NÂS SÛRESİ
Felâk Sûresi’nde olduğu gibi, bu sûrenin de Mekke’de mi, yoksa Medine’de mi indiği ihtilâf konusudur. Ashab ve Tabiîn’den bir kısmına göre, Mekke’de, diğer bir kısmına göre Medine’de inmiştir. İbn Merduye’nin yaptığı rivâyete göre, Kur’ân’ın ilk müfessiri İbn Abbas (R. A. ) şöyle demiştir: «Bu sûre Medine’de inmiştir. » (Şevkanî/Fethülkadîr: 5/522)
Birinci âyetinde, «Nâs (insanlar)ın Rabbına sığınılması» konu edildiğinden, Nâs kelimesi aynı zamanda sûreye isim olmuştur.
Allâme Zemahşerî’ye göre: Bu sûre Felâk Sûresi’nden sonra inmiştir. (Tefsîrü’l-Keşşaf: 4/823)
Âyet sayısı: 6
Kelime »: 20
Harf »: 70 (Lübabu’t-te’vîl: 4/430)
Sûrenin kapsadığı başlıca konu:
Cin ve insandan olan şeytanların kalplere verdikleri vesveseden, yaptıkları dürtüşlerden, yine insanların Rabbına, gerçek sâhibine ve ilâhına sığınmamız tavsiye ediliyor. Böylece her şeyin dizgininin Cenâb-ı Hakk’ın kudret elinde bulunduğuna ve yegâne sığınağın O olduğuna ve bütün tasarrufların Oʹna ait bulunduğuna işârette bulunuluyor.
MEÂLİ:
1-6- De ki: İnsanların Rabbına, insanların (yegâne) hükümdarına, insanların ilâhına: Cinlerden ve insanlardan olup, insanların kalplerine vesvese veren, (Allah anılınca da) sinsice geri çekilen vesvesecinin şerrinden sığınırım..
İNİŞ SEBEBİ
Felâk Sûresi’yle ilgili iniş sebebi bu sûre hakkında da aynen câridir.
İLGİLİ HADÎSLER
«Sizden hiç kimse yoktur ki, ona müvekkel kılınmış bir karini (ruhanî bir arkadaş ve yakını) bulunmasın. » Bunun üzerine Ashab-ı Kirâm sordu: «Ya Resûlellah! Senin de mi karinin var? » Efendimiz cevap verdi: «Evet, benim de karînim var; ancak Cenâb-ı Hak ona karşı bana yardım etti de o İslâm’a girdi (teslimiyet gösterdi) ve o sebeple bana sadece hayır ile tavsiyede bulunur. » (Müslim/müsafirin: 69- Dâremî/rikak: 25- Ahmed: 1/385, 397, 401, 460)
Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz’in zevcesi Safiye (R. A. ), itikâfta bulunan Resûlüllah’ı (A. S. ) ziyarete gelmiş ve geceleyin ikisi birlikte dışarı çıkmışlardı ki, Resûlüllâh (A. S. ) onu evine kadar götürmek istiyordu. Derken yolda Ensarʹdan iki adamla karşılaştı. Onlar Resûlüllah’ı (A. S. ) görünce oradan süratle ayrılmaya koyuldular. Resûlüllâh (A. S. ) onlara seslenerek: «Biraz yavaş olun! Bu yanımdaki kadın Safiye bint Hay’dir. » O iki adam «Sübhanellah.. Ya Resûlellah! (Senin hakkında şüphe mi ederiz? )» dediler Resûlüllâh (A. S. ) şöyle buyurdu: «Şüphesiz ki şeytan, âdemoğlunun kan kanalından girer. O bakımdan şeytanın sizin kalbinize bir şey, bir şer atıp fısıldamasından endişe ettim. » (Buharî/mevakiyt: 22, itikâf: 8, fezâil’i-sahabe: 5- Müslim/mesacid: 224, fezâil’i-sahabe: 29, 34- Ebû Dâvud/savm: 78)
«Resûlüllâh (A. S. ) Efendimizʹin bindiği merkebin ayağı sürçtü (ve o sebeple Resûlüllâh (A. S. ) yere düştü). Bunun üzerine Resûlüllahʹın (A. S. ) redifi (arkasından gelen adam): «Şeytan düşürüverdi! » dedi. Bu sözüne karşı Resûlüllâh (A. S. ) ona: «Şeytan kaydırıp düşürdü, deme. Çünkü böyle dediğin zaman şeytan kendinde bir azamet hisseder ve: «Ben kendi kudretimle onları yere düşürdüm» der. Ama Allahʹın ismiyle... dersen, o (şeytan) küçülür, o kadar ki bir sinek gibi kalır» buyurdu. (Müsned-i Ahmed: 5/59)
Ebû Zer (R. A. ) anlatıyor:
«Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz Mescidʹde bulunduğu bir sırada gidip yanına oturdum. O bana: «Ya Ebâ Zer! Namaz kıldın mı? » diye sordu. Ben de: «Hayır.. » dedim! Bana: «Öyleyse kalk namaz kıl! » buyurdu. Ben de kalkıp namaz kıldım ve öylece oturdum. Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz şöyle buyurdu: «Ya Ebâ Zer! İnsan ve cinlerin şeytanlarından Allahʹa sığın. » Ben de: «Ya Resûlellah! İnsanlardan da şeytan var mıdır? » diye sordum. «Evet, vardır» buyurdu.. » (Buharî/bed’-i halk: 11, edeb: 44- Nesâî/istiâze: 49- Ahmed: 5/178, 256)
«Şüphesiz ki şeytan insanın kurdudur; tıpkı davarlara musallat olup (sürüden) uzak kalan zayıf sıska olanını yakalayan kurt gibi.. » (Müsned-i Ahmed/Câmiussağîr: 1/81)
«Doğrusu şeytan şöyle dedi: «Rabbim! Senin izzetin hakkı için hiç durmadan senin kullarını, ruhları bedenlerinde olduğu sürece aldatıp şaşırtacağım. » Bunun üzerine Cenâb-ı Hak ona: «İzzet ve Celâlime and olsun ki, kullarım istiğfar ettikleri sürece ben onları bağışlayacağım» buyurdu.. » (Müsned-i Ahmed/Câmiussağîr: 1/81)
«Şüphesiz şeytan sizden birinize gelir de şöyle fısıldar: «Göğü kim yarattı? » O da: «Allah yarattı» der. O yine: «Ya yeri kim yarattı? » diye fısıldar. O da: «Allah yarattı» der. Bu defa şeytan: «Allah’ı kim yarattı? » diye fısıldar. İşte sizden biriniz böyle bir fısıltıyı hissedince, şöyle desin: «Ben Allah’a ve Resûlüne imân ettim. » (Taberânî/Câmiussağîr: 1/81)
ALLAHʹIN İNSANLARA İZAFE EDİLEN ÜÇ SIFATI
«De ki: İnsanların Rabbına, insanların (yegâne) hükümdarına, insanların ilâhına... sığınırım. »
Kur’ân-ı Kerîm’in son sûresinde Cenâb-ı Hakk’ın insanlardan yana üç sıfatı anılmaktadır. Şüphesiz insanlar bu üç sıfatı lâyıkıyla anlar ve hayatlarını ona göre düzenlerlerse, aralarında fitne ve fesat havası estiren ve durmadan kargaşalık çıkartmak için sinyaller veren şeytan tesir alanını kaybetmiş olur. Böylece huzurlu, güvenli aile ve toplumlar vücut bulur; kardeşlik duygusu kuvvetlenir. Zira üç sıfattan her birinin ruhlar ve kafalar, kalpler ve dimağlar üzerinde ayrı tesiri ve başka başka tecelliyle yönlendirme özelliği söz konusudur. Şöyle ki:
1- Rab
2- Melik
3- İlâh..
Rab: Fâtiha Sûresi’nin tefsîrinde açıkladığım gibi, yaratıp terbiye etmenin, yetiştirip geliştirmenin, kemâle doğru yükseltmenin bütün inceliklerini içermektedir. Başta melekler, insanlar ve diğer canlılar olmak üzere her şey Rab sıfatının tecellisiyle gelişip tekâmül etmiş, denge ve düzenini bulmuştur. Anneyle çocuğu arasındaki kopmaz bağ; anne sütünün müstesnâ anlamdaki besleyici özelliği; hayvanların kendi nesillerini devam ettirme iç güdüleri; bitkilerin kendi benzerlerini devam ettirmede tohum vermesi, kök salması ve mikro modelini tohum, kök ve sporlarında (Çiçeksiz bitkilerde üreme organı. Bir hücreli hayvanların bazılarında üreme cisimciği) muhafaza etmesi hep bu sıfatın Hâlık sıfatıyla birlikte tecellilerinin eseridir. Cenâb-ı Hak, terbiye ve tekâmül ettirmede, geliştirme ve düzenlemede beşer takdîr ve tasvîrinin; duygu ve düşüncesinin erişemiyeceği kudret ve yüceliktedir. O bakımdan masdar kalıbında olan «rab» mübalağa ifade etsin, yani bu yüceliği yansıtsın diye sıfat olarak belirlenmiştir.
İnsanoğlu kâinata ve onda yer alan her sistem ve parçaya akıl ve ilim, idrâk ve irfan gözüyle baktığı takdirde «Rab Sıfatı»nın tecelli ve proğramlama izini görebilir. Öyle ki, arının yaratıldı yaratılalı bal yapmakta olduğunu; karıncanın düzenli iş ayarlamasıyla hayatını sürdürdüğünü anlar ve «Sübhâne Rabbiye’l-Azîm-Sübhane Rabbiye’l-A’lâ» diyerek rükûʹ ve secdeye varır.
O bakımdan Cenâb-ı Hak bilfarz kâinattan «Rab Sıfatı»nın tecellisini çekecek olsa, ne denge kalır, ne de düzen; her şey alt-üst olup hilkatinin hikmetinden uzaklaşır.
Melik: Sözlük olarak, sâhip, padişah, muktedir önder, güçlü hükümdar ve kral demektir. Rab sıfatından sonra anılması çok anlamlıdır. Şöyle ki: Her şeyi yaratıp hilkat ve fıtratına zerk ettiği özelliğine göre terbiye edip kemâle erdiren Rab, onları kendi haline bırakmamakta, kâinatı bir saatin çarkları, dişlileri gibi birbirine bağlı kılıp sayısı belirsiz melekleri görevlendirmek suretiyle kudretini izhar etmekte; hükümdarlığını bir zaaf, aksama ve ihmal söz konusu olmaksızın sürdürmektedir. İşte kâinatta sağlam denge ve düzenin aksamadan devamı Cenâb-ı Hakk’ın bir de Melik Sıfatı’nın tecellisiyledir. Ondan başka hükümdarların iktidar süresi kısıtlı, tasarruf yetkisi kayıtlı, kudreti sınırlıdır ve hepsi de ölüme mahkûmdur. Cenâb-ı Hakk’ın kudret ve tasarrufu ise, sınırsız ve sonsuzdur. O bakımdan O, yegâne hükümdar ve hükümrandır.
Varlıkta hâkim olan ilâhı kudret ve tasarrufu görmemek ve anlamamak için kör ve sağır, bön ve ebleh olmak gerekir.
İlâh: Rab ve Melik olan Cenâb-ı Hak bu iki sıfatının tecellisiyle de her türlü övgüye lâyık olduğu gibi, ibâdet edilmeğe de tek ehildir. Azıcık dünyalık elde etmek, geçici bir makama yükselebilmek için fâni hükümdarın önünde eğilen insan, kendi kıymet ve azizliğini idrâk edememenin zilleti içinde bulunuyor demektir. Onu insan olarak yaratan ve kâinatta birçok şeyi onun hizmetine veren; sonra da Rab Sıfatı’yla onu terbiye edip kemâle erdiren; ahsen-i takvîm düzeyine getirip onu tasarrufu altında bulunduran Cenâb-ı Hakk’a ibâdet etmemesi son derece üzücü ve düşündürücüdür. Zira insanoğlu Rabbına ibâdet ettiği nisbette insanlığının manâ ve hikmetini anlayabilir. Yine ibâdetine göre O’nun yanında değer kazanıp izzet ve şerefe erişir. Bunun için Kur’ân’ın ilk sûresinde Cenâb-ı Hakk’ın «Rabbü’l-âlemîn» olduğu ifade edilirken, arkasından üç sıfatı anılmakta ve sonra da «Ancak sana ibâdet ederiz ve ancak senden yardım bekleriz» cümlelerine yer verilmektedir. Burada ise, o sıfatlardan bir kısmı anılarak «ilâh» ismi getirilmekte ve o cümlelerin özeti verilmektedir.
Böylece Cenâb-ı Hak sözünü ettiğimiz üç sıfatını sıralarken çok ince bir hususa da işârette bulunmaktadır. Şöyle ki: İnsanlardan olan terbiyeci, aynı zamanda melik (hükümdar) olmayabilir. Ama Allah hem yegâne terbiyeci, hem de benzeri olmayan hükümdardır. Oʹnun hem terbiyeciliği, hem de hükümdarlığı devamlıdır. İnsanların ise bu iki yönü de geçici ve sınırlıdır. Sonra insanlardan mâbud (ibâdet edilen ilâh) olamaz. Ama Cenâb-ı Hak aynı zamanda insanların ilâhı (mabudu) olarak bulunuyor ve bu hususta da Oʹnun dengi ve benzeri yoktur.
CİN VE İNSANLARDAN OLAN VESVESECİ
Cenâb-ı Hakk’ın Rab, Melik ve İlâh olarak üç sıfatı da insanlara izafe edilerek anılmaktadır. Zira O’nun isim ve sıfatının, özellikle bu üç sıfatının tecellisine en çok lâyık olan ve o tecelliden yeterince nasîbini almaya yönelik yeteneklerle donatılan insanlardır. Ne var ki onlardan bir kısmı yaratılışındaki bu azizliği idrâk edemediğinden Rahmân ve Rahîm olan Allah’tan uzaklaşıp İblîs’le yakınlık ve dostluk kurma özentisi ve çabası içindedir. Böyle olunca da toplum içinde yer alan bu tiynetteki insanlar en az şeytan kadar tehlikeli ve zararlıdırlar.
Şeytan ise, durmadan dürtükleyip kan mecrasından sinyal vermek suretiyle kalp ve kafada bir sürü vesvese ve şüphe doğurarak selîm düşünmeyi, faydalı yönelmeyi, kâmil kişi düzeyine gelme idrâkini alt-üst eder ve bunun için daha çok mide ve şehveti, kıskançlık ve açgözlülüğü kamçılar; kişisel menfaatin ön plânda tutulmasını telkîn ederek sinsi faaliyetini sürdürür. O aynı zamanda «hannas»tır: Döner, döner aynı sinyalleri verir ve Allah anılınca geri çekilir, gaflet edilince hemen yaklaşır. Kişi, Rabbim, Melikini ve İlâhını hatırlayıp O yüksek kudrete yönelince İblîs’in sinyalleri tesir etmez olur ve bu rahmânî hava oluşunca uzaklaşmak zorunda kalır.
Nitekim İbn Ebî Dünya, İbn Cerîr ve İbn Münzir’in tahrîc ettikleri, Hâkim’in de sahîhlediği hadîste şöyle buyurulmuştur: «Doğan her çocuğun mutlaka kalbi üzerinde vesvas bulunur. Sonra o, Cenâb-ı Hakkʹı anınca vesvas arkasını dönüp uzaklaşır; unutup gaflete dalınca o vesvas dönüp gelir ve vesvese verir. » (Şevkanî/Fethülkadîr: 5/524)
Ancak cin ve insten olan vesvesecinin kalp ve kafaları karıştırması, kötü düşünce ve duygu malzemesi vermesi, içten dışa, kalpten fiiliyata çıkarılmadığı takdirde, bundan dolayı kulun bağışlanacağı; yani mücerred olarak o gibi duygu ve düşünmeden dolayı muahaza edilmiyeceği, azâba uğratılmayacağı söz konusudur.
Nitekim Resûlüllâh (A. S. ) buyurdu ki:
«Şüphesiz Azîz ve Celîl olan Allah, ümmetimin içinde beliren kötü duygu ve düşünceden dolayı onları bağışlar. O duygu ve düşünceyle ümmetim amel etmedikçe ve konuşmadıkça bu böyle sürer. » (Müslim/imân: 20, 202- Ebû Dâvud/talâk: 15- Tirmizî/talâk: 8- Ahmed: 2/398, 425, 481, 491)
Böylece Kur’ân-ı Kerîmʹe, Rab, Rahmân, Rahîm, Mâlik sıfatları anılıp Allah’a hamd edilerek başlandı ve yine O’nun Rab, Melik ve İlâh sıfatları anılarak cin ve insden olan şeytanın vesvesesinden Allahʹa sığınmamız emredilerek Kur’ân tamamlanmış oldu.
ALLAHIM! Bu tefsîre başlamamı bana ilhâm ettiğin ve tamamlamamı kolaylaştırıp yardımda bulunduğun; rahmet, inâyet, lütuf ve kereminle minnette bulunarak sonuca erişmemi sağladığın için Sana kalbimin samimiyet ve heyecanıyla, arzu ve iştiyakıyla hamd ediyorum. Kusurlarımı bağışla; şu dünyada beni Kur’ânʹın hizmetine sevkettiğin ve İslâmiyeti tanıtma basîretine kavuşturduğun gibi, âhiret gününde de beni Kurʹân-ı Kerîm’in şefaatinden ve nurundan mahrûm bırakma.
Tefsîrde bulunurken Resûlüllahʹın (A. S. ) açıklayıcı, yol gösterici hadîslerini nakletmek suretiyle Senin Kelâmʹını daha iyi, daha kolay ve daha çekici tanıtmayı hedef seçerken Resûlüllah’a (A. S. ) daha yakın olmayı arzuladım. Dünyada bulunduğum sürece beni Resûlüllah’ın (A. S. ) yolundan ayırma; sebat göstermem için bana güç ve kuvvet bahşeyle. Âhirette de O’na yakın olan ve O’nun şefaâtine erişen sâlih kullarından eyle. Âmin!..
Duâlarımızın sonu: Hamd, her türlü güzel övgü âlemlerin Rabbi olan Allahʹa mahsustur.