Hud Suresi 1-4. Ayet — Tefsir

Ayet sayfasına git →

الٓرٰ۠ كِتَابٌ اُحْكِمَتْ اٰيَاتُهُ ثُمَّ فُصِّلَتْ مِنْ لَدُنْ حَكِيمٍ خَبِيرٍ اَلَّا تَعْبُدُوا اِلَّا اللّٰهَ اِنَّنِي لَكُمْ مِنْهُ نَذِيرٌ وَبَشِيرٌ وَاَنِ اسْتَغْفِرُوا رَبَّكُمْ ثُمَّ تُوبُوا اِلَيْهِ يُمَتِّعْكُمْ مَتَاعًا حَسَنًا اِلٰٓى اَجَلٍ مُسَمًّى وَيُؤْتِ كُلَّ ذِي فَضْلٍ فَضْلَهُ وَاِنْ تَوَلَّوْا فَاِنِّٓي اَخَافُ عَلَيْكُمْ عَذَابَ يَوْمٍ كَبِيرٍ اِلَى اللّٰهِ مَرْجِعُكُمْ وَهُوَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ

1-2.

(1-2) Elif Lam Ra. Bu Kur'an; ayetleri, hüküm ve hikmet sahibi (bulunan ve her şeyden) hakkıyla haberdar olan Allah tarafından muhkem (eksiksiz, sağlam ve açık) kılınmış, sonra da Allah'tan başkasına kulluk etmeyesiniz diye ayrı ayrı açıklanmış bir kitaptır. (De ki:) "Şüphesiz ben size O'nun tarafından gönderilmiş bir uyarıcı ve müjdeleyiciyim."

Diyanet İşleri

3.

Rabbinizden bağışlanma dileyin, sonra da O'na tövbe edin ki sizi belirlenmiş bir süreye (ömrünüzün sonuna) kadar güzel bir şekilde yararlandırsın ve her fazilet sahibine faziletinin karşılığını versin. Eğer yüz çevirirseniz, ben sizin adınıza büyük bir günün azabından korkuyorum.

4.

Dönüşünüz ancak Allah'adır. O, her şeye hakkıyla gücü yetendir.

Celal Yıldırım (İlmin Işığında Asrın Kur'an Tefsiri)

%100

HÛD SÛRESİ

Sûre, ismini içinde kıssa ve olayı anlatılan Hûd Peygamberʹden alır. İlâhî buyrukların doğruluk doruğunda bulunduğuna yer verilir. Sonra da Allah’ın varlığına, birliğine, öncesiz ve sonrasız olduğuna delâlet eden bel­geler sıralanır. Hakk’ı inkâr edip yeryüzünde bozgunculuk yapan inkârcı azgınlar uyarılır. Kur’ân’ın bir benzerini meydana getirmenin mümkün ola­mayacağı anlatılarak müşriklerin iddiaları reddedilir ve on sûresine ben­zer on sûre düzenleyip getirmeleri önerilerek buna da güçlerinin yetmeye­ceği çok açık biçimde belirtilir.

Tarihin ibret levhalarından birkaç tane seçilerek beşer aklına ve id­râkine bırakılır. O nedenle Lût, Sâlih, Hûd, Şuayb ve Musa Peygamberle­rin mücadeleli geçen dönemlerine dikkatler çekilerek önemli safhalar an­latılır.

Küfürle imân, hak ile bâtıl, doğru ile eğri mücadelesinin sürüp gel­diğine işâret edilerek imân cevherinin sabır sedefinde korunmasının ge­reği üzerinde durulur. Büyük davaların, büyük himmetlerle, üstün fedakâr­lıklarla gerçekleşebileceği çok anlamlı cümlelerle işlenir. Böylece Mekke döneminin ne kadar mücadeleli, sıkıntılı ve çileli geçtiğine atıflar yapılır. Eninde sonunda Hakkʹın üstün geleceği müjdelenir.

Hûd sûresi, Mekkeʹde inmiştir. O bakımdan ona «Mekkî Sûre» deni­lir. Ancak İbn Abbasʹa (R. A. ) göre, 115. âyeti Medineʹde inmiştir. Zira bu âyet günde beş vakit namazdan söz etmekte, hangi vakitlerde kılınacağı­nı kapalı bir anlatımla konu etmektedir.

Mukatilʹe göre, «Onların (inkârcı müşriklerin) Oʹna (Peygamberʹe), bir hazine indirilmeli değil miydi veya onunla beraber bir melek gelmeli değil miydi? demelerinden neredeyse sana vahyolunanın bir kısmını terkeder gibi oluyorsun ve bu sebeple göğsün daralıyor. (Unutma ki) sen ancak bir uyarıcısın. Allah ise her şeyi düzenleyen, koruyan tek güven kaynağıdır. » meâlindeki 12. âyet Medine’de inmiştir. İlim adamlarının çoğu, İbn Abbas (R. A. )nın görüş ve tesbitinin daha sıhhatli olduğunu belirtmişlerdir.

Sûrenin tamamı, 123 âyet, 1600 kelime ve 9567 harftir. Sûre sırası olarak, 11. sıradadır.

İLGİLİ HADÎSLER

Ebû Bekir Sıddîk (R. A. ), Resûlüllâh (A. S. ) Efendimizʹe:

- Ey Allah’ın Peygamberi saçlarınızı ağartan nedir? diye sordu. Bu­nun üzerine Resûlüllâh (A. S. ) ona şu cevabı verdi:

- Benim saçlarımı, Hûd, Vakıʹâ, Nebe’ ve Şems sûreleri ağarttı! (Dâremî)

Tirmizîʹnin tesbit ve rivâyetinde ise, Resûlüllahʹın (A. S. ) şöyle buyur­duğu belirtilmiştir: «Ebû Bekir (R. A. ), gerçekten saçların ağardı ya Resû­lellah! deyince, Peygamberimiz (A. S. ) şöyle buyurdu: Beni, Hûd, Vâkı’a, Murselât, Amme Yetesaelûn ve İzaʹş-Şemsü Küvviret sûreleri ağarttı. » (Tirmizî/tefsîr: 56- Hadîstin hasenün garibün)

Taberânîʹnin yaptığı rivâyette ise, Resûlüllâh (A. S. ) şöyle buyurmuş­tur: «Beni, Hûd ile arkadaşları (benzeri sûreler) ağarttı. » (Taberânî/el-Kebîr)

MEÂLİ:

1- Elif- Lâm- Râ. Bu bir kitaptır ki âyetleri sağlam esaslara, kuv­vetli kesin delillere oturtulmuştur. Sonra da bir bir açıklanmıştır. Bu, ye­gâne hikmet sâhibi ve her şeyden haberli (yüce kudret) katındandır.

2- Öyle ki, Allahʹtan başkasına ibâdet etmiyesiniz. Ben de şüphesiz Oʹndan size (gönderilen) bir uyarıcı ve müjdeciyim.

3- Ve Rabbinizden bağışlanma isteyesiniz, sonra da Oʹna tevbe edesiniz; tâ ki belli bir süreye kadar sizi güzel bir geçimle geçindirsin ve her fazîlet sâhibine faziletini versin. Eğer yüzçevirirseniz, doğrusu ben si­zin için büyük bir günün azâbından korkarım.

4- Dönüşünüz ancak Allah’adır. Oʹnun güç ve kudreti her şeye ye­ter.

HARFLER VE İŞARETLER

« Elif- Lâm- Râ»

Bu harfler sûrenin şifresidir. Delâlet ettiği mana ve hikmetleri Allah daha iyi bilir.

Diğer bir yorumla, bu harfler sûrenin özeti mahiyetinde ve giriş kapısı anlamındadır. Her harf, sûredeki önemli bir bölüme işârettir. İlim adamla­rından bir kısmına göre, sûrenin Levh-i Mahfuzʹdaki yerinin remzi ve be­raberinde inen meleklerin parolasıdır. Başka bir yorumla bu harfler, Allah ile Peygamberi arasında bir şifredir; taşıdığı ilim ve hikmet, remiz ve işa­ret sadece Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz’i ilgilendirir.

KUR’ÂN’IN ÖZELLİĞİ

«Bu bir kitaptır ki, âyetleri sağlam esaslara, kuvvetli kesin delillere oturtulmuştur. Sonra da bir bir açıklanmıştır.. »

Kur’ân-ı Kerîmʹin İlâhî üslûp ve düzenlemesinde, genel anlamda iki husus hâkimdir: Birincisi, bilimsel yoldan tesbit edilen konulara ve gerçe­ğe dayalı olaylara ters düşmemektedir. Yer yer insan aklını harekete ge­çirmek için taşıdığı ana fikirler, temel bilgiler en sağlam ölçülere dayan­maktadır. İkincisi, sözü edilen ana fikirler, temel bilgiler her çağın gelişen ilim ve kültürüne ışık tutmakta, insan ruhuna, taşıdığı Allah ve din duy­gusuna uymayan görüş ve sistemlerin sakatlığını en açık biçimde haber vermektedir.

İlgili âyette geçen «uhkimet» ve «fussilet» fiilleri bir bakıma Kur’ân’ın bu iki özelliğini yansıtmakta ve Allah’ın kitabını okurken her âyeti üzerin­de dikkatle, hassasiyetle durmamızı ilhâm etmektedir.

O bakımdan diyebiliriz ki, insan zekâsının ürünü olan hiçbir kitapta böylesine sağlam ölçülere dayalı, bütünüyle gerçeği yansıtan ve hiçbir çağda cumhur ile ters düşmeyen bir bilgi demeti yoktur. Aynı zamanda in­san elinden çıkan her kitap, zaman aşımıyla değerini, birtakım özellikle­rini kaybetmeye; içindeki fikirler, buluşlar ve hükümler eskimeye, unutul­maya mahkûmdur. Kurʹân böyle bir yıpranma ve eskimeden, unutulma ve gözardı edilmeden çok yücedir.

Bunun sebebi gayet açıktır:

İnsan aklının ve zekâsının ürünü olan bir konu, bir düşünce ve bun­ları içeren bir kitap, insan kadar kusurlu, onun kadar sınırlı ve onun kadar yıpranma ve silinmeye adaydır. Birçok noksanlıklar içinde yüzen insandan noksansız, kusursuz, heryönüyle mükemmel bir eser beklemek anlamsız­dır. Allahʹın halk ve icat ettiği eser ise, Allahʹın sıfatlarına paralellik için­de o nisbette mükemmel ve kusursuzdur. Ne özelliğini kaybeder, ne de za­man aşımının törpülemesine maruz kalır. Bilakis her geçen gün cilâsı, te­siri, üstünlüğü ve yararlılığı artar.

İşte Kur’ân bunun en parlak örneğidir. Zira Allah yegâne hikmet sâ­hibidir, o bakımdan yarattığı her şeyi hikmet ölçülerine göre var kılıp sah­neye çıkarmıştır. Varlık alanına getirdiği her şeyi, lâyık olduğu yere oturt­muş ve yaratıldığı amaca yöneltmiştir. İnsanları hakka, iyiye ve doğruya çağırırken az kelimeyle çok mâna ve çok hüküm ifade eden bir üslup kul­lanır. Kelimeler ve cümleler dizisinde mutlak bir bağlantı, uyum ve bütün­leşme hâkimdir. Kur’ânʹın altıbin küsur âyeti tıpkı bir zincirin halkaları gibi, biri diğerine tutunmakta ve birbirini tamamlamaktadır.

Allah mutlak anlamda her şeyden haberlidir. İleride nelerin ortaya çı­kacağını, ilmî buluşları ve gelişmeleri, insanların yerli yersiz itirazlarını, bâtılın hakka karşı saygısızlık ve şarlatanlıklarını çok iyi bilir. O bakım­dan sözünü, hükümlerini ve tavsiyelerini ona göre sağlam, yapıcı, denge­yi koruyucu, akla ışık tutucu güçte indirir ve tazeliğini devam ettirme kud­retiyle donatır.

KİTABIN GETİRDİKLERİ

«Öyle ki, Allahʹtan başkasına ibâ­det etmeyiniz. Ben de şüphesiz Oʹndan size (gönderilen) bir uyarıcı ve müjdeciyim. »

Allahʹın kudretinin üstünlüğünü ve sınırsızlığını bütün haşmetiyle yan­sıtan ve sadece insanlar yararlansınlar diye indirilen Kurʹân, Allahʹa ya­kışanı, Peygambere lâyık olanı, insanlara uygun geleni açıklar. Peygam­berin görevinin sınırını çizerken Ona imân edenlerin Allah’a kulluklarının plân ve proğramını belirler. O bakımdan 2, 3, 4. âyetlerle bu hususlar sekiz madde halinde sıralanır:

1- Allah ibâdet edilmeye lâyık olduğu için ancak O’na ibâdet edilir. Çünkü Allah bütün hayırların, fazîletlerin, rahmet ve inâyetlerin, feyiz ve bereketlerin yegâne kaynağıdır. Onun için övülmeğe, ibâdet edilmeye her zaman lâyıktır. İnsan da O yüce ve sonsuz kudretin en güzel eseri olduğu için ibadet etmekle, kulluğunun gereğini yerine getirmekle emrolunmuştur. «Öyle ki, Allahʹtan başkasına ibâdet etmeyiniz.. » âyetiyle bu ölçüler net şekilde açıklanıyor ve Kur’ân’ın taşıdığı yüce hikmetin amaçlarından başta gelenine dikkatler çekiliyor.

2- Muhammed (A. S. ) son peygamberdir, aynı zamanda bir insandır. Onda ilâhtık vasfı yoktur. O bakımdan ibâdet edilmeye lâyık değildir. O’nun önemli iki görevi vardır: Birincisi, doğru yoldan sapanları uyarıp hakka dâvet etmektir. İkincisi ise, doğru yolu seçip hidâyete mazhar kılınanları Allah’ın geniş rahmetiyle, ebedî saadetle müjdelemektir.

Bunun için Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz ümmetini belirtilen konuda uyararak şöyle buyurmuştur: «Nasârâʹnın Meryem’in oğlu İsa’yı aşırı övüp (ilâhlaştırdıkları) gibi, beni aşırı övüp (ilâhlaştırmayın). » (Buharî/enbiyâ: 48- Dâremî/rikak: 68- Ahmed: 1/23, 24, 47)

Diğer bir hadîslerinde ise, kendi sınırını belirleyerek ümmetine en sağ­lam kıstası şöyle vermiştir: «Dininizle ilgili bir şey size emrettiğim zaman onu (güvenerek) alın. Kendi kişisel görüşüme dayanarak size bir şey em­rettiğim zaman, şüphesiz ki ben bir beşerim.... » (Müslim/fezâil: 140)

3- Allah’ın her türlü noksanlık ve kusurdan, haksızlık ve zulümden pak ve münezzeh olduğuna inanmamız; beşer olarak kendimizi kusurlu ve günahkâr kabul etmemiz, yine insanlığımıza yakışan bir ölçü ve kıstastır; hayatımız boyunca bunu gözönünde bulundurarak her türlü gösteriş ve alayişten kaçınmamız, ifrat ve tefritten uzak kalmamız gerekmektedir. O bakımdan her ân Allah’a muhtaç bulunduğumuzu duyarak, bilerek el kal­dırıp tevbe ve istiğfar etmemiz, bağışlanmamızı istememiz emredilmiştir. Çünkü Cenâb-ı Hak, pişmanlık duyup dönüş yapan, tevbe ve istiğfarda bu­lunan kullarını çok sevdiğini haber vermiştir.

4- Tevbe kapısının hep açık bulunduğuna inanarak, eli boş döndü­rülmeyeceğimiz ümidiyle Cenâb-ı Hakkʹın dergâhına yüz çevirip dileğimi­zi arzetmemiz kadar tabii ne olabilir. Çünkü biz, O’nun yaratıp varlık ala­nına getirdiği kullarıyız, O’nun inâyet, rahmet ve lûtfuyla hayatımızı sür­dürmekteyiz, O’nun mülkünde yaşıyor, O’nun nimetleriyle besleniyoruz.

5- Kendimizi belirtilen düzeye getirdiğimiz takdirde iç ve dış huzu­runa, gönül rahatlığına, vicdan serinliğine kavuşabiliriz. O takdirde belir­lenen ecelimiz kapıyı çalıncaya kadar iyi bir geçimle geçinir, yani mev­cuda kanaat getirip mutluluğu dünyalıkta, onun makam ve servetinde de­ğil, Allah’a dosdoğru imanda bulur; ebediyet umudu, âhiret inancı ve ilâhî rahmete lâyık görülme duygusu ile tertemiz, sade ve saf bir ömür sür­me bahtiyarlığına erişiriz.

6- Şüphesiz ki fazîlet, insana yakışan bir haslet ve meziyettir. O sa­dece olgunluğun, güzel ahlâkın, sabrın, hoşgörünün, ferağat ve fedakâr­lığın simgesidir. Bu bakımdan fazîlet daha çok peygamber huyunun bir tezahürü veya ürünüdür. Peygamberʹin (A. S. ) nurlu yolunda yürümesini bilen kişilerdir ki, bağlı bulundukları aile ve topluma fazîlet ışığını yansıtır­lar. Cenâb-ı Hak her fazîlet sâhibine o güzel meziyetinin karşılığını fazlasıyla vereceğini de vaʹdetmiştir.

7- İnsan ruhuyla, fıtratındaki mayayla uyum sağlayan, beşer idrâki­ne ışık tutup onu hayra yönelten, kalbe huzur ve umut kıvılcımını atıp tu­tuşturan bu prensiplere ilgi gösterip günlük hayatımıza uygulamamız, kur­tuluşun en parlak belirtilerinden biridir. Aksine bir yol izlemek, Hakk’ın rahmet sesine kulak vermeyip yüz çevirmek, büyük bir günün azâbını hak­ketmenin açık delilidir. Zira bütün fazîletler, iyilikler, güzellikler insan için­dir. Kâinat plânında insana ayrılan yer, hiçbir mahlûka müyesser olma­mıştır. Kendini bunca hayır, iyilik, fazîlet ve güzelliklerden uzak bulundu­rup hayat dizginini nefis ve iblîsin eline veren kimse, her şeyden önce ken­dine zulmetmiştir. Öyle ki, ikinci hayatını berbat edip orayı azâba dönüş­türmüş ve ateşini sırtına yüklenip beraberinde götürmüştür. Allah ise, çok âdil ve yegâne hikmet sâhibidir; kimseye haksızlık etmez, herkesi niyet ve ameline göre değerlendirip karşılık verir.

8- Dönüş eninde-sonunda Allah’adır. O’ndan geldik, yine O’na dön­dürüleceğiz. Bence uyarıların ve tavsiyelerin en tesirlisi bu sözde gizlen­miştir. Bütün güç ve kudret Allah’a aittir. Kim nereye ve neye yönelirse yönelsin, neyi sevip ilâhlaştırırsa ilâhlaştırsın, ne kadar inkâr ederse et­sin, çok geçmeden cari kanun onun önünü kesip dünya hayatının bittiği­ni, âhirete ayak basmanın, Allahʹa dönüp hesap verme zamanının geldiği­ni haber verir. O halde nereden geldiğimizi, nerede bulunduğumuzu, bizden nelerin istendiğini, görevlerimizin neler olduğunu, bir süre sonra nereye niçin gideceğimizi bilmek ve ona göre hayatımızı düzene koymak zorun­dayız. Aksi halde hilkatimizin amaç ve hikmetinin dışına çıkıp plândaki ye­rimizi almamış oluruz.

Unutmamalıyız ki, dünya her türlü nimetiyle, araç ve gereciyle emri­mize verilmiş ve bunları ilâhî proğrama uygun kullanmamız emredilmiştir. Çünkü mevcut bütün imkânlar, ebedî hayata hazırlanmaya yönelik araç­lardır. Bu imkânları heba ve heder etmeye hiçbir zaman hakkımız yoktur. Araç ve imkânları amaç yerine koyar ve hayatı dar bir çerçeve içine ala­cak olursak, asıl amaç ve gayeyi kaybetmiş oluruz. Kendini bu düzeye getirenlerin de Allahʹa dönüşleri pek acıklı ve üzücü olur. Zira Cenâb-ı Hak, gayesinden ve hedefinden saptırılıp kirletilen bir ruhu Celâl ve Ce­mal sıfatlarının tecellilerine lâyık görmez; inâyet ve rahmetinden ona fe­yiz kapılarını açmaz. Bu da ruh için bir azâp ve işkence anlamını taşır.

Böylece, Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz’in mübarek saçlarını ağartan Hûd sûresinin ilk dört âyeti, hayatın gayesini, kulluğun anlamını, Allah ile insanlar arasındaki ilginin önemini, Peygamber’in (A. S. ) görevini belirle­mekte ve bunu ruhlara ve kalblere şifâ iksiri olarak sunmaktadır.

YORUMLAR-RİVÂYETLER

«Bu bir kitaptır ki, âyetleri sağlam esaslara, kuvvetli kesin delillere oturtulmuştur» diye meâlini verdiğimiz “Kitâbün uhkimet âyâtühû…” âye­ti, İbn Abbas (R. A. ) şöyle yorumlamıştır: «Hiçbir kitap Kur’ân’ı neshetmemiştir, ama o, kendisinden önceki kitapları neshedip hükümlerini kaldır­mıştır. »

Hasan el-Basrî (rahmetullahi aleyh) ise, şu yorumu ortaya koymuş­tur: «Kur’ân’ın âyetleri emir ve nehiyle tahkîm edilmiş; sevâp ve ikap ile açıklanmıştır. Aynı zamanda şeriât ile açıklığa kavuşturulmuştur. »

Katadeʹye göre, «Allah, Kurʹânʹı bâtıldan uzak tutup onu sapasağlam esaslara oturtmuştur, sonra da onu kendi ilmiyle açıklamış, helâl ve ha­ramı, taat ve ma’siyeti belirlemiştir. »

Diğer bazı ilim adamları ise şu yorumu daha uygun görmüşlerdir: «Al­lah, Kur’ânʹı en sağlam temele oturtup âyetleri ve sûreleri, konuları ve kıs­saları arasında en uyumlu bağları kurmuş, onu her türlü çelişkiden, uyum­suzluk ve dağınıklıktan korumuştur. Sonra da kendi muradını bu kitapta yeterince açıklamıştır. » (Fazla bilgi için bak: Tefsîr-i İbn Cerîr et-Taberî-Lübabu t-te’vil Fi Maani’t-Tenzîl.)

ÂYETLER ARASINDA BAĞLANTI

Yukarıdaki âyetlerle Kurʹân’ın gerek lâfız, gerek mana, gerekse ah­kâm bakımından son derece sağlam esaslara oturtulduğu, batıldan, uyum­suzluktan, dağınıklıktan uzak tutulduğu ve taşıdığı hüküm ve hikmetleri yeterince açıklandığı belirtildi. Sonra da Peygamberin (A. S. ) iki önemli gö­revi bulunduğu hatırlatıldı. Ölmeden önce Allahʹa yönelip tevbe ve istiğ­far etmemiz emredilerek sonunda dönüşün Allah’a olacağına dikkatler çekildi.

Aşağıdaki âyetle, Kur’ân’ın bu sapasağlam esasları, ahenk ve düzeni karşısında inkârcılarla münafıkların nasıl iki büklüm olup içlerindekini giz­ledikleri ve Peygamber ile Kur’ân’ı küçük düşürmek için fırsat kolladık­ları konu ediniliyor. Böylece Allah’ın o sapasağlam kelâmı karşısında küf­rü temsil edenlerin hep böyle iki büklüm olacaklarına işâret ediliyor.