NEML SÛRESİ
Sûrenin tamamı Mekkeʹde inmiştir. Karınca ve karınca vâdisinden söz edildiği için sûreye, karınca manasına gelen «Nemi» ismi verilmiştir.
Âyet sayısı : 93
Kelime » : 1307
Harf » : 4799
Sûrenin kapsadığı başlıca konular:
1- Kur’ân-ı Kerîm’in doğru yolu gösteren, aynı zamanda insanlara rahmet saçan bir kitap olduğu açıklanır.
2- Musa ve Süleyman Peygamberlerin (salât-ü selâm ikisine de olsun) kıssalarının değişik safhaları, ibretli yanları anlatılır.
3- Semûd ve Lût kavimlerinin başlarına inen azâbın öğüt ve ibret alınacak yönlerine ve yanlarına yer verilir.
4- Putperestlik bütünüyle kınanır ve insan haysiyetiyle bağdaşır yanı olmadığı belirtilir. Müşriklerin, inkârcı maddecilerin, ölümden sonra dirilmenin mümkün olmadığı iddiaları konu edilir ve bu hususta açıklayıcı bilgiler verilir.
5- İsrâil oğulları’nın ayrılığa düştükleri hususlarda Kurʹân’ın hükmüne ve hakemliğine dikkatler çekilir.
6- İnkârcı sapıkların körler, sağırlar oldukları nefis bir benzetme ile işlenir.
7- Kıyâmet’in alâmetlerinden bir kısmı haber verilir.
8- Her iş ve amelin mutlâka karşılık göreceği belirtilerek gereken uyarı yapılır.
9- Allah’a hamd edip O’nu saygı ile övmenin derin anlamı üzerinde durulur.
10- İnkârcıların pek yakın gelecekte İlâhî belgeleri, delilleri göreceklerine temas edilerek, o dönemlerde ömrün son noktasına gelineceği için inanmalarının onlara bir yarar sağlamıyacağı hatırlatılır.
MEÂLİ:
1- Tâ-Sîn. Bu, Kurʹân’ın ve (hakkı, doğruyu) açıklayan kitabın âyetleridir.
2- Müʹminler için doğru yol ve müjdedir.
3- O mü’minler ki, namazı dosdoğru kılarlar, zekâtı verirler ve Âhiretʹe kesinlikle inanırlar.
4- Âhiretʹe inanmayanlara ise, amellerini süsleyip çekici kıldık da o sebeple onlar (inkâr ve azgınlıkları içinde) bocalayıp dururlar.
5- İşte bunlar öyle kimselerdir ki, kendilerine azâbın kötüsü vardır ve bunlar Âhirette de ziyâna uğrayanların kendileridir.
6- Şüphesiz ki sen (Ey Muhammed! ) Kurʹân’ı O yegâne hikmet sâhibi (her şeyi) bilenden alıyorsun.
Tâ-Sîn: Huruf-i mukattaʹadandır. Allah ile Peygamberi arasında bir şifredir; aynı zamanda sûrenin hikmeti ve sırlarının anahtarı ve bir bakıma sûrenin özeti mahiyetindedir. Allah daha iyisini bilir..
KİTAB-I MÜBİN
«Bu, Kurʹân’ın ve (hakkı, doğruyu) açıklayan kitabın âyetleridir. »
«Kitab-ı Mübîn» terkibi Kur’ân hakkında kullanılmıştır. Hem açık seçik, hem de açıklayan, açıklığa kavuşturan anlamına gelir. O bakımdan sözünü ettiğimiz terkip Kur’ân’ın on iki yerinde geçmektedir. Ancak iki yerde «Kur’ân-ı Mübîn» şeklinde ifade edilmiştir.
Zira Kur’ân bütünüyle insan hayatının her safhasına yönelir; diğer bir anlatımla Kur’ân insan hayatıyla içiçe bir özellik taşır. Taşıdığı hükümlerinin, belgelerinin, delillerinin, öğütlerinin ve kıssalarının tamamı insanlardan yana birçok faydalar yansıtır. Bunun için Kur’ân, inanan ve aklını iyice kullanan kişiler için hem doğru yolu gösteren, hem de sonsuz mutluluk va’deden bir müjdedir.
O halde Kurʹânʹı hayatımızın değişmeyen rehberi olarak önümüze koyup günlük yaşayışımızı ona uydurduğumuz ölçüde, Kurʹân’ın açıklayıcı havasına girmiş oluruz. Her âyeti üzerinde ciddi şekilde durup İlâhî muradı anlamaya çalıştığımız nisbette hayatımızı aydınlatma ve yolumuzu açma imkânına erişiriz.
Bu inceliğe işâretle Cenâb-ı Hak, Kurʹân hakkında iki sıfat kullanmıştır: «Hüdâ» ve «Büşrâ».. Yani aklını kullanıp ilâhî çağrıya kulak verenlere doğru yolu gösterir. İnanıp doğru yolu seçenleri ebedî saadetle, rahmet ve gufranla müjdeler.
MÜʹMİNLERİN ÜÇ VASFI VE ÖZELLİĞİ
«O müʹminler ki, namazı dosdoğru kılarlar, zekâtı verirler ve Âhiretʹe kesinlikle inanırlar. »
Cenâb-ı Hak, hidâyet ve tebşîre lâyık olan müʹminlerin üç önemli vasfına dikkatleri çekmektedir. Böylece imânla küfür, imânla nifak arasında ayırıcı farkları, diğer bir anlatımla alâmet-i farikayı vermekte; mü’minleri biraraya getirip cemaatleştiren üç manevî bağdan söz etmektedir: Namaz, zekât ve âhirete kesinlikle inanmak..
Namaz: Dinin direği, imânın en belirgin ürünü, mü’minin terazisidir. Allah ile kulu arasında en yaklaştırıcı yoldur; insan hayatını İlâhî proğrama göre düzenleyen ölçü ve kıstastır. Ferdi ahlâkan yükseltip topluma kazandırır. Kısacası, günlük hayatı düzen ve dengede tutan en kuvvetli amillerden biridir.
Zekât: İslâmʹın en sağlam köprüsü, imânın açık belirtilerinden birisidir. İnsanın yalnız kendisi için değil, bağlı bulunduğu toplum için de çalıştığının ve var olduğunun göstergesidir. Böylece birbirlerine güvenen, sevgi ve saygı besleyen bir toplumun meydana gelmesinde zekâtın yeri ve önemi çok büyüktür. Aynı zamanda sosyal adâletin mayasını oluşturur.
Âhiretʹe imân: İmânın altı şartından biridir. Burada özellikle anılması çok anlamlıdır. Zira Allahʹa ve Âhiret’e dosdoğru inanan kişiler toplumun huzur ve güven dayanağı olurlar. Aynı zamanda böyle bir iman her zaman sorumluluk duygusunu kamçılar; insan haklarına saygılı olmayı öğretir. Hayatın her bölüm ve safhasının İlâhî murakaba altında olduğunu fısıldar.
İşte bu üç vasfı kendinde taşıyan mü’minler için Kur’ân hem doğru yoldur, hem doğru yolu gösterendir, hem de doğru yolda yürüyenleri ebedî saadetle müjdeleyen İlâhî müjdedir.
Bu hikmete mebnidir ki, Resûlüllahʹın (A. S. ) birinci halîfesi Hz. Ebû Bekir Sıddîk, namaz kılmayanları tenkîl etti; zekât vermeyenlerin üzerine asker göndererek İslâm’ın köprüsünü yıkmak isteyenlere hak ettikleri cezâyı vermekte bir an bile tereddüt göstermedi..
ÂHİRETʹE İNANMAYANLARIN AMELLERİ SÜSLENİP ÇEKİCİ HALE GETİRİLMİŞTİR
«Âhiretʹe inanmayanlara ise, amellerini süsleyip çekici kıldık da o sebeple onlar (inkâr ve azgınlıkları içinde) bocalayıp dururlar. »
İnsan, Allah’a ve Âhiretʹe inanmayınca vicdanı körelir, kalbi katılaşır, ruhu sarsıntı geçirir ve sorumluluk duygusu kılıflanır. Mal ve makam onun tek istek ve arzusu haline gelir. Kişinin bu tutum ve bocalaması ölümle noktalanırsa, her şeyini kaybetmiş olur.
Böylesi, «insan dünyaya bir defa gelir» diyerek ikinci hayata inanmadığından nefsini tatmin için her şeyi mubah sayar. Oysa gerçek onun anladığı veya inandığı gibi değildir. Evet, insan bu dünyaya bir defa gelir; bu doğrudur. Ama bir defa geldiği için de hayatını inkâr fırtınasına sokmaması, onu günahlar, hatalar ve zaaflar içinde geçirmemesi gerekir. Varlığındaki mevcut değerleri daha çok geliştirmek, çevresine daha çok faydalı olup ışık tutmak ve doğru olanı seçmek zorundadır. Aksi halde dünyaya gelmesi amaçsız ve hikmetsiz kalır. Oysa kâinatta amaçsız ve hikmetsiz hiçbir şey, hiçbir olay yoktur.
Konumuzu oluşturan âyetle Cenâb-ı Hak özellikle bu hususlara dikkatleri çekiyor; hayatı basit bir yaşayış tarzında anlamanın çok hatalı olduğuna işârette bulunuyor.
Böylece dinî öğretim ve eğitimin lüzumu ortaya çıkıyor. Zira dünya hayatından gerçek amaç ve hikmetin ne olduğunu ancak İslâmiyet haber vermektedir. Kurʹân bütünüyle insan hayatına yönelmiş bir muhteva ve özelliktedir. Onun açık seçik ve açıklayıcı, gerçeği ortaya koyucu karakteri ancak eğitim ve öğretim yoluyla öğrenilebilir. Bilhassa âhiret kavramını ancak Kur’ân yoluyla anlamak mümkündür.
Bir düşünürün dediği gibi: Aslanları, kaplanları ehlileştirmek kolaydır ama benliğimizin yırtıcı taraflarına zincir vurmak zordur.
Şüphesiz biz insanlar akıl ve zekâmızla vahşi ve yırtıcı hayvanları ehlileştirebiliyoruz, ama çoğumuz azgın nefsinin sınırsız isteklerini meşru sınırlar içine almakta aklını ve zekâsını o derece kullanamamaktadır. Kurʹân’ın getirdiği açık seçik hakikatlerdir ki insan nefsini terbiye edip onu meşru sınırda tutar. Bu da kendiliğinden oluveren, yani mantar biter gibi kalp ve kafada biten bir nesne değildir. Mutlaka ciddi bir eğitime muhtaçtır.
KURʹÂN O YEGÂNE HİKMET VE İLİM SAHİBİ ALLAHʹTAN İNDİRİLMİŞTİR
«Şüphesiz ki sen (Ey Muhammed), Kurʹân’ı O yegâne hikmet sâhibi, (her şeyi) bilenden alıyorsun. »
Kur’ân’ın çıkış kaynağı belirtilirken Allah’ın iki sıfatına yer veriliyor: Hakîm ve Alîm.. Birincisi, yaptığı her şeyi belli bir amaç ve yarara göre düzenleyen, lüzumsuz ve gereksiz bir şey yaratmayan, buyruklarını, kanunlarını yerli yerince koyan; plân ve proğramını mutlak anlamda kusursuz yürüten demektir. İkincisi, her şeyi yeterince bilen ve her şeyi yüksek bilgisinin ölçüleri içinde var kılan ve yarattığı her varlığa, ilme ve akla ışık tutan esas temayı yerleştiren ve ilmiyle de kâinatın her zerresine nüfuz edip onu bütünüyle kuşatan demektir.
O halde Kur’ân İlâhî kaynaktan süzülüp indirilirken daha çok bu iki sıfatın tecellisine mazhar kılınmıştır. Bu bakımdan Kur’ân’ın hem tamamı, hem de her âyeti ancak ilim ve hikmet yansıtır ve ancak ilimle anlaşılır, hikmetle uygulanır. Nitekim Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz Kurʹân’ı feyizli kalbine alırken Allah’ın bu iki sıfatına mazhar kılınarak onu telakki etmiş ve yine ilim ve hikmetle açıklayıp teblîğ etmiştir.
ÂYETLER ARASINDA BAĞLANTI
Kur’ân’ın açık seçik bir kitap olduğu, doğru yolu gösterdiği, doğru yolda yürüyenleri sonsuz saadetlerle müjdelediği açıklandı. Aynı zamanda müʹminlerin üç ayrı vasfına değinilerek onlarla Kur’ân arasında ciddi bir köprü kurmanın yolu ve yöntemi belirtildi. Sonra da inanmayanların işlerinin süslenip çok çekici kılındığı konu edilerek inkârın insanı asıl amaçtan nasıl uzaklaştırdığına atıfta bulunuldu.
Aşağıdaki âyetlerle, hak ile bâtılın amansız sürtüşme ve mücadelesine parmak basılarak Musa (A. S. ) ile Firʹavn kıssasının bazı ibretli safhaları misal veriliyor. Böylece Mekkeʹde müşriklerle çetin mücadele veren mü’minler teselli edilerek hakkın mutlaka üstün geleceğine işârette bulunuluyor.