HÛD SÛRESİ
Sûre, ismini içinde kıssa ve olayı anlatılan Hûd Peygamberʹden alır. İlâhî buyrukların doğruluk doruğunda bulunduğuna yer verilir. Sonra da Allah’ın varlığına, birliğine, öncesiz ve sonrasız olduğuna delâlet eden belgeler sıralanır. Hakk’ı inkâr edip yeryüzünde bozgunculuk yapan inkârcı azgınlar uyarılır. Kur’ân’ın bir benzerini meydana getirmenin mümkün olamayacağı anlatılarak müşriklerin iddiaları reddedilir ve on sûresine benzer on sûre düzenleyip getirmeleri önerilerek buna da güçlerinin yetmeyeceği çok açık biçimde belirtilir.
Tarihin ibret levhalarından birkaç tane seçilerek beşer aklına ve idrâkine bırakılır. O nedenle Lût, Sâlih, Hûd, Şuayb ve Musa Peygamberlerin mücadeleli geçen dönemlerine dikkatler çekilerek önemli safhalar anlatılır.
Küfürle imân, hak ile bâtıl, doğru ile eğri mücadelesinin sürüp geldiğine işâret edilerek imân cevherinin sabır sedefinde korunmasının gereği üzerinde durulur. Büyük davaların, büyük himmetlerle, üstün fedakârlıklarla gerçekleşebileceği çok anlamlı cümlelerle işlenir. Böylece Mekke döneminin ne kadar mücadeleli, sıkıntılı ve çileli geçtiğine atıflar yapılır. Eninde sonunda Hakkʹın üstün geleceği müjdelenir.
Hûd sûresi, Mekkeʹde inmiştir. O bakımdan ona «Mekkî Sûre» denilir. Ancak İbn Abbasʹa (R. A. ) göre, 115. âyeti Medineʹde inmiştir. Zira bu âyet günde beş vakit namazdan söz etmekte, hangi vakitlerde kılınacağını kapalı bir anlatımla konu etmektedir.
Mukatilʹe göre, «Onların (inkârcı müşriklerin) Oʹna (Peygamberʹe), bir hazine indirilmeli değil miydi veya onunla beraber bir melek gelmeli değil miydi? demelerinden neredeyse sana vahyolunanın bir kısmını terkeder gibi oluyorsun ve bu sebeple göğsün daralıyor. (Unutma ki) sen ancak bir uyarıcısın. Allah ise her şeyi düzenleyen, koruyan tek güven kaynağıdır. » meâlindeki 12. âyet Medine’de inmiştir. İlim adamlarının çoğu, İbn Abbas (R. A. )nın görüş ve tesbitinin daha sıhhatli olduğunu belirtmişlerdir.
Sûrenin tamamı, 123 âyet, 1600 kelime ve 9567 harftir. Sûre sırası olarak, 11. sıradadır.
İLGİLİ HADÎSLER
Ebû Bekir Sıddîk (R. A. ), Resûlüllâh (A. S. ) Efendimizʹe:
- Ey Allah’ın Peygamberi saçlarınızı ağartan nedir? diye sordu. Bunun üzerine Resûlüllâh (A. S. ) ona şu cevabı verdi:
- Benim saçlarımı, Hûd, Vakıʹâ, Nebe’ ve Şems sûreleri ağarttı! (Dâremî)
Tirmizîʹnin tesbit ve rivâyetinde ise, Resûlüllahʹın (A. S. ) şöyle buyurduğu belirtilmiştir: «Ebû Bekir (R. A. ), gerçekten saçların ağardı ya Resûlellah! deyince, Peygamberimiz (A. S. ) şöyle buyurdu: Beni, Hûd, Vâkı’a, Murselât, Amme Yetesaelûn ve İzaʹş-Şemsü Küvviret sûreleri ağarttı. » (Tirmizî/tefsîr: 56- Hadîstin hasenün garibün)
Taberânîʹnin yaptığı rivâyette ise, Resûlüllâh (A. S. ) şöyle buyurmuştur: «Beni, Hûd ile arkadaşları (benzeri sûreler) ağarttı. » (Taberânî/el-Kebîr)
MEÂLİ:
1- Elif- Lâm- Râ. Bu bir kitaptır ki âyetleri sağlam esaslara, kuvvetli kesin delillere oturtulmuştur. Sonra da bir bir açıklanmıştır. Bu, yegâne hikmet sâhibi ve her şeyden haberli (yüce kudret) katındandır.
2- Öyle ki, Allahʹtan başkasına ibâdet etmiyesiniz. Ben de şüphesiz Oʹndan size (gönderilen) bir uyarıcı ve müjdeciyim.
3- Ve Rabbinizden bağışlanma isteyesiniz, sonra da Oʹna tevbe edesiniz; tâ ki belli bir süreye kadar sizi güzel bir geçimle geçindirsin ve her fazîlet sâhibine faziletini versin. Eğer yüzçevirirseniz, doğrusu ben sizin için büyük bir günün azâbından korkarım.
4- Dönüşünüz ancak Allah’adır. Oʹnun güç ve kudreti her şeye yeter.
HARFLER VE İŞARETLER
« Elif- Lâm- Râ»
Bu harfler sûrenin şifresidir. Delâlet ettiği mana ve hikmetleri Allah daha iyi bilir.
Diğer bir yorumla, bu harfler sûrenin özeti mahiyetinde ve giriş kapısı anlamındadır. Her harf, sûredeki önemli bir bölüme işârettir. İlim adamlarından bir kısmına göre, sûrenin Levh-i Mahfuzʹdaki yerinin remzi ve beraberinde inen meleklerin parolasıdır. Başka bir yorumla bu harfler, Allah ile Peygamberi arasında bir şifredir; taşıdığı ilim ve hikmet, remiz ve işaret sadece Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz’i ilgilendirir.
KUR’ÂN’IN ÖZELLİĞİ
«Bu bir kitaptır ki, âyetleri sağlam esaslara, kuvvetli kesin delillere oturtulmuştur. Sonra da bir bir açıklanmıştır.. »
Kur’ân-ı Kerîmʹin İlâhî üslûp ve düzenlemesinde, genel anlamda iki husus hâkimdir: Birincisi, bilimsel yoldan tesbit edilen konulara ve gerçeğe dayalı olaylara ters düşmemektedir. Yer yer insan aklını harekete geçirmek için taşıdığı ana fikirler, temel bilgiler en sağlam ölçülere dayanmaktadır. İkincisi, sözü edilen ana fikirler, temel bilgiler her çağın gelişen ilim ve kültürüne ışık tutmakta, insan ruhuna, taşıdığı Allah ve din duygusuna uymayan görüş ve sistemlerin sakatlığını en açık biçimde haber vermektedir.
İlgili âyette geçen «uhkimet» ve «fussilet» fiilleri bir bakıma Kur’ân’ın bu iki özelliğini yansıtmakta ve Allah’ın kitabını okurken her âyeti üzerinde dikkatle, hassasiyetle durmamızı ilhâm etmektedir.
O bakımdan diyebiliriz ki, insan zekâsının ürünü olan hiçbir kitapta böylesine sağlam ölçülere dayalı, bütünüyle gerçeği yansıtan ve hiçbir çağda cumhur ile ters düşmeyen bir bilgi demeti yoktur. Aynı zamanda insan elinden çıkan her kitap, zaman aşımıyla değerini, birtakım özelliklerini kaybetmeye; içindeki fikirler, buluşlar ve hükümler eskimeye, unutulmaya mahkûmdur. Kurʹân böyle bir yıpranma ve eskimeden, unutulma ve gözardı edilmeden çok yücedir.
Bunun sebebi gayet açıktır:
İnsan aklının ve zekâsının ürünü olan bir konu, bir düşünce ve bunları içeren bir kitap, insan kadar kusurlu, onun kadar sınırlı ve onun kadar yıpranma ve silinmeye adaydır. Birçok noksanlıklar içinde yüzen insandan noksansız, kusursuz, heryönüyle mükemmel bir eser beklemek anlamsızdır. Allahʹın halk ve icat ettiği eser ise, Allahʹın sıfatlarına paralellik içinde o nisbette mükemmel ve kusursuzdur. Ne özelliğini kaybeder, ne de zaman aşımının törpülemesine maruz kalır. Bilakis her geçen gün cilâsı, tesiri, üstünlüğü ve yararlılığı artar.
İşte Kur’ân bunun en parlak örneğidir. Zira Allah yegâne hikmet sâhibidir, o bakımdan yarattığı her şeyi hikmet ölçülerine göre var kılıp sahneye çıkarmıştır. Varlık alanına getirdiği her şeyi, lâyık olduğu yere oturtmuş ve yaratıldığı amaca yöneltmiştir. İnsanları hakka, iyiye ve doğruya çağırırken az kelimeyle çok mâna ve çok hüküm ifade eden bir üslup kullanır. Kelimeler ve cümleler dizisinde mutlak bir bağlantı, uyum ve bütünleşme hâkimdir. Kur’ânʹın altıbin küsur âyeti tıpkı bir zincirin halkaları gibi, biri diğerine tutunmakta ve birbirini tamamlamaktadır.
Allah mutlak anlamda her şeyden haberlidir. İleride nelerin ortaya çıkacağını, ilmî buluşları ve gelişmeleri, insanların yerli yersiz itirazlarını, bâtılın hakka karşı saygısızlık ve şarlatanlıklarını çok iyi bilir. O bakımdan sözünü, hükümlerini ve tavsiyelerini ona göre sağlam, yapıcı, dengeyi koruyucu, akla ışık tutucu güçte indirir ve tazeliğini devam ettirme kudretiyle donatır.
KİTABIN GETİRDİKLERİ
«Öyle ki, Allahʹtan başkasına ibâdet etmeyiniz. Ben de şüphesiz Oʹndan size (gönderilen) bir uyarıcı ve müjdeciyim. »
Allahʹın kudretinin üstünlüğünü ve sınırsızlığını bütün haşmetiyle yansıtan ve sadece insanlar yararlansınlar diye indirilen Kurʹân, Allahʹa yakışanı, Peygambere lâyık olanı, insanlara uygun geleni açıklar. Peygamberin görevinin sınırını çizerken Ona imân edenlerin Allah’a kulluklarının plân ve proğramını belirler. O bakımdan 2, 3, 4. âyetlerle bu hususlar sekiz madde halinde sıralanır:
1- Allah ibâdet edilmeye lâyık olduğu için ancak O’na ibâdet edilir. Çünkü Allah bütün hayırların, fazîletlerin, rahmet ve inâyetlerin, feyiz ve bereketlerin yegâne kaynağıdır. Onun için övülmeğe, ibâdet edilmeye her zaman lâyıktır. İnsan da O yüce ve sonsuz kudretin en güzel eseri olduğu için ibadet etmekle, kulluğunun gereğini yerine getirmekle emrolunmuştur. «Öyle ki, Allahʹtan başkasına ibâdet etmeyiniz.. » âyetiyle bu ölçüler net şekilde açıklanıyor ve Kur’ân’ın taşıdığı yüce hikmetin amaçlarından başta gelenine dikkatler çekiliyor.
2- Muhammed (A. S. ) son peygamberdir, aynı zamanda bir insandır. Onda ilâhtık vasfı yoktur. O bakımdan ibâdet edilmeye lâyık değildir. O’nun önemli iki görevi vardır: Birincisi, doğru yoldan sapanları uyarıp hakka dâvet etmektir. İkincisi ise, doğru yolu seçip hidâyete mazhar kılınanları Allah’ın geniş rahmetiyle, ebedî saadetle müjdelemektir.
Bunun için Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz ümmetini belirtilen konuda uyararak şöyle buyurmuştur: «Nasârâʹnın Meryem’in oğlu İsa’yı aşırı övüp (ilâhlaştırdıkları) gibi, beni aşırı övüp (ilâhlaştırmayın). » (Buharî/enbiyâ: 48- Dâremî/rikak: 68- Ahmed: 1/23, 24, 47)
Diğer bir hadîslerinde ise, kendi sınırını belirleyerek ümmetine en sağlam kıstası şöyle vermiştir: «Dininizle ilgili bir şey size emrettiğim zaman onu (güvenerek) alın. Kendi kişisel görüşüme dayanarak size bir şey emrettiğim zaman, şüphesiz ki ben bir beşerim.... » (Müslim/fezâil: 140)
3- Allah’ın her türlü noksanlık ve kusurdan, haksızlık ve zulümden pak ve münezzeh olduğuna inanmamız; beşer olarak kendimizi kusurlu ve günahkâr kabul etmemiz, yine insanlığımıza yakışan bir ölçü ve kıstastır; hayatımız boyunca bunu gözönünde bulundurarak her türlü gösteriş ve alayişten kaçınmamız, ifrat ve tefritten uzak kalmamız gerekmektedir. O bakımdan her ân Allah’a muhtaç bulunduğumuzu duyarak, bilerek el kaldırıp tevbe ve istiğfar etmemiz, bağışlanmamızı istememiz emredilmiştir. Çünkü Cenâb-ı Hak, pişmanlık duyup dönüş yapan, tevbe ve istiğfarda bulunan kullarını çok sevdiğini haber vermiştir.
4- Tevbe kapısının hep açık bulunduğuna inanarak, eli boş döndürülmeyeceğimiz ümidiyle Cenâb-ı Hakkʹın dergâhına yüz çevirip dileğimizi arzetmemiz kadar tabii ne olabilir. Çünkü biz, O’nun yaratıp varlık alanına getirdiği kullarıyız, O’nun inâyet, rahmet ve lûtfuyla hayatımızı sürdürmekteyiz, O’nun mülkünde yaşıyor, O’nun nimetleriyle besleniyoruz.
5- Kendimizi belirtilen düzeye getirdiğimiz takdirde iç ve dış huzuruna, gönül rahatlığına, vicdan serinliğine kavuşabiliriz. O takdirde belirlenen ecelimiz kapıyı çalıncaya kadar iyi bir geçimle geçinir, yani mevcuda kanaat getirip mutluluğu dünyalıkta, onun makam ve servetinde değil, Allah’a dosdoğru imanda bulur; ebediyet umudu, âhiret inancı ve ilâhî rahmete lâyık görülme duygusu ile tertemiz, sade ve saf bir ömür sürme bahtiyarlığına erişiriz.
6- Şüphesiz ki fazîlet, insana yakışan bir haslet ve meziyettir. O sadece olgunluğun, güzel ahlâkın, sabrın, hoşgörünün, ferağat ve fedakârlığın simgesidir. Bu bakımdan fazîlet daha çok peygamber huyunun bir tezahürü veya ürünüdür. Peygamberʹin (A. S. ) nurlu yolunda yürümesini bilen kişilerdir ki, bağlı bulundukları aile ve topluma fazîlet ışığını yansıtırlar. Cenâb-ı Hak her fazîlet sâhibine o güzel meziyetinin karşılığını fazlasıyla vereceğini de vaʹdetmiştir.
7- İnsan ruhuyla, fıtratındaki mayayla uyum sağlayan, beşer idrâkine ışık tutup onu hayra yönelten, kalbe huzur ve umut kıvılcımını atıp tutuşturan bu prensiplere ilgi gösterip günlük hayatımıza uygulamamız, kurtuluşun en parlak belirtilerinden biridir. Aksine bir yol izlemek, Hakk’ın rahmet sesine kulak vermeyip yüz çevirmek, büyük bir günün azâbını hakketmenin açık delilidir. Zira bütün fazîletler, iyilikler, güzellikler insan içindir. Kâinat plânında insana ayrılan yer, hiçbir mahlûka müyesser olmamıştır. Kendini bunca hayır, iyilik, fazîlet ve güzelliklerden uzak bulundurup hayat dizginini nefis ve iblîsin eline veren kimse, her şeyden önce kendine zulmetmiştir. Öyle ki, ikinci hayatını berbat edip orayı azâba dönüştürmüş ve ateşini sırtına yüklenip beraberinde götürmüştür. Allah ise, çok âdil ve yegâne hikmet sâhibidir; kimseye haksızlık etmez, herkesi niyet ve ameline göre değerlendirip karşılık verir.
8- Dönüş eninde-sonunda Allah’adır. O’ndan geldik, yine O’na döndürüleceğiz. Bence uyarıların ve tavsiyelerin en tesirlisi bu sözde gizlenmiştir. Bütün güç ve kudret Allah’a aittir. Kim nereye ve neye yönelirse yönelsin, neyi sevip ilâhlaştırırsa ilâhlaştırsın, ne kadar inkâr ederse etsin, çok geçmeden cari kanun onun önünü kesip dünya hayatının bittiğini, âhirete ayak basmanın, Allahʹa dönüp hesap verme zamanının geldiğini haber verir. O halde nereden geldiğimizi, nerede bulunduğumuzu, bizden nelerin istendiğini, görevlerimizin neler olduğunu, bir süre sonra nereye niçin gideceğimizi bilmek ve ona göre hayatımızı düzene koymak zorundayız. Aksi halde hilkatimizin amaç ve hikmetinin dışına çıkıp plândaki yerimizi almamış oluruz.
Unutmamalıyız ki, dünya her türlü nimetiyle, araç ve gereciyle emrimize verilmiş ve bunları ilâhî proğrama uygun kullanmamız emredilmiştir. Çünkü mevcut bütün imkânlar, ebedî hayata hazırlanmaya yönelik araçlardır. Bu imkânları heba ve heder etmeye hiçbir zaman hakkımız yoktur. Araç ve imkânları amaç yerine koyar ve hayatı dar bir çerçeve içine alacak olursak, asıl amaç ve gayeyi kaybetmiş oluruz. Kendini bu düzeye getirenlerin de Allahʹa dönüşleri pek acıklı ve üzücü olur. Zira Cenâb-ı Hak, gayesinden ve hedefinden saptırılıp kirletilen bir ruhu Celâl ve Cemal sıfatlarının tecellilerine lâyık görmez; inâyet ve rahmetinden ona feyiz kapılarını açmaz. Bu da ruh için bir azâp ve işkence anlamını taşır.
Böylece, Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz’in mübarek saçlarını ağartan Hûd sûresinin ilk dört âyeti, hayatın gayesini, kulluğun anlamını, Allah ile insanlar arasındaki ilginin önemini, Peygamber’in (A. S. ) görevini belirlemekte ve bunu ruhlara ve kalblere şifâ iksiri olarak sunmaktadır.
YORUMLAR-RİVÂYETLER
«Bu bir kitaptır ki, âyetleri sağlam esaslara, kuvvetli kesin delillere oturtulmuştur» diye meâlini verdiğimiz “Kitâbün uhkimet âyâtühû…” âyeti, İbn Abbas (R. A. ) şöyle yorumlamıştır: «Hiçbir kitap Kur’ân’ı neshetmemiştir, ama o, kendisinden önceki kitapları neshedip hükümlerini kaldırmıştır. »
Hasan el-Basrî (rahmetullahi aleyh) ise, şu yorumu ortaya koymuştur: «Kur’ân’ın âyetleri emir ve nehiyle tahkîm edilmiş; sevâp ve ikap ile açıklanmıştır. Aynı zamanda şeriât ile açıklığa kavuşturulmuştur. »
Katadeʹye göre, «Allah, Kurʹânʹı bâtıldan uzak tutup onu sapasağlam esaslara oturtmuştur, sonra da onu kendi ilmiyle açıklamış, helâl ve haramı, taat ve ma’siyeti belirlemiştir. »
Diğer bazı ilim adamları ise şu yorumu daha uygun görmüşlerdir: «Allah, Kur’ânʹı en sağlam temele oturtup âyetleri ve sûreleri, konuları ve kıssaları arasında en uyumlu bağları kurmuş, onu her türlü çelişkiden, uyumsuzluk ve dağınıklıktan korumuştur. Sonra da kendi muradını bu kitapta yeterince açıklamıştır. » (Fazla bilgi için bak: Tefsîr-i İbn Cerîr et-Taberî-Lübabu t-te’vil Fi Maani’t-Tenzîl.)
ÂYETLER ARASINDA BAĞLANTI
Yukarıdaki âyetlerle Kurʹân’ın gerek lâfız, gerek mana, gerekse ahkâm bakımından son derece sağlam esaslara oturtulduğu, batıldan, uyumsuzluktan, dağınıklıktan uzak tutulduğu ve taşıdığı hüküm ve hikmetleri yeterince açıklandığı belirtildi. Sonra da Peygamberin (A. S. ) iki önemli görevi bulunduğu hatırlatıldı. Ölmeden önce Allahʹa yönelip tevbe ve istiğfar etmemiz emredilerek sonunda dönüşün Allah’a olacağına dikkatler çekildi.
Aşağıdaki âyetle, Kur’ân’ın bu sapasağlam esasları, ahenk ve düzeni karşısında inkârcılarla münafıkların nasıl iki büklüm olup içlerindekini gizledikleri ve Peygamber ile Kur’ân’ı küçük düşürmek için fırsat kolladıkları konu ediniliyor. Böylece Allah’ın o sapasağlam kelâmı karşısında küfrü temsil edenlerin hep böyle iki büklüm olacaklarına işâret ediliyor.