Bakara Suresi 1-5. Ayet — Tefsir

Ayet sayfasına git →

الم ذٰلِكَ الْكِتَابُ لَا رَيْبَ فِيهِ هُدًى لِلْمُتَّقِينَ اَلَّذِينَ يُؤْمِنُونَ بِالْغَيْبِ وَيُقِيمُونَ الصَّلٰوةَ وَمِمَّا رَزَقْنَاهُمْ يُنْفِقُونَ وَالَّذِينَ يُؤْمِنُونَ بِمَا اُنْزِلَ اِلَيْكَ وَمَا اُنْزِلَ مِنْ قَبْلِكَ وَبِالْاٰخِرَةِ هُمْ يُوقِنُونَ اُو۬لٰٓئِكَ عَلٰى هُدًى مِنْ رَبِّهِمْ وَاُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الْمُفْلِحُونَ

1.

Elif Lam Mim.

Diyanet İşleri

2.

Bu, kendisinde şüphe olmayan kitaptır. Allah'a karşı gelmekten sakınanlar için yol göstericidir.

3.

Onlar gaybe inanırlar, namazı dosdoğru kılarlar, kendilerine rızık olarak verdiğimizden de Allah yolunda harcarlar.

4.

Onlar sana indirilene de, senden önce indirilenlere de inanırlar. Ahirete de kesin olarak inanırlar.

5.

İşte onlar Rab'lerinden (gelen) bir doğru yol üzeredirler ve kurtuluşa erenler de işte onlardır.

Celal Yıldırım (İlmin Işığında Asrın Kur'an Tefsiri)

%100

BAKARA SÛRESİ

Bu sûrenin hepsi Medine’de inmiştir. Basra âlimlerine göre 287; Hi­caz âlimlerine göre, 285; Şam âlimlerine göre, 284 âyettir. Müfessirlerden çoğunun hesabına göre, 6120 kelime, 25 600 harftir. Sûrenin 278 ile 281. âyetleri, Kur’ân-ı Kerîm’in en son nâzil olan âyetleridir. Ayrıca bu sû­re -müfessirlerden bir kısmına göre- bine yakın haber, sekizyüzden fazla emir, dokuzyüze yakın yasak kapsamaktadır.

İslâmʹın ilk yıllarında, yani henüz Mekke ve çevresinin ve birçok Arap kabilelerinin İslâmiyete girmediği senelerde, tefsirini yaptığımız bu sûre­ye, müşrik ve inkârcılar alay eder endişesiyle «Bakara» denilmemişti. Sonra İslâmiyet izzet bulup, hidâyet nûru etrafı aydınlatınca artık bu is­mi kullanmakta bir sakınca görülmemiştir. (Rûhu’l-maanî-Âlûsî: C. 1, S. 98.)

Eshab-ı kirâmdan Hâlid bin Ma’dan (R. A. ), bu sûreye «Fustatü’l-Ah- kâm = Kurʹân’ın ahkâm çadırı» adını vermiştir. (Rûhu’l-maanî-Âlûsî: C. 1, S. 98.).

Eshab-ı kirâm’ın büyüklerinden İbn Ömer (R. A. ) gibi devrin yetişkin ilim adamı ve hukukçusu, tam sekiz yıl Bakara sûresinin geniş mânası ve taşıdığı çeşitli hükümleri üzerinde durup meşgul olmuş; bunu hazmetme­ye çalışmıştır. (Rûhu’l-maanî-Âlûsî: C. 1, S. 98.). Hz. Ömer’in de (R. A. ) bu sûrenin mânasıyla 12 sene meşgul olduğunu Kurtubî kaydeder.

Hazret-i Peygamber (A. S. ) bu sûreyi, «Senâmüʹl-Kurʹân = Kur’ânʹın doruğu» diye adlandırmıştır.

Rivâyete göre: Hazret-i Peygamber (A. S. ) bir gün ashabına soruyor:

- Kur’ân’ın hangi sûre ve âyeti daha üstündür?

Eshab:

- Allah ve Resûlü daha iyi bilir, diye cevap veriyor.

Resûlüllah (A. S. ):

- Bakara sûresi, buyurduktan sonra tekrar soruyor:

- Bakara sûresinde hangi âyet daha üstündür?

Ashab yine:

- Allah ve Resûlü daha iyi bilir, diyor. Hazret-i Peygamber (A. S. ):

- Âyetüʹl-Kürsî, buyuruyor. (Rûhu’l-maanî-Âlûsî: C. 1, S. 98.).

BİSMİ’LLAHİʹR-RAHMÂNİ’R-RAHÎM

MEÂLİ:

1- Elif - Lâm - Mîm.

2- İşte bu kitab ki onda (Allah tarafından indirildiğinde) hiç şüphe yoktur. Muttaki (İlâhî buyruklara uyup kötülüklerden ve yasaklardan ka­çınıp korunan)ları doğru yola irşâd eder.

3- O korunanlar ki gayb (fizik ötesinden verilen İlâhî haberler)e inanırlar; namazı vakitlerinde kılmaya devam ederler; kendilerine rızık olarak verdiğimiz nimetlerden (Allahʹın hoşnutluğuna erişmek için) har­carlar.

4- Ve onlar ki, Sana indirilene de, Senden önce indirilene de imân ederler. Âhirete de ancak onlar kesin bir bilgiyle inanırlar.

5- İşte bunlar, Rabları tarafından doğru yol üzeredirler ve kork­tuklarından kurtulup umduklarına kavuşanlar da bunlardır.

İNİŞ SEBEBİ:

İbn Cerîr Taberîʹnin Hazret-i Mücâhid’den yaptığı rivâyete göre, Ba­kara sûresinin ilk dört âyeti, Kur’ân-ı kerîmʹe şüpheden uzak bir imânla bağlanan ve onu kendilerine hayat ve memat düsturu edinen müttakî mü’minlerin felâh bulduklarını müjdelemek üzere inmiştir.

Nitekim Huneyn savaşında İslâm saflarının sarsılıp gerilediğini gören Hazret-i Peygamber (S. A. ), onlara Bakara sûresinin iniş sebebini hatırla­tarak: «Ey Bakara sûresinin yârânları! » diye seslenmişti. Meşhûr Yemâme savaşında da İslâm ordusunun hafif bir sarsıntı geçirmesi üzerine baş­kumandan tarafından ayni cümle mücâhidlere hatırlatılmıştı.

BAKARA SÛRESİYLE İLGİLİ BİR KISIM HADÎSLER

- «Bakara (sûresi) Kur’ânʹın doruğudur. Onun her bir âyetiyle sek­sen melek inmiştir. » (İmâm Ahmed bin Hanbel Müsned’i -Tefsîr-i Kurtubî: C. 1, S. 152.)

- «Her şeyin bir zirvesi vardır; Kurʹânʹın zirvesi ise, Bakara sûre­sidir. Onda bir âyet var ki, Kurʹânʹın bütün âyetlerinin başı sayılır; o, Âye- tü’l-Kürsî’dir. » (Tirmizî 2881 numaralı hadîs: Hakîm bin Cübeyr’den.)

- «Evinizi kabirler (gibi İlâhî kelâmdan mahrûm) olarak bırakmayın. Şüphe yok ki, içinde Bakara sûresi okunan eve şeytan girmez. » (Tirmizî - Nesâî: Sehl bin Ebî Sâlih’den).

- «İçinde Bakara sûresi okunan ve duyulan evden şeytan ka­çar. » (Nesâî - Hâkim Fi’l-Müstedrek).

- «Bakara sûresini okuyup öğrenin. Çünkü onu (hafızaya nakşe­dip) almak berekettir; terki ise hasrettir. Avare olan tembeller onu (hıfze­dip almaya) güç getiremezler! » (Sahîh-i Müslim: Ebû Umâme el-Bâhilî’den).

- «Bakara ve Âl-i İmrân sûrelerini öğrenin! Çünkü ikisi de ışık sa­çan parlak (iki yıldız gibidirler). Kıyâmet günü iki parça bulut gibi veya iki şemsiye gibi ya da saf saf olmuş iki bölük kuş gibi (gelerek) kendi yârânlarını gölgelerler. » (İmâm Ahmed bin Hanbel - Ebû Nuaym: Hz. Bureyde (R. A. )den.).

- «Kim bir gecede Bakara sûresinden şu on âyeti okursa, o gece sabah oluncaya kadar şeytan o eve girmez; dört âyet evvelinden, Âyetüʹl- kürsî ile onu takip eden iki âyeti ve üç âyet ile sonundan... » (Dâremî: Şa’biy’den.).

Câhiliyye devrinin en meşhûr şâirlerinden Lebîd, İslâmiyetle şeref­lendikten sonra kendisini tamamen Kurʹânʹa verdi ve artık şiir söylemeyi terketti. Hazret-i Ömer (R. A. ) halîfe bulunduğu günlerde Lebîd ile karşı­laştı, hal-hatır sorduktan sonra bir şiir okumasını rica etti. Lebîd hiçbir şey söylemedi, sadece Bakara sûresini okudu. Hz. Ömer (R. A. ) ona: «Ben sizden bir şiir okumanızı istedim!. » dedi. Lebîd, cevap verdi: «Ey Mü’min- lerin Emîri! Allah Teâlâ bana Bakara ile Âl-i İmrân sûrelerinin öğrenilme­sini nasîb kıldıktan sonra bir kere olsun şiir okumadım ve okumak da is­temiyorum. » (İbn Abdilberr, el-İstiab’da).

İLMÎ VE EDEBÎ YÖNÜ

Elif - Lâm - Mim..

«İşte bu kitab ki onda (Allah tarafından indirildiğinde) hiç şüphe yok­tur. Muttaki (İlahi buyruklara uyup kötülüklerden ve yasaklardan kaçınıp korunan)ları doğru yola irşad eder. »

Kur’ân-ı Kerîmʹin Allah tarafından indirildiğinde hiç şüphe yoktur. Bu­nu yine Kurʹânʹdaki mevcud iki kuvvetli delille isbat etmek ve her türlü şüphelerin yersiz olduğunu meydana koymak mümkündür. Birincisi, Kur’ânʹın ilâhî nazm (söz dizisi) ve uslûbu; İkincisi, bu nazmın delâlet ettiği ulvî hakikatler..

Kur’ân’ın nazm ve uslûbu, Arap dilinin uslûbuna ve nazm yollarına uymaz; biri tamamen İlâhî, diğeri beşerî hüviyettedir.

Dr. Tâhâ Hüseyin, Kur’ân’ın müstesna uslûbuna temasla diyor ki:

- «Doğrusu Kurʹân-ı kerîm nesir (= manzum olmayan söz) olmadı­ğı gibi şiir de değildir. O ancak Kur’ân’dır, sadece Kurʹân’dır. Onu bun­dan başka bir isimle adlandırmak mümkün olmasa gerek. Şiir olmadığı âşikârdır. Çünkü şiir kalıplarıyla ve kayıtlarıyla bağlı değildir. Nesir de de­ğildir. Çünkü o kendisine has ölçü ve kayıtlarla diğer sözlerden ayrılır. Evet, Kur’ân’ın bu özelliğini başka söz ve kitaplarda bulmak mümkün de­ğildir. Bu ölçü ve kayıtların bir kısmı âyetlerin son kelimelerine, bir kısmı da onun emsalsiz nağmesine bağlıdır. »

Bakıllânî (Muhammed bin Tayyib/Hicrî:? -403/M:? - 1012) diyor ki:

- «Şüphesiz ki Kur’ân’ın nazm (söz terkib)i Arap kelâmının bilinen düzen ve kuralının dışındadır. Ayni zamanda Arapların alışılagelmiş hitap sanat ve tertibinden ayrıdır. Kurʹân’ın kendine has bir uslûbu vardır ki mu’tad söz uslûbundan kesinlikle ayrılır.

İlâve edelim ki, Arabın bu tarz fesahat, garabet (= mânası gayr-i za­hir olup isti’mali me’nus olmayan söz), örneksiz ve benzersiz kelime isti­fi, ince fakat geniş mânaları, sayısız faydaları, çokça hikmetleri, kap­sayan; belâgatteki uygunluğu, sözün başlangıcındaki maksat ve murada münasip kelime konuluşu, benzeşmedeki zerafet ve inceliği bu kudret ve bu ölçüde içine alan bir söz tertibi yoktur.

Arap hikmet erbabına nisbet edilen bazı kelime ve elfazda; şâirlerine nisbet edilen kasidelerde her zaman düzensizlik, başlangıçla maksad ara­sındaki uyuşmazlık ve ahenksizlik; özenti, tekellüf, mecaz yollu isti’mal ve gerçeği aşmak gibi bir nice kusurlara rastlamak mümkün.. Fakat Kur’ân çok yönüyle, altıbin küsur âyetiyle, uzun sûreleriyle beraber -Allah’ın be­yân buyurduğu niteliklerde- fesahat (anlatışta düzgünlük ve açıklıkla be­raber maksada uygunluk)ta hal ve makama her bakımdan uygun olarak gelmiştir. »

Cenâb-ı Hak (C. C. ) buyuruyor ki:

- «Allah, sözün en güzelini indirdi; birbirine benzer uyumlu ahenkli ikişer ikişer (tekrar ede ede) bir kitap. Rabbından saygı ile korkanların Ondan derileri ürperir, sonra da hem derileri, hem kalbleri Allahʹın zikri­ne yumuşar. » (Zümer sûresi, âyet: 23).

«Evet, bunda hiç şüphe yoktur. Çünkü Kurʹân’ın insanı hayrette bı­rakan nazmı, örneksiz ve benzersiz tertibi, toplanıp yazılması, bir mushaf haline sokulması, -kıssalarına, mev’izelerine, delil ve hikmetlerine, hü­kümlerine, sebepleri gösterip uymayanlara sonlarının fena olacağını en müessir sözlerle haber verip çekindirmesine, va’d ve vaîdine, kemâl mer­tebesinde olan vasıflarına, güzel ahlâkı işleyip öğretmesine, yüksek anla­tış kudretine daha önce gelip geçen milletlerin yaşayış, inanış ve ahlâkın­dan haber vermesine ve bunlardan başka belirttiklerimiz bir nice vechele­ri de içine almasına rağmen- ne tezad teşkil edecek anlamda birbirin­den farklı, ne de birbiriyle tutmazlık ve uyumsuzluk halindedir.

Halbuki çok düzgün konuşan olgun bir insanın, fesahatle hatasız şiir söyliyen bir şâirin; pürüzsüz hitabette bulunan bir hatibin söz tertibinin, bu saydıklarımız hususlarda nasıl uyuşmazlık, uyumsuzluk ve tutarsızlık için­de olduğunu görüyoruz..

Şâirlerden bir kısmı medhiyeyi (övgü) tertiplemeyi güzel becerdiği hal­de hicv (nazım veya nesir yoluyla birini yermey)i beceremez. Bir kısmı hic­vi becerip söyliyebilir de övgüyü değil.. Bazısı takrîz (eser övme)de öne geçer, mersiye (ağıt söyleme)yi beceremez. Diğer bazısı aksine, mersiye söylemekte öne geçer, takrizde değil.. Bazısı da deve - at - gece yolcu­luğu - savaş - çayır ve çimenlik - içki - iplik eğirmek ve daha şiirin kap­sadığı, sözün ulaşıp dolaşabildiği şeylerde garip ve o nisbette uzak, alı­şılmamış vasıflarda bulunurlar.

Bunun içindir ki darb-ı mesel olarak: İmrülkays için «Ata bindiği za­man», Nâbiğa için, «Korktuğu zaman», Züheyr için, «Bir şeye istek ve rağ­beti arttığı zaman» güzel şiir söyleyebilirdi, denilmiştir. Halbuki bu saydığı­mız şâirlerin şiir tekniğinde ne kadar ileri gittiklerinde görüş ayrılığı; nazım san’atında üstad olarak meydana çıktıklarında şüphe yoktur. »

Bakıllânî devamla diyor ki: «Kur’ân’ın yukarıda belirtilen hususiyet­lerinden başka bir mazhariyeti daha var: Bilinen bir gerçektir ki, sözün üs­tünlüğü, fesahatteki yüksekliği, kelime yığını içinde ondan bir cümle an­makla, ya da şiir mısra’ları arasına ondan bir cümle serpiştirmekle kulağın süratle onu alması ve dikkatlerin bir anda ona çevrilmesiyle meydana çık­mış olur. Tıpkı ipe dizili boncuklar arasındaki inci gibi, gerdanlık ortasın­daki yakut gibi.. Ve sen, birçok kelime yığınları arasında misal olarak Kur’ân’dan getirilen bir cümleye baktığında onu hepsinin parlağı ve gerdanlığın orta büyük taşı gibi arz-ı endam ettiğini, diğer cümlelerden açık ve seçik olarak ayrıldığını, çağırırcasına ilân ettiğini, müstesnâ parlaklık ve güzelliğiyle apayrı bir hususiyet taşıdığını görürsün!.

Bütün bu izahattan sonra sen, Allah’ın kitabındaki hikmeti, hakla bâ­tılı birbirinden ayıran kat’i hitabı, şen ve güzel bir manzara görüntüsünde, çok uygun bir endamda, zarif nazımda ve kulaklara asla nahoş gelmez, anlayışa dolaşık düşmez ve tiksinti, bıkkınlık vermez bir halde bulursun.. Ok geçer gibi delip geçer, fecir ziyası gibi ziya verir, deniz kabarır gibi ka­barır, taşkın sel gibi yükselir. Bedende rûh gibi, ufukta yanan nûr gibi, et­rafı kapsayan yağmur gibidir. Göz alıcı bir ışığa benzer. «Ne önünden, ne ardından ona hiçbir bâtıl (yanaşıp) gelmez. O, bütün kâinatın hamdettiği O yegâne hüküm ve hikmet sâhibi Allahʹdan indirilmedir. »

Bakıllânî’nin bu nefis sözlerinden şu özeti çıkarabiliriz:

Kur’ân-ı kerîm kendine has uslûbuyla diğer bütün sözlerden ayrıl­mıştır. Çünkü O, insan tarafından tertiplenmemiş ve yazılıp meydana kon­mamıştır. Eğer bir insan tarafından yazılıp meydana konulmuş olsaydı, elbette Arap uslûbundan birine veya günümüze kadar söylenegelen her­hangi bir ifâde tarzına benzerdi. Hiçbir âlim ve edip yoktur ki bunu böyle bilmesin ve Kurʹân’ın Arap uslûbunun dışında müstesnâ bir hususiyet arzettiğini, onun i’câzına (mu’cize sayılacak kuvvetine, başkasını bir eşi­ni yapmakta acze düşürmesine), insan sözü olmadığına ve Hazret-i Muhammed’in (A. S. ) fikrî kuvvetinden çıkmadığına delil saymasın..

Eğer Kur’ân-ı kerîm’in böyle müstesnâ bir uslûbu olmamış olsaydı, Arapları susturabilir miydi? Kur’ân Arapların bütün edip ve şâirlerini, ha­tip ve bilginlerini, kendi sûrelerinden bir sûrenin benzerini getirmeğe dâvet ediyor. Bakare sûresi 23. âyette bu husus açık bir ifadeyle şöyle be­lirtiliyor: «Eğer kulumuz (Muhammedʹe) parça parça indirdiğimiz (Kur- ân)’dan şüphede iseniz onun benzeri bir sûre (tertipleyip meydana) geti­rin ve Allahʹtan başka (size yardımcı olacak, rehberlik edecek) şâhidlerinizi de çağırın, (eğer iddianızda) doğru iseniz. Eğer (Onun bir benzerini) yapamazsanız -ki yapamıyacaksınız da- o takdirde kâfirler için hazırla­nan -yakıtı insanlarla taştan olan- ateşten korkup sakının. »

Kur’ân’a karşı muarız olarak ortaya çıkan Yalancı Peygamber Müseyleme ve emsali maceraperestler bile Kur’ânʹın uslûbunu taklîd etmek­ten başka çare bulamamışlar ve bunu da iyice beceremedikleri için ken­di kabilelerine has lehçe ve fesahati her yönüyle zedeliyerek bir nice ha­tâlara düşmüşlerdir. Müseylemeʹnin Kurʹân’ı taklîd ederek söylediği ve Allah Kelâmı diye yutturmağa çalıştığı şu sözleri ne kadar gülünçtür: (el-Futuhatü’l-İslâmiyye / Zeynî Dahlan: C. 1, S. 14 / Mısır baskı: 1354).

Müseyleme’nin âyet (!) dediği derme-çatma sözlerini Türkçeʹye çevir­diğimizde, İlâhî olması şöyle dursun, edebî ölçüden uzak ciddi bir düşün­ce ürünü olmadığı da kendiliğinden ortaya çıkmaktadır:

«Fil.. Fil nedir? Filin ne olduğunu bilir misin? Onun ince püsküllü bir kuyruğu, kalınca bir dudağı ve uzunca bir hortumu var. Doğrusu böylesi Rabbimizin yaratıkları arasında pek az.. »

«Şüphesiz sana cevherler verdik; artık Rabbin için namaz kıl ve hic­ret et. Herhalde sana buğzeden, fâcirin ta kendisidir. »

«Doğrusu sana bir nice cumhur (halk topluluğu) verdik. Kendin için al da sür’at göster ve bakın.. İster hırslı ol veya çoğunluk sağla.. »

«Ziraatçılara, harman yapanlara, tahılını savuran rüzgarlara, (ekmek) pişirenlere, çukur hazırlayanlara veya ilk yerine tekrar dönenlere and ol­sun.. »

Görülüyor ki Yalancı Peygamber Müseyleme birinci sözle KARİÂ sû­resini, ikinci sözle Kevser sûresini ve üçüncü sözlerle ZARİYÂ ile NÂZİÂT sûrelerini taklîde çalışmıştır. Ünlü şâir Lebîd’in dediği gibi, «Bu sözler edebî parçaların paçavrasıdır. »

Burada derinden derine düşünmeye değer bir husus var ki, Kur’ân-ı Kerîm İlâhî vahyin tâ kendisidir. Biz onun tertip ve uslûbunun yalnız Arap edip ve şâirlerinin uslûbundan ayrıldığını değil, aynı zamanda Hazret-i Peygamber (A. S. )in uslûbundan da kesin olarak ayrıldığını görüyoruz. Peygamber (A. S. )ın mübârek sözlerini toplayan hadîs kitaplarına başımızı çevirdiğimiz ve Kurʹân ile karşılaştırdığımız zaman, her bakımdan (tâbir­lerde, ifâde tarzında, kelime dizisinde, konularda, konuların yerleştirilme­sinde, ilgi çekicilikte ve nihâyet söz diziminde) apaçık bir fark müşâhede etmekteyiz. Cenâb-ı Peygamber (A. S. )ın hadîslerinde, bütün uslûb ve şe­killeriyle Arapçada alışılagelmiş ve Araplarca benimsenmiş hitabet tarzı kendini göstermektedir. Fakat Kurʹânʹın tertip ve uslûbu aslâ böyle değil­dir. O, her kelime ve cümlesiyle İlâhîdir.

«Eğer Kur’ân, Hazret-i Muhammed (A. S. )ın sözü olmuş olsaydı, Onun sözleriyle Kur’ân âyetlerinin lafız yönüyle aynı köke ve aynı uslûb ve kai­deye bağlı, birbirinden farksız bir ağacın iki dalı gibi olması gerekirdi. Ama hiç bir zaman öyle değildir. Edebiyatçılar da, bir şahsın farklı iki ay­rı uslûbu olmadığında müttefiktirler. » (Rûhu’d-dîni’l-İslâm adlı eserden özetlenmiştir).

KUR’ÂN-I KERÎM İLE HADÎS-İ ŞERÎF ARASINDAKİ FARKLARI ŞÖYLE ÖZETLİYEBİLİRİZ

1. Kur’ân-ı Kerîm ne tam vezinli ve kafiyeli bir söz, ne de bütünüyle böyle olmayan bir sözdür. Bu ikisi arasında müstesna bir üslûp ye yapış tarzındadır. Hadîs-i şerifler ise, doğrudan doğruya vezinli, kafiyeli olma­yan sözlerdir. Bununla beraber bazı hadîslerde, Kur’ân’ın üslûbuna az da olsa bir yakınlık göze çarpar.

2. Kur’ânʹın Arapçası, Araplarca alışılagelmiş üslûp ve tertibin dı­şındadır. Hadîs ise bu üslûp ve tertibin içindedir.

3. Kurʹân’ın kelime tertibi ve cümle kuruluşu, birkaç mâna ve hüküm ifâde edecek ve bir nice veçhelere delâleti sağlanacak ölçüdür. Hadîs ise, bu ölçünün altında bir kuruluştadır.

4. Kurʹân’daki ilmî ve felsefî anafikirler ve onlardaki elâstikiyet, Hadîs-i şerîflerdekinden bâriz bir şekilde ayrılır. Birincisi daha vecîz ve da­ha şümulludur. Meselâ: «Güneş ve Ay hesap iledir. » (Rahmân sûresi, âyet: 5). meâlindeki âyet ile, «Hakikat, güneş ile ay ne bir kimsenin ölümü için, ne de dirimi için tutulur; fakat ikisi de Allah’ın (varlık ve birliğine, kudret ve ilmine delâlet eden) belgelerinden iki belgedir. Allah (C. C. ) onlarla kullarını (ilminin de­rinliğini ve genişliğini, varlık âlemini ve bu âlemden bir sistem olan güneş ailesini çok ince hesaplarla düzenlediğini hatırlatma yollu) korkutur. O halde siz, güneş ve ayʹın tutulduğunu gördüğünüz zaman namaz kılın; si­ze te’sir eden tutulma olayı geçinceye kadar duâ edin! » (Buhari - Nesâî: Ebû Bekre’den. Buhari - Müslim - İbn Mâce: Ebû Mes’ud’dan, rivâyet etmişlerdir. Câmiussağîr: C. 1, S. 81 / Mısır Baskı.). meâlindeki hadîs arasındaki farkı gösterebiliriz.

5. Kur’ân-ı Kerîm okunurken, hâfız olmayan ve fakat Kur’ân’a alışık bulunan bir kimse, yanında bir kelime yer değiştirecek veya onun ye­rine başka bir kelime getirilecek olursa, ses ahenginin bozulduğunu, de­vam edegelen akıcılık ve çekiciliğinin zedelendiğini derhal farkeder. Ha­dîs ise bu akıcılık ve çekicilik seviyesinde değildir.

6. Kur’ân-ı Kerîm Arap dilindeki fesahatin doruğunu aşmıştır. Hadîs­ler ise ancak bu doruğa yükselmiştir. Halbuki Hazret-i Peygamber (A. S.): «Ben Arabın en fasîhiyim! » buyurmuştur.

7. Kur’ânʹın her sûre ve âyeti öyle bir tertip ve düzende inmiştir ki, her sınıf insan okuduğu zaman kendi bilgi ve kültürüne göre ondan nasi­bini alır. Diğer bir tabirle: Kur’ân her sınıf insana hitap etme kudret ve ölçüsünde inmiştir. Hadîs-i şerifler de ayni metodla söylenmiştir; fakat bu ölçünün biraz altındadır.

Diyebiliriz ki, Kur’ân üslûbu ile hadîs üslûbu arasındaki açık farkı, Arap diline vâkıf olan herkes gayet rahat anlayabilir.

Kur’ân-ı Kerîm’in Arap diline karşı üstünlüğünü Bakara sûresi 23 ve 24. âyetlerin tefsirinde daha geniş şekilde belirtmiş bulunuyoruz.

Diğer taraftan, Kur’ân-ı Kerîmin ondört asır önce, yirminci asrın son yarısında ancak tesbit edilebilen İlmî hakikatlere, fennî buluşlara ışık tu­tan âyetleri, Onun ilâhî olduğunu şüphelere yer bırakmıyacak anlam ve kavramda insan idrâkine aksettirmektedir. Meselâ: Dünyanın kendi ekse­ni etrafında döndüğü, kutup taraflarından basık bulunduğu, yerle gökle­rin önceleri tek parça halinde bitişik olduğu, ay ve dünyanın güneşten ışık aldıkları, her gezegen ve yıldızın kendine has yörüngesinde hareket ha­linde bulunduğu bu cümledendir. İleride sırası geldikçe bu konuya geniş yer verilecek ve İlmî izahları yapılacaktır.

AHLÂKÎ YÖNÜ

İmân, ibâdet, infak (Allah rızası için harcamak), birbirine zincirleme bağlı üç temel prensip. Birincisi küfür ve nifaktan kurtarıcı, saadet kapı­sına ulaştırıcı; İkincisi Hakk’a yaklaştırıcı ve insanı şükreden bahtiyarlar mertebesine yükselticidir. Üçüncüsü, geniş rahmete kapı açıcı, kemâle yükseltici ve İlâhî sevgiye yol açıcıdır. Çünkü:

Allah’ın varlığına, birliğine ve Allahʹın varlık âlemindeki eşyanın en hurda teferruatına varıncaya kadar her şeyi gereği gibi bildiğine, Oʹndan gelen her habere ve beyân ettiği âhiretin vukuuna inanmak, Allah ile kul arasındaki münasebetin ilk ve son bağı ve bağlantısıdır.

Bu bağı ibâdetle, özellikle namazla kuvvetlendirmek suretiyle hayata lüzumlu olan düzeni vermek, buna paralel olarak nefsi bu vadide terbiye edip ahlâkan yükseltmek, insanı nankörlükten kurtarıp dünya ve âhiret mutluluğuna namzet kılar.

Allah’ın Rahmân sıfatından kaynayan, coşkun bir nehir halinde canlı varlıklar iklimini sulayan rızık nîmetinden bilerek kazanıp yararlan­mak, israfa kaçmamak, lüks yaşamaktan sakınmak, cimriliğe düşmemek kaydiyle dîn ve insanlık uğrunda harcamak, insanı insanlık şeref düzeyin­de tutar ve İlâhî rahmetin gönüllere bolca inmesine vesîle olur.

İşte Hazret-i Muhammed’e (A. S. ) uyan bahtiyar eshabı bu üç temel prensibin manzumesi içinde sağlam bir düşünce hâlesi kurarak birkaç se­ne zarfında Kur’ân’ın çizdiği doğrultu üzerinde Allah’a yürekten inanan, gönül sevgisiyle ibâdet eden bir ehl-i takvâ ve erbab-ı nizam oldular. Böylece bütün bir insanlık için en güzel örnek insanlar olarak tarihe geçtiler.

İmân, ibâdet ve infak’ın Allah ile kul arasındaki mânevî irtibatı sağ­lamlaştırıp geliştirmesinden başka bir de insanın kendi nefsinde, günlük yaşayışında ve halk ile olan münasebetlerinde sayılmıyacak kadar olumlu teʹsirleri vardır. Bundan dolayıdır ki, İslâm’ın nâşiri Hazret-i Peygamber (A. S. ), imândan sonra ibâdet ve ihsana büyük bir önem vermiştir. Cibrîl-i Emîn’in sorularına verdiği cevaplar bunu en açık bir şekilde ifade etmek­tedir.

İşte Bakara sûresinin ilk dört âyeti üç temel prensiple bütün bu ger­çekleri gözümüzün önüne sermekte ve bize en güzel ahlâkî yolu göster­mektedir.

İÇTİMAÎ YÖNÜ

İmân; birliğin, birleşip anlaşmanın, anlaşıp cemaatleşmenin şaşmaz mihrakıdır. Rûh sükûnunu, gönül açıklığını sağlayan ibâdet ve ibâdetin yerine getirildiği mâbed, cemiyetin en fakirinden en zenginine, odacısın­dan kralına kadar inanmış her insanı içine alıp cemaatleşme şuurunu ve­rerek asıl şeref ve mevkiin Allah’ı bilip O’na bağlılıkta olduğunu gönülle­re nakşeder. Tabiatıyla böyle bir cemaat disiplinli bir hayat yaşar. Herkes nasıl davranacağını, nereye gideceğini, nasıl hizmet edeceğini, idealinin neden ibâret bulunduğunu, tek hedefe doğru hangi yoldan gidileceğini, hayat ve mematın gerçek mânasını bilir. Yaşamanın, bir takım nefsanî ar­zuların körü körüne yerine getirilmesinden ibâret olmadığını idrâk eder. Böylece Allah yolunda, insanlığın kurtulması uğrunda harcamak, hakşi­nas olmak, hayırhahlığı şiâr edinmek gibi ulvî hasletler kalb ve vicdan­larda filizlenir; imân ve ibâdetin sağladığı bu tarz disiplinli, proğramlı bir hayatta, diğer bir tabirle bir dünyada, cemiyet ve milletlerin arzulayıp da bulamadığı huzur, sükûn, barış ve dayanışma bütün ihtişamiyle vücut bu­lur.

Demek, «Elîf-Lâm-Mîm»in delâlet ettiği kapalı mânayı ancak üç te­mel prensipten anlamak mümkündür. Tek harfin mahreci ve o mahreçten yükselen bir sesi vardır. Fakat tek başına kaldığı müddetçe bir mâna ifâ­de etmez. Düzenli bir sıraya girer, girdiği sınırı aşmaz, kelime dizisinde kendisine ayrılan yerde karar kılarsa, yararlı olur; murad olan mânayı ifâ­de edebilir.

İşte cemiyet yapısındaki fertler de böyledir. Cemiyet düzenine uyma­dığı, cemaat safında yer almadığı, bu nedenle hayat çerçevesinin dışına çıktığı takdirde gerçek bir insan hüviyetine bürünemez, faydalı da olamaz.

O halde millet ve memleketin huzuru, dünya nizamı için perakende yaşayıştan düzenli bir hayata, keyfî bir hayattan disiplinli bir yaşayışa, sı­nırsız hürriyet havasından sınırlı hürriyet atmosferine, ferdî gayretten kollektif çalışmaya, infiraddan içtimaâ, ayrılıktan cemaate geçmek lâzımdır.

Âyette: «Kendilerine rızık olarak verdiğimiz nîmetlerden (Allahʹın hoşnutluğuna erişmek için) harcarlar. » meâlindeki cümle, ictimaî adâleti, fakirle zengin arasındaki dengeyi, İktisadî muvazeneyi sağlamaya mâtuftur. Ama ne yazık ki, günümüzün medeniyeti, fert ve cemiyet münasebet­leriyle ilgili olarak ortaya koyduğu nazariyeler ve bu nazariyelerin tatbik sahasındaki göstergeleri, dünyayı muvazenesizliğe itip, toplumu içinden çıkılmaz bir bataklığa düşürmüştür. Tek cümleyle ifâde edecek olursak, materyalizmi hâkim kılmıştır. Halbuki İslâmiyet: Zekât, sadaka, fitre ve bunlar derecesinde bir takım hayırlarla materyalizme kapıyı kapamış, fertle cemiyet arasındaki münasebet ve dayanışmayı en sağlam esaslara bağlamış ve böylece sosyal adâleti kurmuştur.

İleride bu konuya geniş yer verilecektir.

İTİKADÎ YÖNÜ

İmân; Dil ile ikrar, kalb ile tasdîkden ibârettir. İslâmî hükümlerin ye­rine getirilmesi için ikrar şarttır.

Bu tarîf, İmâm A’zam Ebû Hanefi, Şeyh Ebû Mansûr Mâtüridî, Ebû Hasen el-Eş’arî, Kaadı Ebûbekir Bakıllânî ve Ebû İshâk el-lsferânî’ye gö­redir. İkrarın tasdîk üzerine -imlâ bakımından- takdîmi, ikrar her ne ka­dar bir cüz’ mahiyetindeyse de zorlama ve benzeri bir özürle düşebilir. Kalbî tasdîk ise, böyle bir ihtimalden uzaktır, gerçeğini yansıtmaya yöne­liktir.

Tasdîksiz ikrar, imân sayılmaz. Yoksa bütün münâfıkların müʹmin sayılması gerekirdi. Halbuki, münâfıklar mü’min değildirler. Yalnız bu hu­susta «mârifet» de kâfi değildir. Yoksa Kitab ehli olan (Yahudî ve Hıris- tiyan)ların hepsinin müʹmin sayılması icab ederdi.

Cenâb-ı Hakk münâfıklar hakkında: «Allah, münâfıkların şüphesiz yalancılar olduklarına şehâdet eder. » (Münâfikûn sûresi, âyet: 1). Kitap ehli hakkında da: «Ken­dilerine kitap verdiklerimiz (Yahudiʹler ile Hıristiyanlar) O’nu (son peygam­beri) öz oğullarını tanıdıkları gibi tanırlar. » (Bakara sûresi, âyet: 146. Bu âyette geçen «Ya’rifunehu» fiilinin sonundaki üçüncü şahıs zamiri­nin Hazret-i Peygamber’e râci’ olduğunu ve bu takdirle şöyle mânalandırılması gerektiğini kaydedenler var: «Kendilerine kitap verdiklerimiz, o peygamberi öz oğulları gibi tanırlar. »). buyuruyor.

İmâm A zam Ebû Hanîfe ile Şeyh Ebû Mansûr Matüridîʹye göre, imân ne artar, ne de eksilir. Çünkü eksilmesi ancak küfrün artmasiyle, artma­sı da küfrün eksilmesiyle olabilir. O takdirde bir şahsın ayni ânda hem mü’min, hem de kâfir olması gerekir ki, bu mümkün değildir.

İmâm Şâfiî ile Şeyh Ebû Hasen el-Eş’ariy’e göre, imân hem artar, hem eksilir. Delilleri ise: «İmânlarıyla birlikte kat kat imân artırsınlar dî­ye müʹminlerin kalblerine güven ve sükûnet indirdi. » (Fetih sûresi, âyet: 4). «Gerçek mü’minler o kimselerdir ki, Allah anıldığı zaman kalbleri ürperir; karşılarında âyetleri okununca bu onların imânını artırır ve onlar Rablarına güvenip dayanırlar. » (Enfâl sûresi, âyet: 2).

Meâlindeki âyetler ve Hazret-i Peygamber (A. S. )ın : «İmân altmış şu kadar şubedir. Hayâ (edep,, terbiye, utanma) da imândan bir şubedir. » (Sahîh-i Müslim: 1/8.).

Diğer bir hadîs-i şerifte: «İmân yetmiş küsur şubedir; en üstünü -Lâ ilâhe illâʹllah- sözüdür. En aşağısı ise, yoldan eziyet veren şeyleri gider­mektir. Hayâ da imândan bir şubedir. » (Sahîh-i Müslim - Ebû Davud - Nesaî - İbn Mâce: Ebu Hüreyre (R. A, ) den. Câmiussağîr: 1/124.).

Meâllerinde olan hadîsleridir.

Birincilere göre ise, âyette belirtilen ziyâdelikten maksad, mevcut imânın bir emsalinin yenilenmesidir. Çünkü imân ancak emsalinin yeni­lenmesiyle gönüllerde baki kalabilir. Ya da bu ziyâdelik iyi ameller sebebiy­le kalblerde husûle gelen nûr ve ışıklar olarak düşünülebilir. Zira imânın nûr ve ziyası inkâr olunamaz. Cenâb-ı Allah buna işâretle buyuruyor ki: «Allah, kimin göğsünü İslâmʹa açmışsa, elbette ki o, „bir nûr (aydınlık) üzeredir, değil mi? » (Zümer sûresi âyet: 22).

O halde Matüridîlere göre, mü’min olan kimse hakikaten müʹmindir; kâfir olan kimse de hakikaten kâfirdir. İmân ve küfürde şüphe olmaz ve bu ikisinin arası düşünülemez. Kur’ân-ı Kerîm’de:

«İşte bunlar, gerçekten müʹminler bunlardır. » (Enfâl sûresi âyet: 4).

«İşte onlar gerçek kâfirlerdir. » (Nisâ sûresi âyet: 151).

Meâlindeki âyetler bu hususu açık bir şekilde ifâde ediyor.

Bu akideye göre, ümmet-i Muhammedʹin âsî ve günahkâr olanları da müʹmin sayılırlar. (Fazla bilgi için bak: Şerhu Vasiyyet-i İmâm Ebî Hanîfe).

G a y b e iman:

Gaybe imân, dindarla dinsizi, münafıkla mü’mini birbirinden ayıran mehenk ve alâmet-i farikadır. Bu bakımdan İslâm itikadının temel ilkele­rinden biri de «gaybe imân» olmuş oluyor. İlâhî olan bütün dinler, imân doğrultusunda bunu esas olarak göstermişlerdir. Çünkü gaybe inanma­yan bir kimse, Allah’a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine ve âhi­ret gününe de inanmaz. İnanmayınca da şöyle bir iddiada bulunur: «Bi­zim ancak dünya hayatımızdır; ölürüz ve yaşarız. Bizi ancak zaman (aşın­dırıp) yok eder. Onların bu hususta bir bilgisi yoktur; onlar sadece öyle sanırlar. » (Câsiye sûresi âyet: 24).

G a y b, duyumumuzun ve bilgimizin ötesindedir. Fizikî sınırları aşar; teknolojinin kapsamı dışında kalır. Meselâ: Melekleri görmek ve fizikî ka­nunlarla onların varlığını ve varlıklarının yapısını tesbit etmek mümkün değildir. Hele Allahʹın varlığını, bilgi, duyum ve düşünce hudutları içine alıp sığdırmak hiç, ama hiç mümkün olmaz. Biz Oʹna, gaybe imân doğrultusunda inanır; varlık âlemindeki âyet ve belgeleriyle onu bilip an­larız. İlim ve kudretiyle, rahmet ve azametiyle her şeye hâkim olduğunu bulup meydana çıkarmakta zorluk çekmeyiz.

Bunun için Hazret-i Peygamber (A. S. ); «İhsan: Allah’ı görüyormuşsun gibi ibâdet etmendir. Eğer sen Oʹnu görmüyorsan, muhakkak ki O se­ni görüyor. » buyurmuştur. (Sâhîh-i Buhari: C. 1, S. 17.).

TASAVVUFÎ YÖNÜ

Peygamber Efendimiz (A. S. )ın tâbiriyle: Takvâ, bütün hayırları ken­dinde toplar. Takvâ, bütün hayırların giriş kapısıdır. Takvâ, bütün iyilik­lerin temelidir. Takvâ, Peygamber’e dost olmanın yoludur.

Nitekim Hazret-i Peygamber’e (A. S. ) soruldu:

- Ey Allah’ın Peygamberi! Kimler sizin yârânlarınızdır?

Buyurdular ki:

- Takvâ üzere olan herkes...

Takvâʹnın hakikati: Allah’a olan itaatle kötü âkibetten korunmaktır. Takvâ’nın asıl hedefi, önce şirk (Allah’a eş-ortak koşmak)ten, sonra gü­nah ve isyânlardan ve daha sonra şüpheli şeylerden sakınmak ve bun­dan sonra da lüzumsuz şeyleri terketmektir.

Ebû Ali ed-Dakkakʹa (k. s. ) göre, takvâ: İtaat edip isyân etmemektir: Hakk’ı hatırda tutup hiçbir zaman unutmamaktır; şükredip küfretmemektir.

Sehl bin Abdullahʹa (k. s. ) göre, takvâ: Allahʹtan başka yardımcı olma­dığını bilmek, Resûlüllah (A. S. )dan başka delîl aramamaktır. Takvâʹnın daha azîz ve şerefli azık yoktur. Çünkü azığın hayırlısı takvâdır.

Kinânî diyor ki: «Dünya belâ ve mihnet üzerine; âhiret ise, takvâ üze­rine kurulmuştur. Belâ ve mihnetin birer imtihan olduğunu bilip sabreden ve sonra da bütün bir ömrünü takvâ üzere değerlendiren kimse, Allahʹa tertemiz olarak kavuşmaya yol bulmuştur. »

Cerîr diyor ki: «Kendisiyle Allah arasında takvâ ve mürakabenin hükmetmediği kimse keşif ve müşahadeye erişemez. »

Ebû Hasen el-Fârisî diyor ki: «Takvâ’nın zâhiri (dışı) ve bâtını (içi) vardır: Zahiri, ilâhî hududu koruyup ihlâl etmemektir. Bâtını ise, niyet ve ihlâstır. »

Tasavvuf ehline göre, kişinin takvâsını isbatlıyan delîl üçtür:

1. Nâil olmadığı şeylere karşı tam bir tevekkül üzere bulunmak; baş­kasının elinde bulunan nîmete göz dikmemek.

2. Nâil olduğu şeye hüsnü rızâ göstermek, azımsamamak, hatırla­dıkça şükrünü edâ etmek.

3. Yitirip kaçırdığı şeylere karşı güzel sabır göstermek.

Hazret-i Ömer (R. A. ), devrin büyük ilim adamlarından Kâʹb oğlu Ubeyy’e soruyor:

- Takvâ nedir?

Ubeyy cevap veriyor:

- Üstün bir ölçüde hassasiyet göstermektir..

Bunun üzerine Hazret-i Ömer (R. A. ) tekrar soruyor:

- Üstün hassasiyeti açıklar mısın?

Ubeyy (R. A. ) cevap vermek için şunu soruyor:

- Ey Müʹminlerin Emîri! Dikenli bir yerde hiç dolaştığınız oldu mu?

Hazret-i Ömer (R. A. ):

- Evet, hem sayılmıyacak kadar çok..

Ubeyy (R. A. ):

- Peki o yerlerde dolaşırken ne yapardınız ve nasıl hareket eder­diniz?

Hz. Ömer (R. A. ):

- Dokunup yırtmasın diye eteklerimi toplar, ayaklarımı kanatmasın diye çok itinayla yürürdüm.

Ubeyy (R. A. ):

- İşte bu takvâdır..

Takvâ’nın delâlet ettiği bu ince mânadan ilhâm alan şâir diyor ki:

«Bırak, küçüğünü de büyüğünü de günahın; budur takvâ!

Dikenlikte gördüğünden sakınan yaya gibi ol da yaşa! » (Risâletü’l-Kuşeyriyye: «Tekvâ» maddesi).

G a y b Âlemi:

Gayb âlemi, bu âleme nisbetle asildir. Dünyanın gayb âlemine nisbeti, fer’in asla olan nisbeti gibidir. Dünyada mevcut olan her şeyin mut­laka gayb âleminde (âhirette) bir aslı vardır. Aksi halde dünya meyvesiz bir ağaç, delilsiz bir medlûl gibi olurdu.

Eshab-ı kirâm’dan Abdullah bin Mesʹud (R. A. ), «Gaybe inananlar» meâlindeki cümleyi ikinci bir mânayla talebesine, aralarında geçen bir söyleşide şöyle tefsir etmiştir:

Hazret-i Abdullah (R. A. )ın talebesinden Hâris bin Kays, bir sohbet es­nasında Eshab-ı kirâm’ın yüksek mertebesinden bahsederek onlara fazlasiyle gıpta ettiğini şöyle ifâde etmeğe çalışıyor:

- «Hocam! siz Peygamber Efendimizi baş gözünüzle görme şeref ve bahtiyarlığına nâil olduğunuz için Allah katında bize tekaddüm etti­niz. Ne mutlu size! »

Bunun üzerine Hazret-i Abdullah (R. A. ) ona:

- «Siz de Resûlüllah (A. S. )ın gıyabında sağlam imânınız sebebiyle bizim önümüze geçtiniz. Çünkü Hazret-i Peygamber (A. S. )ın nübüvveti, kendisini görebilme mevkiinde olanlar için apaçık meydanda idi. Onu gö­rüp de imân etmemek, inad yollu küfürden başka bir şey değildi. Allahʹın hidâyet nasip ettiği akıllı kulları Hazret-i Peygamber’i görünce Oʹna inan­maktan başka bir şey düşünmediler. Bu bakımdan asıl fazilet Oʹnu gör­meden imân etmektir ki o da sana ve emsaline nasîb olmuştur. Allahʹa andolsun ki, Resûl-i Kibriyâʹnın gıyabında gönül açıklığıyla imân eden bir kimsenin imânından daha üstün bir imân yoktur! »

Cevabında bulundu ve devamla Bakara sûresinin ilk beş âyetini oku­du. (Safvetü’l-Beyân Fi-Tefsîri’l-Kur’ân: Sahife 64’den sadeleştirilerek alın­mıştır.).

Gaybe dosdoğru imân edenlerin basiret adesesinden bunu nasıl gör­düklerini tasvir eden İmâm Kuşeyrî diyor ki:

- Rabi’ bin Haysem bir gün Abdullah bin Mes’ûd (R. A. ) Hazretlerini ziyârete giderken yolda bir demirci dükkânına rastladı. Potada alev alev ısınıp korlaşan bir demire gözü ilişti.. Dayanamadı, sendeleyip yere düş­tü. Rabiʹ bayılmıştı. Ertesi güne kadar ayılmadı. Kendine gelince, bunun sebebi soruldu. O şu cevabı verdi: «Kızgın demiri gördüğümde Cehen­nemdeki yananların halini düşündüm de ondan!.. »

Ali bin Hüseyn de namaz kılarken evi yanmaya başlamış, fakat o, na­mazını bozmadan tamamlamıştı. Bunun sebep ve hikmeti sorulunca, «Bü­yük ateş beni bu küçük ateşi düşünmekten alıkoydu! » diye cevap ver­mişti. (er-Risâletüʹl-Kuşeyriyye: S. 37 / Mısır baskı:?).

Yakîn:

Dördüncü âyetin son kısmında, «Âhiret’e de ancak onlar kesin bir bilgiyle inanırlar. » cümlesinde geçen «yukinûn» fiilini -ki yakın kökünden türetilmiştir- «kesin bir bilgiyle inanırlar» şeklinde mânalandırdık. Buna işâretle Hazret-i Peygamber (A. S. ) buyurdular ki: «Hakikat, Allahu Teâlâ rahat ve ferahı noksan tartmıyan adâlet terazisiyle «rıza» ve «yakîn»e; üzüntü ve kederi de şüphe ve gazaba yerleştirmiştir. » (Risâletüʹl-Kuşeyriyye: S. 83 / Mısır baskı:?).

Demek, Allah’tan gelen her şeye râzı olmak ve gönderilen her şeye kesin bir bilgiyle inanmak «yakîn» dir.

Cüneyd el-Bağdadî diyor ki:

«Yakîn, değişmiyen, dönmeyen bir ilmin kalbde karar kılmasıdır. »

Zünnûn Mısrîyʹe göre:

«Yakînʹin üç alâmeti vardır: 1. Halk ile fazlaca ihtilat halinde olma­mak. 2. Şunu, bunu -verdiği için- övmemek. 3. Vermediği için de yerme­mek. Yakînʹin yakîninin alâmeti de üçtür: 1. Her hususta Allah’a yönel­mek. 2. Her hâl-ü kârda Allah’a dönmek. 3. Her işte Allah’tan yardım iste­mek. » (Aynı eser: S. 83-84).

Sehl bin Abdullah Tüsteriyʹe göre: Yakîn kokusunu alan bir kalbin Allahʹtan başkasıyla sükûnet bulması haramdır.

Ariflerden bâzısına göre: Makamların ilki mârifettir. Sonra da sırasiyle yakîn, tasdîk, ihlâs, şehâdet ve tâat gelir.

Abdullah Antakî diyor ki:

«Yakın nûrundan az bir şey kalbe ulaşınca, orayı aydınlatır ve bü­tün şüpheleri dışarı çıkarır. Böylece kalb şükür ve korkuyla dolup taşma­ya başlar. » (Aynı eser: S. 83-84).

Demek: Takvâ müʹminler için hazırlanmış mutluluk bahçesinin yolu ve kapısıdır. Yakîn, o bahçenin tâ kendisidir. İhlâs, onun en güzel mey­vesidir.

TAHLÎLLER

Abdullah bin Dürestveyh diyor ki:

«Yazı kıyasına girmiyen iki hatt var: Hatt-ı Mushaf ve hatt-ı arûz.. »

Mushafta kıyas dışı bir takım yazı şekilleri vardır. Onlara uymak ve aynen muhafaza etmek sünnettir. Nitekim Hazret-i İkrime (R. A. ) yazdığı mushafı Halîfe Osman’a (R. A. ) arzettiğinde, Hazret-i Osman onda hat kı­yasına uymayan bâzı kelimeler görünce şu emri verdi: «Bunları hiçbir sûretle değiştirmeyin, sonra Araplar kalkar da kendi lehçe ve hat şekilleri­ne uydurmaya yeltenirler, bu sebeple Allahʹın Kelâmını değiştirmiş olur­lar. »

«Eğer Resûlüllâh (A. S. )ın kâtipleri Sakîf ve Hüzeyl kabilelerinden ol­muş olsaydı, (elif lam mim), (kâf), (sâd) gibi tehecci harflerine Kurʹânʹda rastlanmazdı. »

Yapılan araştırmalarda Sakîflilerin harfleri okunduğu gibi yazdıkları, yani ( Elif lam mim ) yerine elifun lamun mimun şeklinde tahrirde bulunduk­ları; Hüzeyl kabilesinin de hemzeyi izhâr ettikleri, (salatün (vav ile) ve (zekatün (vav ile) yerine (salatün (elif ile) ve (zekatün (elif ile) yazdıkları görülmüştür. (Tefsîr-i Keşşaf: C. 1, S. 72-73 / Mısır - Bulak: 1318).

O halde (elif lam mim) ve (ebced) şeklinde yazılmakla beraber huruf-i mukattaa elif-ba- ta gibi okunur. Bu sebeple biri açık, diğeri kapalı olmak üzere iki türlü mâna taşıdığı düşünülebilir. Müfessirlerin de ( elif lam mim )in mânası üzerindeki görüş farkları bundan ileri gelmektedir.

Bu harfler esasında mu’rebdirler. Fakat iʹrabı gerektiren bir âmil ol­madığı için sükûn üzere kalmışlardır. (Kaad-ı Beyzavî Tefsiri: S. 6).

Sûrelerin evvelinde gelen harfler bir takım İlâhî sır ve hikmetleri taşı­maktadır. Buna işâretle Hz. Ebûbekir Sıddîk (R. A. ) diyor ki: «Her kitabın bir sırrı vardır. Kurʹânʹın sırrı ise, sûrelerinin başında gelen harf ve işâ- retlerdir. » (Rûhu’l-Maanî Li’l-Alûsî: C. 1, S. 100).

Hazret-i Ali (R. A. ) diyor ki: «Her kitabın kendine has bir safveti var; Kurʹânʹın safveti ise, teheccî harfleridir. » (Tefsîr-i Kebîr: C. 2, S. 5).

İbn Abbasʹa (R. A. ) göre: Bunları anlamaya, ya da çözmeğe bilgimiz yetmez; tasavvuru bile güç gelir.

Şa’bî (Rahmetü’llahi aleyh) diyor ki:

«Bu harf ve işâretler Allahʹın bir takım sırlarıdır; araştırıp üzerinde durmayın! Çünkü ancak Allahʹın dostluğuna mazhar olan âlimler bunları bilebilir. »

Müfessir Âlûsiy’e göre, bunları araştırıp incelemek murad olan neti­ceye bizi götürmez. Çünkü bu kapalı-gizli bir ilimdir; örtülü bir sırdır. İlim adamları bunu idrâktan âcizdir. (Rûhu’l-Maanî Li’l-Âlûsî: C. 1, S. 100 / Beyrut baskı:?)

Bâzı âlimlere göre: Bu harfler Allah’ın isimleridir; her harf O’nun bir ismine veya sıfatına işrettir.

Müfessirlerden bir kısmına göre, bunlar fiilî sıfatlardır. Meselâ: Elif, Allahʹın nîmetine; Lâm, O’nun lûtfuna; Mîm, O’nun mecdine ve mül­küne işârettir. Ve buna benzer bir takım buluş ve görüşler. Fakat eksere göre, bunlar, başında bulunduğu sûrelerin isimleridir. (Tefsîr-i Ebû Suud).

Ariflerden bâzısı diyor ki:

«İlmi bir denize benzetecek olursak; bu denizden bir baraj akıtılmış, o barajdan bir ırmak; ırmaktan da bir akar; akardan da bir vasıtayla bir musluk akıtılmıştır. Eğer bu ölçü ve tertibin dışına çıkılıp, baraj akara akı­tılmış olsaydı akarın mecrasını bozar da zararlı hale getirirdi. Eğer deniz doğrudan doğruya baraja boşaltılmış olsaydı, onu tamamen bozar, belir­siz hale sokardı. Allahʹın Kurʹânʹda: «Gökten su indirdi de dereler kendi ölçüsünce dolup taştı. » (Ra’d Sûresi âyet: 17).

O halde ilim denizi Allah katındadır. Bu denizden peygamberlere bir vâdi (baraj) verilmiştir. Peygamberler de kendi vâdilerinden ilim adamla­rına bir ırmak akıtıp vermişlerdir. Âlimler de bu ırmaktan küçük küçük akarlar akıtıp kabiliyeti olanlara vermişlerdir. Bunlar da kendi ehline -anlayışları seviyesine göre- musluklar akıtmışlardır.

Bundaki sır şudur: Akıllar farklıdır; her biri kendi derecesine göre, bir üsttekine nisbetle zayıf sayılır; kuvvetli sırları kaldırmaya güç getiremez. (Tefsîr-i Kebîr / Fahruddîn Râzî: C. 2, S. 3 / Kahire baskı: 1352-1933).

Fahruddîn Râzî, bu harfler hakkında âlim ve âriflerin görüşlerini nak­lettikten sonra diyor ki:

«Mütekellimler bu görüşlerin hepsini de inkâr ve red ederek demişler ki: «Allahʹın Kitabında mânasını halkın anlıyamıyacağı bir âyet, kelime ve harfin bulunması asla doğru değildir ve olamaz da.. »

Mütekellimler bu görüş ve iddialarına delil olarak ondört âyet, iki hadîs ve üç de aklî buluş getirmişlerdir. (Bu hususta fazla bilgi için bak: Tefsîr-i Kebîr C. 2, S. 4-14).

Kur’ân-ı Kerîm’in yirmi dokuz sûresinin başında gelen huruf-i mukattaadan, Kûfe bilginlerine göre âyet sayılan ve sayılmıyanlar arasında şöyle bir sınıflandırma yapılır: Elif lam mim… bunlar âyettir. Geri kalanlar ise âyet değildir. Basra bilgin­lerine göre: Bunlardan hiç biri âyet değildir. (Tefsîr-i Ebû Suud).

(Hüden - hedahu) dan alınma masdardır. İnsanı gaye ve maksada ulaştıran şeye lütuf yollu irşad etmek mânasınadır.

TAKVÂ

a) Günahlardan tam bir hassasiyetle korunmak.

b) Âhirette insana zarar verecek şeylerden sakınmak.

c) Allahʹın haram kıldığı şeyleri terkedip, farz kıldığı şeyleri yerine getirmek.

d) Şüpheli görülen ve bilinen her şeyi terketmek.

e) İnsanı Allah’tan uzaklaştıracak her şeyden kaçınmak.

f) İnsanın kendi güç ve kuvvetinden yüzçevirmek suretiyle güç ve kuvveti Allahʹa ircâ’ etmek gibi mânalara gelir.

R E Y B

Rey b, aslında nefse ızdırap ve kuşku vermek mânasına masdardır. Sonra «şek» ve «şüphe» mânasında kullanılmıştır.

(Ve yükiymünes salate) cümlesinin delâlet ettiği mâna:

İbn Abbas’a (R. A. ) göre: Namazı, farzlarına uygun olarak dosdoğru kılarlar.

Dahhak’e göre: Rükû’ ve secdelerini, kıraat ve kıyamını, yürek kor­kusu içinde boyun eğme samimiyetini tamamlıyarak kılarlar.

Katadeʹye göre: Namazı, vakitlerini gözeterek, abdesti de dosdoğru alıp rükû’ ve secdelerini yerine getirerek kılarlar.

Mukatil bin Hayyânʹa göre: Namaz vakitlerini iyice muhafaza etmek suretiyle tastamam abdest alırlar, namazın rükûʹ ve secdelerini kıraat ve teşehhüdünü, Hazret-i Peygamber’e (A. S. ) salât ve selâm vermeyi yerine getirirler. (Tefsîrü’l-Kur’âni’l-Azîm, İbn Kesîr: C. 1, S. 42 / Mısır baskı:?).

KIYAM

K ı y â m, bu âyette, açık, devâm ve sübut mânalarına gelir. Ayak­ta durmak mânasına değil... Buna göre âyetin mânası: «Namaza devam ederler» demektir. (Tefsîr-i Kurtubî: C. 1, S. 164 / Mısır baskı: 1387-1967).

(Ve mimma rezeknahüm yünfikun) cümlesinin delalet ettiği mana:

a) İbn Abbas’a ʺ(R. A. ) göre: Mallarının zekâtını tastamam verirler.

b) İbn Mesʹud’e (R. A. ) göre: Çoluk-çocuklarının nafakasını eksiksiz verirler.

c) İbn Cerîr Taberiyʹe göre: Âyet-i kerîme, hem zekâta, hem de sair nafakalara şâmildir.

R I Z I K

Ehl-i sünnete göre: r ı z ı k, ister helâl olsun, ister haram olsun, intifaʹı mümkün olan şeyler demektir.

Muʹtezileʹye göre: Haram rızık değildir; çünkü onu kendine mal edip sâhip çıkılması doğru değildir. Allah ise, haram rızık vermez, ancak helâl rızık verir. O halde rızık, ancak m i I k mânasına gelir. (Tefsîr-i Kurtubî: C. 1, S. 177 / Mısır baskı: 1387-1967).

Ayrıca r ı z ı k, pay mânasına da delâlet eder.

İ N F A K

İnfak, malı elden çıkarmak demektir. Bu mânayla Araplar, malın sa­tıcının elinden çıkıp alıcının eline ulaşmasına «nafaka’l-bey’u» derler. Ay­rıca, ruhu (canı) çıkan hayvana da: «nefakatiʹd-dâbbetu» tâbirini kulla­nırlar. Kalbinden imân çıkan kimseye de «münâfık» denilir. (Tefsîr-i Kurtubî: C. 1, S. 178 / Mısır baskı: 1387-1967. Tefsîr-i Kebîr Li-Fahrüddîn Râzî: C. 2, S. 36. / Kahire baskı: 1933).

İnfak, vâcib ve mendup diye iki kısma ayrılır. Vâcib olan infakın da birkaç kısmı vardır:

a) Zekât.

b) Kendi nefsine ve nafakası üzerine gerekli olanlara harcamak.

c) Allah yolunda harcamak ki bundan bilhassa cihâd = savaş kastedilir .

Mendûp olan infak ise: Ölüm gelip çatmadan önce Allah rızası için sadaka vermektir. (Aynı tefsir: C. 2, S. 36. / Kahire baskı: 1933).

F E L Â H

Felâh, matlûb olan şeye zafer bulmak mânasına gelirse de kök mâna olarak, yarıp açmak anlamında kullanılır. Bu bakımdan ziraatçıya -toprağı yarıp açtığı için- f e l l â h denilir. Alt dudağı yarık olana da e f I a h tesmiye olunur. «İnne’l-hadîde bi’l-hadîdi yuflehu» mısraında geçen yuf­le h u, «yuşakku» mânasınadır. (Tefsîr-1 Kurtubî: C. 1, S. 182 / Mısır baskı: 1387-1967).

Daha çok «f e v z = kurtuluş ve başarı, bakaʹ = bulunduğu hal­de kalma mânasına gelir. Cennet ile kurtuluşa erişip orada ebediyen ka­lanlar hakkında, «Ulâike hümü’l-muflihûn» buyrulmuştur.

ÂYETLER ARASINDA BAĞLANTI

İlk beş âyetle Kur’ân-ı Kerîm’in ilâhî ve semavî olduğu, ledün âle­minden indirildiği, sakınanları doğru yola irşâd edici bulunduğu; ayrıca bu sakınıp korunanların altı mümeyyiz vasfı ve bu sayede onların başarıya eriştikleri beyân edildikten; insan için dünya hayatında imân ve takvâ şe­ref ve mertebesinden daha üstün bir şeref ve mertebenin olmadığına dik­katler çekildikten sonra bu vasıflardan kendini körü körüne mahrum bıra­kan inkârcı bedbahtların, ikiyüzlü müşriklerin nasıl bir basiretsizlik için­de bulundukları, illiyet prensipleri, diğer bir tabirle sünnetullah dışına çık­tıkları için kulaklarının nasıl gerçeği duymadıkları, gözlerinin üzerine ka­lın bir perdenin nasıl gerildiği özlü ve kapsamlı cümlelerle ifâde ediliyor; birbirinin karşıtı olan imân ile k ü f r ü bir tez ve antitez ölçüsü içinde akıl sâhiplerinin önüne seriliyor; mukayese imkânları veriliyor.

Allah, hakkı söyler ve O, doğru yolu gösterir.