İBRAHİM SÛRESİ
Bu sûre, ismini, içinde kıssası anlatılan İbrahim Peygamber’den (A. S. ) alır. 29 ve 30. âyetleri dışında tamamı Mekkeʹde inmiştir.
Âyet sayısı : 52
Kelime » : 861
Harf » : 3434 (Lübabu’t-te’vîl: 3/69)
Sûrenin kapsadığı başlıca konular:
1- Gökleri ve yeri örneksiz ve benzersiz yaratan Allahʹın varlığı, birliği işlenir. Ortağı bulunmadığı belirtilerek Tevhît İnancı telkîn edilir.
2- Dünyaʹyı kendilerine tek amaç seçip onunla oyalanan inkârcı maddecilerin âhiretteki acıklı durumları tasvîr edilir.
3- Her peygamberin kendi kavim, ya da milletinden seçildiği ve onların diliyle irşat ve teblîğde bulunduğu anlatılır.
4- Peygamberi ve arkadaşlarını teselli etmek, müşrikleri uyarmak için gelip geçen ümmetlerin tutumlarından, onlara gönderilen peygamberlerin çetin mücadelelerinden ibretli safhalar, öğüt alınacak tablolar açıklanır.
5- İnkârda ısrar edip haksızlıkta bulunan müşriklere vaʹdedilen azâptan ve kıyâmet gününde görecekleri muameleden söz edilir. Mü’minlere vaʹdedilen Cennet ve ondaki sonsuz nîmetlerden bir kısmı anlatılır.
6- İbrâhim Peygamberin (A. S. ) duâsı nakledilerek örnekler verilir.
7- Azâbın suçlu günahkârlara hemen verilmeyip geciktirilmesinin hikmetine işâret edilerek, İslâm’ın mutlaka başarıya erişeceğine atıflar yapılır, müjdeler verilir. Sonra da azgın inkârcıların Cehenemdeki acıklı halleri, çok duyarlı bir anlatımla belirtilir.
8- Böylece ölmeden önce dönüş yapıp imân etmek isteyenler için Allah’ın tevbe kapısının hep açık bulunduğu dolaylı şekilde hatırlatılır.
MEALİ:
1- Elif -Lâm- Râ. Bu Kitâbʹı, Rablarının izniyle, insanları karanlıklardan aydınlığa, O yegâne üstün ve övülmeğe lâyık olanın yoluna çıkarman için sana indirdik.
2- (O övülmeğe lâyık olan) Allah ki, göktekiler de, yerde olanlar da Oʹnundur. Çok şiddetli azâbından da vay o kâfirlere!
3- Onlar ki Dünya hayatını sever, Âhiret’e tercîh ederler; Allahʹın yolundan alıkoyarlar da onu eğri göstermek isterler. İşte onlar uzak bir sapıklık içindedirler.
4- Biz, her peygamberi, onlara açık-seçik anlatsınlar diye kendi milletinin diliyle gönderdik. Artık Allah dilediğini saptırır; dilediğini doğru yola iletir. O çok üstündür, çok güçlüdür; yegâne hikmet sahibidir.
İLGİLİ HADÎSLER
«Allah gönderdiği her peygamberi kavminin diliyle göndermiştir. » (Ahmed: 5/158)
«Bana beş haslet verildi ki, onlar benden önce hiçbir peygambere verilmemiştir:
1. Bir aylık mesafeye kadar korku salmakla yardım gördüm.
2. Yeryüzü bana mescit ve temiz kılındı, (veya temizleyici kılındı).
3. Ganimet bana helâl kılındı, benden önce (hiçbir peygambere) helâl kılınmamıştır.
4. Şefaat (yetkisi) bana verildi.
5. (Benden) önce gönderilen her peygamber yalnız kendi kavmine gönderilmiştir. Ben ise, bütün insanlara gönderildim. » (Buharî/teyemmüm: 1, salât: 56- Müslim/mesacid: 3- Dâremî/salât: 111)
İLÂHÎ ŞİFRELER
Elif- Lâm -Râ: Diğer sûrelerin başında olduğu gibi, bunlar da Allah ile Peygamberi arasında bir şifredir. Aynı zamanda sûrenin özeti, ana giriş kapısı anlamında birtakım işâretlerdir. Allah daha iyisini bilir.
KURʹÂNʹDAN AMAÇ NEDİR?
«Bu kitabı, Rablarının izniyle insanları karanlıklardan aydınlığa, O yegâne üstün ve övülmeğe lâyık olanın yoluna çıkarman için sana indirdik. »
İlgili âyetle, Hz. Muhammed’e (A. S. ) indirilen kitabın ne amaçla indirildiği belirleniyor ve bu dört madde halinde özetlenerek açıklanıyor
1- Kur’ân, bilgisizliğin, inkâr ve azgınlığın, zulüm ve haksızlığın getirip yaydığı karanlıkları, Tevhit nuruyla, risâlet güneşiyle gidermek, insanları bu karanlıklardan çıkarıp kurtarmak için indirilmiştir.
2- Kur’ân sadece insanları karanlıklardan çıkarmakla kalmaz, onların kalp ve kafalarına Allah’ın varlığını, birliğini, kudretinin sınırsızlığını, rahmetinin genişliğini işlemek üzere gönderilmiştir.
Böylece Kur’ân cehaletin, inkâr ve ahlâksızlığın karanlık bulutlarını kaldırırken, ilmin, ahlâkın, fazîlet ve adâletin; hakseverlik ve yardımda bulunmanın meşalesini gönüllerde yakmayı ihmal etmez.
3- Kendilerini İlâhî maarifin bu düzeyine getirenlere, yegâne üstünlüğün Allah’a ait olduğunu ve övülmeğe de ancak Oʹnun lâyık bulunduğunu, Kitab-ı Mübîn ibâdet ambalajı içinde takdim eder.
4- Peygamberin (A. S. ) kendisine indirilen bu kitabı, belirtilen gaye ve amaç doğrultusunda teblîğ etmek ve irşatta bulunmakla görevli bulunduğunu yine kitabın kendisi açıklar.
İlâhî anlatımın bu yüksek uslûbu, Kur’ân’ın bir bakıma Allahça olduğuna binlerce belgelerden bir belge olarak aklımıza, mantığımıza ve vicdanımıza seslenmektedir: Peygamberin cihanşümul görevi ve hizmeti iki kısa cümleye sığdırılarak özetlenmiştir. Beşerde böylesine güçlü ve kapsamlı ifade kudreti yoktur.
GÖKTEKİLER VE YERDEKİLER ALLAHʹA AİTTİR
«(O övülmeğe lâyık olan) Allah ki, göktekiler de ve yerde olanlar da O’nundur. »
İnsan için bulunduğu yer ve görebildiği açı gereği iki şey daha belirgindir: Gökler ve yeryüzü. Göklerden maksat, uzayda serpiştirilmiş milyarlarca yıldız, sistem ve gezegenlerdir. Ancak bunlardan pek azını müşahede edebiliyoruz. Zira yapılan bilimsel tesbitlere göre, dünyaya henüz ışığı ulaşmayan yıldızlar vardır. Kâinatın büyüklüğü, üzerine kurulduğu plânın mükemmelliği, Yüce Yaratan’ın öncesiz ve sonrasızlığına açık delildir. Aynı zamanda O’nun ilim ve kudretinin sınırsızlığının bir başka belgesidir. Eserin kusursuzluğu ve güzelliği, şüphesiz ki sanatkârın gücünü ve yeteneğini simgeler ve her eser, mutlaka sanatkârının kudret damgasını taşır.
Konu bu açıdan incelendiğinde, biz insanlara göre, göklerde ve yerde ne varsa hepsi Allah’ındır. Her varlık onun eseri, her düzen Oʹnun plânının gereği, her sistem O’nun kudretinin tezahürüdür.
Gerçek bu olunca, ilgili âyetle şu inceliğe kapı açılmakta ve hakikatı daha iyi anlayabilmemiz ilhâm edilmektedir. Şöyle ki: Çevremizde rastlayacağımız düzensiz taş, toprak yığınları için, «bunlar falân mimarın eseridir» diyemeyiz. Çünkü mimarın bilgi ve yeteneğini, plân ve düzenlemesini yansıtan hiçbir delil ortada mevcut değildir. Eğer kâinat da plânsız, proğramsız, dağınık, ölçüsüz ve düzensiz bir karmaşalık içinde olsaydı, onlara bakıp da, «bunların hepsi Allah’ın eseridir, Oʹnun kudretinin düzenlemesidir» diyemezdik. Aynı zamanda Kurʹânʹda da böyle bir âyete yer verilmemesi gerekirdi. Oysa bu kutsal kitabın otuzdan fazla yerinde göklerin, yerin ve ikisi arasında bulunan her şeyin Allahʹa ait olduğu belirtilmiştir. Bu, kâinatta mutlak bir düzenin bulunduğu, mükemmel bir plâna göre hazırlandığı, kusursuz proğramlara göre yürütüldüğünü bize öğretmeğe yönelik İlâhî beyânlardan bir kısmıdır. Uzaklara gitmeye, uzayın derinliklerine dalmaya gerek yok; sadece Güneş Sistemiʹni ele aldığımız ve Güneşe bağlı bulunan dokuz gezegenden biri olan Dünya’nın düzenli hareketlerini, izlediği yörüngeyi, kutuplarda basık, ekvatorda şişkin olduğunu, Güneşin etrafında dönerken 23 derecelik bir meyil gösterip bazan kuzey yarımküresini Güneşe doğru yaklaştırıp güney yarımküresini uzaklaştırdığını, bazan da bunun aksini yaptığını ve bütün bunları belli bir proğram ve matematiksel inceliklere göre devam ettirdiğini, böylece gece ve gündüzün, mevsimlerin meydana geldiğini düşünürsek, kâinatın başıboş, düzensiz, gayesiz, hesapsız, kitapsız taş, toprak yığınları olmadığını anlar ve her sistem ve dengede Allahʹın damgasının bulunduğunu görmekte gecikmeyiz.
İşte İlgili âyetle, «Göktekiler de, yerde olanlar da Oʹnundur», buyurulurken, bu inceliklere dikkatimiz çekilmek istenilmiş ve aklımızı ilmî araştırmaya çevirip hakikatı görmemiz tavsiye edilmiştir.
O bakımdan Allah kuru bir ifade olarak, «Göktekiler de, yerde olanlar da O’nundur», buyurmuyor; onu bir temel bilgi, ana fikir mahiyetinde önümüze koyup üzerinde iyice düşünmemizi emrediyor.
Sonuç olarak belirtelim ki, göklere ve yere böyle bir düşünce, böyle bir dikkat ve böyle bir incelikle bakmayan; onlarda hâkim olan mükemmelliği görmeyen gözler, çoktan kör olmuştur. Bu hakikatleri idrâk etmiyen kalpler, elbetteki tıkanmıştır..
İNKÂR KARANLIĞINDAKİ KÖRLÜĞÜN BELİRTİLERİ
Önce «karanlıklar» ve «aydınlık» diye çevirisini yaptığımız, «zulümat» ile «nur» kelimeleri üzerinde durmamız uygun olur. Çünkü birinci kelime çoğul, İkincisi tekil olarak kullanılmıştır. Bu, insanı mânevî karanlığa iten sebeplerin çokluğuna, iman ve ilmin de insanı Allahʹa ulaştıran tek yol bulunduğuna delâlet eder. Ancak unutmamak gerekir ki, en tehlikeli karanlık, şüphesiz ki, inkâr ve cehaletten kaynaklananıdır. O bakımdan böyle bir karanlığa gömülenlerin, hakikatı göremiyecek kadar kalp gözlerinin kapandığı tarihin hemen her devrinde ve döneminde görülmüştür. İlim adamları Kurʹân’dan aldıkları feyiz ve ilhamla bu körlerin birtakım belirtilerini tesbit edip açıklamışlarsa da, onları buraya nakletmemize gerek görmüyorum. İlgili âyetlerle Cenâb-ı Hak o gibilerin açık belirtilerini üç madde halinde özetliyerek bize bildirmiştir:
1- Dünya hayatını çok severler. Her vesileyle onu Âhiret hayatına tercîh ederler. Aslında onlar âhirete inanmazlar. Dünyanın her türlü nîmetini kendi tekellerinde bulundurma hırsı içindedirler. Semavî dinler, kutsal kitaplar ve peygamberler onların bu hudut tanımayan hırslarını belli bir sınırda tutup yönlendirmeyi plânlarlar. Bundan dolayı onlar bu üç nîmetten, diğer bir tabirle yüksek değerden hiç, ama hiç hoşlanmazlar.
2- Dine ısınanları veya onu seçmeye karar verenleri Allah yolundan alıkoymaya çalışırlar. Bunun zevkli bir görev olduğuna inanır; bir kişiyi olsun saptırdıkları zaman kendilerini mutlu sayarlar.
İbâdethaneler onlara göre, tembeller yuvası, ibâdet daha çok bilgisizlerin, ya da geri zekâlı olanların meşgalesi; başkalarına yardım bönlüğün alâmeti, Allahʹın seçip insanlara indirdiği dini savunmak gericiliğin kendisidir.
3- O nedenle Allahʹa giden yolu hep eğri göstermek, saadet caddesini hep kapalı ve karanlık tanıtmak isterler. Din düşmanlığı onlarda derunî bir maraz halindedir ve tedavisi çok zordur.
İşte on beş asır önce Mekke ve Medine’de bu zihniyette olan inkârcı döneklerin bir benzerleri hiçbir devirde sahneden eksik olmamışlardır. Şüphesiz bu, hak ile bâtıl mücadelesinin süregelen bir uzantısıdır.
HER PEYGAMBER, KENDİ KAVMİNİN DİLİYLE GÖNDERİLMİŞTİR
«Biz her peygamberi, onlara açık-seçik anlatsınlar diye kendi milletinin diliyle gönderdik. »
İlgili âyetin açık anlatımından, Hz. Muhammedʹin (A. S. ) de sadece Araplara, daha çok Mekkeli Kureyş kabilesine veya Mekkeli muhacirlerle, Medineli ansara gönderilmiş bir peygamber olduğu anlaşılmamalıdır. Zira Kur’ân âyetinden bir hüküm çıkarmak gerektiğinde, o hükümle ilgili diğer bütün âyetler biraraya getirilir, kronolojik sıra gözetilir, ilgili hadîsler de dikkate alınır ve ancak ondan sonra asıl delâlet ettiği hüküm çıkarılabilir. Nitekim Sebe’ Sûresinde Hz. Muhammedʹin (A. S. ) bütün insanlara peygamber olarak gönderildiği şöyle açıklanmaktadır: «(Ey Peygamber! ) Biz seni bütün insanlara ancak (rahmetin) müjdecisi, (azâbın) uyarıcısı olarak gönderdik. Ama insanların çoğu bilmezler. » (Sebe’ Sûresi: 28)
Kıyâmet kopuncaya kadar bütün insanlara Allah’ın en son mesajını teblîğ ile görevli bulunan Hz. Muhammed (A. S. ) Efendimiz, elbette bir kavmin, bir milletin bünyesinden seçilmiştir. Ne var ki, Cenâb-ı Hak, İslâm’ın ruhlar ve kafalar üzerindeki yüksek tesirini bütün milletlere göstermek için son peygamberini Arap Yarımadasıʹndan seçmiştir. Zira o çağda Araplar katı bir putperestlik havası içinde zulmün her çeşidini işlemekte bir sakınca görmeyen, daha çok talancılıkla geçinen; kadınları ve çocukları esir edinip köle ve cariye diye pazarlarda dolaştırmayı sanat haline getiren, kız çocuklarını diri diri gömecek kadar vicdanları katılaşan bir milletti. Onları ıslâha muktedir olan bir peygamberin, bir kitabın, bütün milletleri ve kavimleri ıslâh edecek yüksek bir kudrete sâhip olduğu kesinlik kazanıyordu. Hem İlâhî muradı yansıtmaya Arapça diğer dillerden daha yatkın ve daha geniş; insan ruhunun inceliklerine seslenme bakımından daha zengin idi. Ayrıca soydan irsî yolla gelen birçok değerlere, fazîletlere sâhip olan Hz. Muhammed (A. S. ) doğruluk, nezaket, edep, terbiye, yüksek ahlâk ve fazîletin doruğunda bulunuyordu. Onun için Cenâb-ı Hak: «Biz seni ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik. » (Enbiyâ Sûresi: 107) buyurarak, onun bu yüksek şerefe herkesten çok lâyık bulunduğunu bildirmiş oldu.
Hz. Muhammed (A. S. ) böylece risâlet göreviyle bütün insanlara seslenirken işe, yakınlarını Tevhît İnancı’na dâvet ile başlamış ve arkasından doğduğu yer olan Mekke halkına Cenâb-ı Hakk’ın buyruklarını teblîği, görevinin ikinci halkası olarak belirlemişti. Bu, atılan bir cisim sebebiyle gölde meydana gelen küçük dairenin bir büyüğünü oluşturmasına ve giderek dairelerin ardarda birbirini takip etmesine benzer. Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz de Mekke vadisine attığı İlâhî nurun meydana getirdiği dairelerin birbirlerini izlemesiyle Mekke sınırlarını aşıp Medine’ye uzandı ve çok geçmeden Arap Yarımadası’nı fethetti. Arkasından fütuhatlar birbirini izledi; derken kıtalar üzerinde ALLAHU EKBER sesleri işitilmeye başlandı.
Hz. Peygamber (A. S. ) dâvete belirtilen şekilde merkezden dışa doğru değil, dıştan merkeze doğru başlasaydı ne olurdu? Her şeyden önce anlaşma ve uyum meydana gelmez, arada derin bir boşluk her zaman kendini hissettirirdi. Zira öyle bir dönemde Arapça konuşan Peygamber (A. S. ) kalkıp İran’a veya Bizans’a, ya da Hindistanʹa giderek dâvete oradan başlamış olsaydı, hiç kimseden yüz bulamayacak, belki de deli veya maceracı damgası vurularak o ülkeden kovulacaktı. O nedenle de, atılan kıvılcımı kalbinde ve kafasında taşıyacak havarîler yetişmez, başlatılan hamle ilk adımda olduğu yerde kalır, ileri atılma imkânı bulamazdı.
Kur’ân, her millete onların kendi diliyle ayrı ayrı indirilseydi, birlik sağlanamaz, değişik ifadeler karşısında değişik anlayışlar, farklı hükümler ortaya çıkardı. Hem böyle bir durumda, her millete kendi dillerini konuşan ayrı bir peygamber de gönderilmesi gerekirdi. Oysa bunların hiç birine lüzum yoktur. Çünkü gönderilen son peygamber, indirilen son kitabı önce kendi diliyle kendi kavmine ve çevresine teblîğ edip öğretecek; sonra da onlar yavaş yavaş çemberi genişletip öğrendiklerini başkalarına öğretmek suretiyle Allah’ın insanlığa olan son seslenişini yayma hizmetini aktarmış olacaklardı. Nitekim öyle oldu, indirilen kitabın orijinali, yani ilk nüshası olduğu gibi korundu, istinsah edilen nüshaları İslâmiyeti kabul eden ülkelere gönderildi ve zamanla bu kutsal kitap birçok dillere çevrilerek ve açıklaması yapılarak iyice yaygınlaştırıldı da arzulanan netice gerçekleşmiş oldu..
Böylece peygambere düşen görev, Allah’ın emirlerini, yasaklarını ve insanlığın huzur ve güveninden yana koyduğu hükümlerini açık-seçik teblîğ etmektir. Kavim ve milletlere düşen ise, Onun teblîğ ettiklerini kendi dillerine çevirip anlamaya ve gereğince amel etmeğe özen göstermektir. Gerisi Allah’a aittir: Dilediğini doğru yola eriştirir, dilediğini sapıklık üzere bırakır. Her fert ve millet kendi istidat ve kabiliyetine göre o rahmet ve hidâyetten nasibini alır.
ÂYETLER ARASINDA BAĞLANTI
Yukarıdaki âyetlerle, Kur’ân’ın indirilmesinin hikmet ve amacı açıklandı. Varlık âleminde her şeyin Allah’ın eseri olduğu belirtilerek mevcut mükemmel düzen üzerinde düşünmemiz ilhâm edildi. Sonra da birtakım şüpheleri gidermek için her peygamberin kendi kavminin diliyle teblîğ ve irşat görevini yerine getirdiğine dikkatler çekildi.
Aşağıdaki âyetlerle, konu tarihî bir olayla açıklığa kavuşturuluyor. Musa Peygamber’in de kendi kavmini onların diliyle eğittiği anlatılıyor. Sonra da inkâr ve sapıklık karanlıklarından onları kurtarmaya çalıştığı bildiriliyor ve böylece Allah’ın o millete olan nîmetlerini hatırlatarak nankörlük etmemeleri için gereken uyarılarda bulunduğu açıklanıyor.