her parçasıyla O’nun her zaman övülmeğe lâyık olduğunun delilidir.
Hamd: Allah’ı, her türlü iyiliğin, fazîletin, rahmetin, gufranın, kuvvet ve kudretin gerçek kaynağı olduğunu dikkate alarak övmek ve Oʹnun kadrini bilmek anlamına gelir.
Arapçada Allahʹı övme konusunda üç ayrı kavram bulunmaktadır: Hamd, medih ve şükür. Buna bir dördüncüsünü ekliyenler de olmuştur. Onlara göre, «senâ» da Allahʹı övmede kullanılan sözlerden biridir.
Aslında hamd, medihten daha özel, şükürden daha genel bir mana taşıdığından Kurʹân’da bu kavrama daha çok yer verilmiştir. Türkçemizde ise, «hamd»ın tam karşılığı yoktur; onu ancak birkaç cümleyle açıklamamız mümkündür. Medih ise, bir şey görüldüğü veya düşünüldüğü zaman onu över mahiyette ortaya konulan bir değer bilme duygusudur. Ancak o şeyde üstün kuvvet ve kudret, rahmet ve inâyet aranmaz. Şükür kavramına gelince: Ancak yapılan iyilik ve yardım karşılığında izhar edilen bir övgüdür. Hamd böyle değildir, yukarıda da belirttiğimiz gibi o daha geniş ve kapsamlı bir mana taşımaktadır. O bakımdan Cenâb-ı Hak, her türlü üstünlüğe sâhip bulunduğu, kuvvet ve kudretin Oʹna mahsus olduğu ve bütün nimetlerin ve feyizlerin Oʹndan geldiği için övülmeğe çok lâyıktır. Nîmet versin vermesin, ihsanda bulunsun bulunmasın mutlak kudret sâhibi olduğu için övülür, hamd edilir.
Nitekim konumuzu oluşturan âyette «hamd»ın ölçü ve kapsamı en güzel şekilde belirtilmekte; her iki hayatı en güzel ve en uygun biçimde düzenleyen ve hepsini insandan yana çevirip onun hizmetine veren Allah elbette her türlü övgünün üstünde bir övgüye lâyıktır, denilmekte ve «hamd» kavramıyla bu geniş mana işlenmektedir.
Öyle değil midir? Varlık âlemi bütünüyle Allahʹındır. Âhiret âlemini meydana getirecek Oʹdur. Yerin dibine giren ve çıkan her şeyi O bilir; gökten inen her şeyi O takdîr eder; yerden göğe doğru yükselen her şeyden mutlak anlamda haberdâr olan yine Oʹdur. O, rahmet ve gufran kaynağıdır. O halde hamd edilmeğe hep O lâyıktır.
Bu hikmete binaendir ki, Kurʹân-ı Kerîmʹde beş sûreye hamd ile başlanmıştır.
GÖKLERDE VE YERDE OLUP BİTENİ BİLMESİ
«Yere girenleri, yerden çıkanları; gökten inenleri, göğe yükselenleri bilir.. »
Bu âyet İlâhî ilmin her şeyi kapsayıp kuşattığını bildirirken, her şeyin aynı zamanda İlâhî kudretin yüksek tezahürüyle belli ölçüye göre yaratıldığını; her şeyin düzenli harekette bulunup belirlendiği ve proğramlandığı şekilde hizmet verdiğini öğretmektedir. Çünkü göktekiler de, yerdekiler de Oʹna aittir. O bakımdan da varlıkta her şey Oʹnun kudretini yansıtmakta ve sadece O’nu övmektedir. Âhiret hayatı da yine Oʹnun kudretinin ikinci bir tezahürüyle belirlenip ortaya çıkar; İlâhî plânda çizildiği ölçü ve anlamda gerçekleşir. Çünkü Cenâb-ı Hak Hakîmʹdir, Habîr’dir.
Birinci sıfat, O’nun her işinin plânlı, proğramlı, maksatlı, dengeli ve düzenli olduğuna; ikinci sıfat Oʹnun unutkan olmadığına, gaflet etmediğine, uyumadığına, uyuklamadığına; ilmiyle, görme ve işitme kudretiyle her şeye mutlak anlamda nüfuz ettiğine delâlet etmektedir.
Cenâb-ı Hak, yerin altında ve üstünde olup bitenleri, yere inip, göğe çıkan her şeyi hakkıyla bilir. O bakımdan bu anlatım bütünüyle hayatın sırrına işâret etmekte ve tabiat olaylarını meydana getiren sebep ve illetleri, belli kanunlara, plân ve proğramlara göre oluşturup harekete geçiren, bizim göremediğimiz görevli meleklerin bulunduğuna dikkatlerimizi çekmektedir.
Karada ve denizde yaşayan canlıları sevk ve idare eden kimdir? Tavuk yumurtasından çıkan civcivin karada dolaşmasını; ördek veya kaz yumurtasından çıkan yavrunun suya doğru koşup yüzmesini sağlayan veya proğramlayan kimdir? Canlılar arasında tabii eleme kanununu işler durumda tutan kim olabilir? İlim bunları zahirî sebeplere bağlarken, sebepleri oluşturup harekete geçiren gizli ellerden ve görevli meleklerden söz etmez. Kurʹân bize ışık tutar, ipucu verir ve olaylar, konular üzerinde iyice düşünmemizi emreder. Çünkü Allah’ın rahmet ışınları her varlığa nüfuz etmekte, ilmi her varlığı kapsamaktadır. Eşya sadece O’nun kudret damgasını taşımakta, Oʹnun yüce sanatının izlerini yansıtmaktadır.
İşte insanoğlu bu gerçekleri görüp anladığı, idrâk edip Hakkʹa yöneldiği nisbette geleceğini hazırlamış olacak ve o oranda İlâhî rahmet ve gufrana mazhar kılınacaktır.
KIYÂMET MUTLAKA KOPACAKTIR
«Küfre saplananlar, «kıyâmet bize gelmez» derler. De ki: Hayır, gaybı bilen Rabbıma and olsun ki elbette kıyâmet gelecektir.. »
Böylece inkârcı sapıkların, azgın maddecilerin iddiası reddedilirken, varlık âleminde çok mükemmel bir düzenin hâkim olduğu belirtiliyor. Her düzenin bir düzenleyicisi bulunduğunu inkâr edemiyeceğimize göre, kâinatı kusursuz bir düzenle ayakta tutan ve «el-Hayyu, el-Kayyum» sıfatlarını zatında taşıyan Cenâb-ı Hak, hikmeti gereği bu düzeni bozup, insanın ebedî hayatını devam ettirmeye elverişli ikinci bir düzeni kuracaktır. O, bu bilgiyi kendi zatına yemin ederek haber vermekte ve her türlü şüphelerin yersiz ve neticesiz olduğuna işârette bulunmaktadır.
ZERRE VE ATOM
«Göklerde ve yerde zerre ağırlığınca hiçbir şey O’nun ilminden uzak kalmaz. Bundan daha küçüğü de, daha büyüğü de mutlaka o açık ve açıklayıcı kitaptadır. »
Zerre: Kök mâna olarak en küçük karıncaya delâlet eder; etrafa dağılıp saçıldıkları ve bir de çok küçük oldukları sebebiyle onlara «zerr» denilmiştir. Ayrıca pencereden içeri vuran güneş ışınında uçuşan küçücük toz hakkında da kullanıldığı çok yaygındır.
Bu son manayla «zerre» en küçük parça demektir ki, eskiden ona «cüz’î lâ yetecezza» yani «parçalanmayan, bölünmeyen parça» denirdi.
Cenâb-ı Hak bu küçük parçayı misal verirken çok dikkat çekici ve düşündürücü bir anlatımla atıfta bulunarak atoma işârette bulunmuştur. Zira «bundan daha küçüğü» tabiri bizi ister istemez atom çekirdeğine ve etrafında dönen elektronlara götürmektedir.
Böylece kâinat plânında yer alan her şey, atomundan diğer cisimlere varıncaya kadar «kitab-i mübîn»de yazılıp hazırlanmıştır. Bu, «Levh-i Mahfuz» olabileceği gibi, Kur’ân-ı Kerîm veya «Kâinat Kitabı» da olabilir. Zira kâinat bütünüyle İlâhî kudretin tecellilerinin, sanatının erişilmezliğini, plân ve proğramının kusursuzluğunu satır satır yazmakta ve yansıtmaktadır. Ayrıca Cenâb-ı Hak, kâinatı yaratmayı irâde edince, önce onun plânını ve kıyâmete kadar meydana gelecek olayları ve plânda yer alan küçük, büyük her şeyi kusursuz şekilde «Levh-i Mahfuz» denilen ana kitaba yazmıştır.
Yukarıdaki âyetle bu incelikler anlatılmakta ve kâinat hakkında daha iyi düşünmemiz istenmektedir.
Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz bu konuda bize ışık tutarak şöyle bilgi vermiştir:
«Allah’ın ilk yarattığı şey, kalemʹdir. Ona «yaz» dedi. O da «ne yazayım? » diye sordu. Cenâb-ı Hak ona: «Kıyâmet gününe kadar olacak her şeyi yaz» buyurdu.. » (Tirmizî/tefsîr: 3/11-68)
Konunun önemine binâen «Kitab-ı Mübîn» sözü Kur’ân’ın dokuz veya on yerinde geçmektedir. Yer aldığı konu ve cümleye göre yorum istemekte ve hafızalardaki izi derinleştirerek kâinatta meydana gelen olayların tesadüfî olmadığını kalp ve kafalara işlemektedir.
Bunlardan beşi Kur’ân-ı Kerîm’e, beşi de Levh-i Mahfuzʹa delâlet etmektedir. (Bilgi için bak: Mâide: 15, Yusuf: 1, Şuârâ: 2, Nemi: 1, Kasas: 2- Ayrıca En’âm: 59, Yunus: 61, Hud: 6, Nemi: 75, Sebe’: 3. âyetlerin tefsiri)
KIYÂMETİN HİKMETİ
Kur’ân, kıyâmet olayının birçok hikmete yönelik bulunduğunu sırası geldikçe açıklamakta ve aydınlatıcı bilgi vermektedir. Onları şöyle özetleyip maddeleştirebiliriz:
a) İnsan ruhu Allahʹtan gelmedir ve ölümsüzdür. Bu bakımdan ebedî hayat için yaratılmıştır. Dünya hayatında geçici bir süre için hazırlanan bedende eyleşir, sonra ayrılıp hiç ölmeyecek bedenin yaratılmasını bekler.
b) Ebedî hayatın ne demek olduğunu anlayabilmemiz için ruhumuz bir süre dünyaya gönderilmiştir.
c) Dünya hayatı olmasaydı, âhiret hayatının anlamı ve hikmeti anlaşılmazdı; âhiret hayatı olmasaydı dünya hayatı anlamsız ve hikmetsiz kalırdı.
d) Nefis ve ruh ile donatılan ve kendi hür irâdesiyle başbaşa bırakılan her insanın anlayış, tutum ve inancını belirlemek, içindeki cevherinin ortaya çıkmasını sağlamak için dünya hayatı gerekli bir dönüm noktası, bir imtihan devresi kılınmıştır. O bakımdan dünyada işlenen her iş ve amelin karşılık görmesi için de bir hesap dönemi ve âhiret âlemi gereklidir.
İşte ilgili âyetle bilhassa (d) maddesi belirtilmektedir.
RIZK-I KERÎM
«Çünkü imân edip iyi yararlı amellerde bulunanları mükâfatlandıracak. İşte bunlara mağfiret (bol bağışlanma), çok şerefli, göz ve gönül doldurucu rızık vardır. »
Rızk-ı Kerîm sözü geniş yorum isteyen bir anlatım tarzıdır. Kerîm, kerem kökünden türetilen bir sıfattır. İyi, âlicenap, cömert, vicdanı gelişip iyilikten ve hayırdan yana seslenen kişilere sıfat olarak gelir. Rızk’a sıfat olarak kullanılması, o rızkı verenin yüceliğini, cömertliğini yansıtmaya yöneliktir. İlim dilinde buna «mecaz-i mürsel» denir.
Kerîm olan Allahʹın mü’minlere vereceği rızık, şüphesiz ki cennet ve oradaki yüce nîmetlerdir.
İLÂHÎ ÂYETLERİN TESİRİNİ GİDERMEK İSTEYENLER
«(Bizi) âciz bırakmak için yarışıp âyetlerimiz hakkında (olumsuz yönde) çaba gösterenlere gelince: Onlara elem verici murdar bir azap vardır. »
İnkâr hastalığına yakalanıp putperestlikle, maddecilikle beyinleri yıkananların, hakkı yansıtan Kurʹân âyetlerini dinlemeye hiç tahammülleri yoktur. İlâhî beyan kalplerde olumlu tesir bırakmasın diye her fırsatta koşup dururlar. Nefislen birçok yönden akıl ve idrâklerini kendi kumandası altına alıp duygularını ön plâna getirmiştir. O bakımdan kendilerine verilecek ceza da, vicdanları ve nefsanî arzuları kadar murdar olacaktır.
Şüphesiz Allahʹın âyetlerini küçümseyenler hep küçülmüşlerdir. Gündüzleyin çok karanlık bir dehlize giren kimse, güneşin varlığını ve onun ortalığı aydınlattığını inkâr etse bile, güneş yine de vardır ve dünyayı aydınlatmaktadır. O bakımdan Kurʹân âyetleri her yönüyle insanların hem dünyada, hem âhirette mutlu, güvenli ve huzurlu hayat sürmelerine ve Yaratan ile yaratılanlar arasındaki engelleri kaldırmaya yönelik bulunmaktadır. İnkârcı sapıklar bu gerçeği red ve inkâr etseler de, etmeseler de o, güneş misali hep var olacak ve gönülleri, vicdanları ve kafaları aydınlatmaya devam edecektir.
GERÇEĞİ ARAŞTIRAN İLİM ADAMLARI
«Kendilerine ilim verilen (gerçekçi âlim)ler ise, Rabbından sana indirilenin hak olduğunu ve çok güçlü, çok üstün, övülmeğe hep lâyık olanın yoluna irşat ettiğini görüp bilirler. »
Kur’ân, her vesileyle ilme ve ilim adamına takdîr sunmaktadır. Gerçekleri daha çok hakikati arayan ilim adamları görüp anlarlar ve teslimiyet göstererek hakkı kabul ederler. Nitekim Asr-ı Saadet’te Abdullah b. Selâm, Selmân el-Fârisî, Ebû Zer el-Gıffarî ve emsali çağın ilim adamları Kur’ân’ın insan gücünü aştığını görmekte gecikmemişler ve onun Allah sözü olduğunu kabul ederek son peygamber Hz. Muhammedʹe (A. S. ) inanmışlar ve daire-i İslâmʹa girmekle bahtiyar olmuşlardır.
Zira onların ciddi araştırması ve konuya objektif olarak eğilmeleri, kendilerini şu kesin sonuca götürdü: Kur’ân her âyet ve sûresiyle insan hayatını en mükemmel şekilde düzene sokan ve bütünüyle insanlıktan yana rahmet ve feyiz olan bir kitaptır. Hiçbir zaman bu ölçü ve muhtevada ve üstün yararda bir kitap, insan kafasının ürünü olamaz ve tarihte bunun misali yoktur.
Nitekim beşinci âyetin sonunda bu inceliğe işâretle Cenâb-ı Hakkʹın Azîz ve Hamîd diye iki sıfatı kullanılmıştır. Birincisi, Kurʹân ancak çok üstün, çok güçlü olan yüce kudretin eseri olabilir gerçeğini; İkincisi, o yüce kudretin her fiil ve tecellisiyle övgüye lâyık bulunduğunu yansıtır.
Tarihte, İslâm’ı ve Kur’ân’ı, sonra da Hz. Muhammedʹin (A. S. ) yüksek şahsiyetini tarafsız bir gözle inceleyen ilim adamlarının çoğunun doğru yolu seçmekten başka bir şey düşünemediği de belirtilmiştir. Hemen her çağda bunlardan birkaç tanesine rastlamak mümkündür. Son birkaç yıl içinde Fransız ilim adamlarından Maurice Bucaille, Jacques Cousteau (Kaptan Kusto); yine Fransız düşünürlerinden Roger Garaudy; Hollanda Parlamento Üyesi Düşünür Mr. Poul ve Ayʹa ilk ayak basan Neil Armstrong’un ciddi araştırmalarıyla İslâmiyeti kendilerine din olarak seçtiklerini görüyoruz. Konumuzu oluşturan âyette Cenâb-ı Hak bu gibi ilim adamlarını övmekte ve misâl göstermektedir.
ÂYETLER ARASINDA BAĞLANTI
Yukarıdaki âyetlerle, kâinatın bütünüyle Allahʹa ait olduğu ve o bakımdan Oʹnun her zaman övülmeğe lâyık bulunduğu konu edildi. Kıyâmetʹe inanmayanlar bu konuda uyarılarak, ikinci hayatın mutlaka başlatılacağı açıklanarak, ölmeden önce hakka yönelmeleri tavsiye edildi. Sonra da imanla sâlih amelleri birleştirip bütünleştiren mü’minler müjdelendi ve Kurʹân’ı ilim ve insaf gözüyle okuyan ilim adamlarının inkârda ısrar etmedikleri, hakikati anlayınca hemen dönüş yapıp Allahʹa yöneldikleri misal verilerek ilme ve ilim adamına takdir sunuldu.
Aşağıdaki âyetlerle, inkârcı maddecilerin, sapık müşriklerin ölüp toprağa karıştıktan, ufalanıp toz haline geldikten sonra dirilmenin söz konusu olamıyacağı iddiaları üzerinde duruluyor ve bu haberi veren Hz. Muhammed’i (A. S. ) aklî dengesizlikle suçladıklarına dikkatler çekiliyor. Sonra da âhirete inanmayanların derin bir sapıklık içinde bulundukları belirtilerek İlâhî kudretin her şeye yettiğine parmak basılarak, İlâhî irâde tecelli edecek olursa, inkârcıları yerin dibine geçirebileceği veya üzerlerine gökten bir parça (meteor) indirebileceği hatırlatılıyor.