MEÂLİ:
85- Medyen (halkına da) kardeşleri Şuaybʹı (uyarıcı bir peygamber olarak) gönderdik. «Ey kavmim, dedi, Allahʹa ibâdet edin, Oʹndan başka sizin tanrınız yoktur. Doğrusu Rabbınızdan size açık bir belge geldi. Artık ölçü ve tartıyı tam tutun; insanların eşyasını (ölçüp tartarken onlara) haksızlık etmeyin ve bir de yeryüzünde düzen sağlanmışken bozgunculuk edip fesât çıkarmayın. Eğer cidden inanıyorsanız, bu (haber verdiğim husus) herhalde sizin için hayırlıdır.
86- Allahʹa imân edenleri tehdit ederek ve Allah’ın yolundan alıkoyarak öyle her yolda -o yolun eğriliğini arzu ederek- oturmayın. Bir düşünün, bir zamanlar az idiniz, O sizi çoğalttı, bozgunculuk yapıp fesât çıkaranların sonunun ne olduğuna bir bakın!
87- İçinizden bir kısmı benimle gönderilen (İlâhî vahye) inanmış ve bir kısmı da inanmamışsa, Allah aramızda hükmedinceye kadar sabredin. Allah hükmedenlerin en hayırlısıdır.
88- Kavminden büyüklük taslayan ileri gelenler dediler ki: «Ey Şuayb! ya milletimize (dinimize) dönersiniz, ya da and olsun ki seni de, seninle beraber imân edenleri de kasabamızdan çıkarırız. » O da: «İstemesek de mi? » dedi.
89- Allah bizi kurtardıktan sonra dininize dönecek olursak, elbette Allahʹa yalan ile iftira etmiş oluruz. Dininize dönmemiz artık bize yakışmaz ve uygun olmaz; meğer ki Allah dilemiş olsun... Rabbimiz ilim yönünden her şeyi kapsayıp kuşatmıştır. Biz ancak Allahʹa güvenip dayanmışızdır. Ey Rabbimiz! bizimle kavmimiz arasında hak ile fetihte bulun; sen fetihte bulunup hükmedenlerin en hayırlısısın.
90- Kavminden inkâra sapan ileri gelenler: «Şuâybʹe inanıp uyarsanız and olsun ki o takdirde ziyâna uğrayanlardan olursunuz! » diyerek (tehdîdde bulundular).
91- 92- Bunun üzerine onları müthiş sarsıntı yakalayıverdi ve (böylece) kendi yurtlarında oldukları yerde dizüstü çöküp kaldılar; Şuaybʹı yalanlayanlar sanki orada hiç şen-şatır yaşamamış gibi oldular. Şuâybʹı yalanlayanlar ziyâna uğrayanların tâ kendileri oldular.
93- Ve artık Şuâyb onlardan yüzçevirip uzaklaşırken ey kavmim, dedi, yemin ederim ki, size Rabbimin buyruklarını teblîğ ettim ve size (gereken uyarı ve) öğütte bulundum. Bu durumda küfürde (ısrar edip kalan) bir kavim için ne diye tasalanayım.
ŞUAYB PEYGAMBER VE MEDYEN
Müfessirlerle tarihçilerin tesbitine göre, kuvvetli bir ihtimalle, Şuayb Peygamber, baba tarafından İbrahim Peygamberʹe, ana tarafından Lût Peygamberʹe ulaşır; böylece iki cihetle peygamber torunudur.
Medyen, Filistin ile Hicaz arasında Kızıldeniz sahilinde bir bölgenin ve o bölgede yer alan en büyük şehrin ismidir.
Tevratʹın Tekvîn bölümünde İbrahim Peygamberʹin Ketura adındaki hanımından Medan ile Miden adında iki oğlu daha dünyaya geldiğinden söz edilir ki, Medyen yöresine yerleştikleri için o bölge onların ismiyle tanınıp anılmıştır.
MEDYEN HALKI
Yine hem yakınlık, hem tarih, hem de kalıntı bakımından Araplarca bilinen Medyen bölgesine gönderilen Şuayb Peygamber ve hak dine yaptığı dâvet misal veriliyor. Âd ve Semûd kavimlerinin helâkine sebep olan küfür, azgınlık ve ahlâksızlığın bir benzerinin de Medyen halkında bulunduğu konu ediliyor. Lût kavminden sonra gönderilen peygamberlere karşı gelenlerle, son peygamber Hz. Muhammedʹe (A. S. ) karşı gelenler arasında da benzerlik bulunduğu hatırlatılıyor. Bu benzerliği özetleyip maddeleştirecek olursak konunun daha iyi anlaşılmasına yardımcı oluruz; şöyle ki:
1- Peygamberlerin getirip teblîğe çalıştıkları ilâhî emirleri ve açık belgeleri yalanlamak.
2- Haklara tecavüz edip ölçü ve tartıyı noksan kullanmak.
3- Dünyalığı amaç seçip iradeyi nefis ve İblîs’in eline bırakmak.
4- Peygambere imân eden zayıfları, köle ve kimsesizleri tehdît etmek.
5- Yolları ve kavşak noktaları işgal edip peygamberle görüşmek isteyenlere engel olmak.
6- Peygamber ve ona uyanları küfre döndürmek için bazı çirkin tertiplere başvurmak.
7- Peygamber ve arkadaşlarını öz yurtlarından çıkarmayı düşünüp bunun için zorlayıcı müeyyideler uygulamak..
Medyen putperestlerinin daha çok üzerinde durdukları bu yedi maddenin bir benzerinin Mekke putperestleri arasında da câri olduğunu görüyoruz. Çünkü küfrün amacı ve hedefi birdir; vasıta ve metodu değişiktir.
Kurʹân geçmiş milletlerden dört kavmin hakka, doğruya, ahlâk ve fazîlete karşı başkaldırmalarını on kadar özlü ve ibretli safhalarıyla açıklarken, cehâlet ve inkârın kavim ve milletleri nasıl kemirip tükettiğini, Cenâb-ı Hakk’ın kendisini tanımayanları nasıl silip yok ettiğini; iman edip imanını akıl ve idrâkiyle birleştirenleri sonunda başarıya eriştirerek fazîlet dolu bir hayat yaşattığını tarihî belgelerle insan aklına seslenip açıklamaktadır.
Kurʹân’daki İlâhî metoda göre, tarihte meydana gelen önemli olayların tarihi, olayları oluşturanların listesi ve olayın detayı önemli değildir. Önemli olan, geçmişten öğüt ve ibret alınacak safhalardır.
Kur’ân’ın katıksız Allah sözü olduğunu, Tevrat ve İncil’in bugünkü halleriyle bu özelliklerinin önemli bir kısmının kaybolduğunu isbat için sözü edilen tarihî kıssaların anlatım ve işleniş metoduna bakmak kâfidir.
Kur’ân yedi maddelik bir açıklama ile yıkılıp yok olan bir milletin sosyal, ekonomik, psikolojik, dinî, ahlâkî, ticarî ve beşerî ölçülerini birer komprime halinde sergiler. Bu usûl ve uslûbün; anlatım ve özetlemenin bir benzerini başka bir kitapta görmek pek mümkün değildir.
Kur’ân’ın Medyen halkı hakkında belirttiğimiz ölçüler çerçevesinde verdiği bilgileri maddeleştirelim:
1. Medyenli’ler katıksız putperesttirler. Tevhît inancı o bölgede de bozulup yerini çok ilâhlı bâtıl bir inanca bırakmıştır.
2. Allahʹı tanımadıkları, O’na ibâdet etmedikleri kesindir.
3. Peygamberle birlikte onlara çok açık belgeler ve mu’cizeler gönderilmiştir. Buna rağmen önyargı haline gelen çok tanrı inançlarını değiştirmek mümkün olmamıştır.
4. Ticarî ahlâkları son derece bozuktur. Çevre kabile ve milletlerle irtibatları tam bir güvensizliğe dönüşmüştür.
5. İnsan haklarına tecavüzü sanat veya âdet haline getirmişlerdir.
6. Din ve vicdan hürriyeti tek yanlıdır. Putperest olmayanların hiçbir değer ve itibarı yoktur.
7. Allahʹın koymuş olduğu düzen ve dengeyi durmadan bozmaktadırlar.
8. Halkı hakka inanmaktan alıkoyanlar daha çok makam ve servet sahipleridir.
9. Ülkenin mukadderatını elinde tutanlar durmadan kötü örnekler sergilemektedirler. O yüzden halkta bir salah alâmeti görmek mümkün değildir.
10. Kendilerini bu noktaya getirenleri Allah affetmez. O yüzden Medyenliʹler en ağır tokatı kâinatta hâkim olan İlâhî denge ve düzen kanunundan yeyip herşeylerini kaybetmişlerdir.
11. Geçmişten ders ve ibret almadıkları için sonları hüsran olmuştur.
12. Halen yeryüzünde yaşamakta olan milletler de kendilerini onların eriştiği kerteye getirdikleri takdirde İlâhî hükmün tecellisinden kurtulamıyacaklardır. Nitekim Mekkeli’lerin sonu da bir başka oldu, üzerlerine maddî bir azâp inmedi, mağrur başlarını eğecek, sahte gururlarını kıracak, Kâbe sahipliğine lâyık olmadıklarını anlatacak, eğitilip öğretilmeye çok muhtaç bulunduklarını gösterecek bir fetih ordusu gönderildi. Bu, inen şamarın en hafifi sayılır.
İNANANLAR VE İNANMAYANLAR
«İçinizden bir kısmı benimle gönderilen (İlâhî vahye) inanmış ve bir kısmı da inanmamışsa... »
Meâlindeki âyetle, sonunda kimlerin başarılı olacağı üzerinde durularak, hakkın eninde sonunda üstün geleceği haber veriliyor.
İlkel bir milletin yapısında yeralan insanların bir kısmı inanır, bir kısmı inanmazsa, tartışma, sürtüşme, vuruşma kaçınılmaz olur; kin ve nefret kabarıp huzursuzluk için en uygun ortamı oluşturur. Hele inanmayanlar çoğunlukta ise, durum daha da vahimleşir ve böylece din ve vicdan hürriyeti ayaklar altına alınıp insan haysiyeti sıfıra düşürülür.
Kur’ân, ilgili âyetlerle Şuayb Peygamberʹin İlâhî vahye dayanarak böylesine bozuk ve karışık bir ortamda nasıl bir metot uyguladığını çok kısa, fakat anlamlı birkaç cümleyle açıklamaktadır: İmân eden ahlâklılar çoğunlukta ise, inanmayanlara karşı bir tecavüz söz konusu değildir. Çünkü gerçek din; akıl, irade, idrâk ve vicdan işidir. Zorla din ve dindarlık olmaz. İnanmayanlar çoğunlukta ise, onlardan her ân bir tecavüz ve haksızlık beklenebilir. Çünkü küfür seviyesizdir, şarlatandır, mütecavizdir. O durumda günün şartlarını dikkate alarak dini ve güzel ahlâkı en uygun ve en çekici bir metotla yavaş yavaş öğretmeye çalışmak ve karşıdan gelen hezeyan ve sataşmalara misliyle cevap vermeyip olgunluk göstermek gerekir.
İşte Kur’ân bize bu metodu verirken sünnetullah gereği, inananlarla inanmayanlar arasında Cenâb-ı Hak adâletiyle hükmedinceye, dengeyi sağlayıp hakkı üstün kılıncaya kadar sabırlı olmayı öğütlüyor: «İçinizden bir kısmı benimle gönderilen (İlâhî vahye) inanmış ve bir kısmı da inanmamışsa, Allah aranızda hükmedinceye kadar sabredin. Allah hükmedenlerin en hayırlısıdır. »
Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz, 13 yıllık Mekke devrinde bu metottan ayrılmamış, her zaman sabretmesini bilmiş ve sabretmeyi tavsiye etmiştir. Sonunda Allah hükmünü verdi. Medineʹye hicret emri geldi ve dokuz, on yıl sonra mü’minler güçlenip Mekkeʹyi kansız fethetmeye muvaffak kılındılar.
DİN VE İMANI VATANA TERCİH ETMEK
«Ey Şuayb ya milletimize (dinimize) dönersiniz, ya da and olsun ki, seni de, seninle beraber iman edenleri de kasabamızdan çıkarırız. »
Şuayb Peygamberʹle Medyenli’lerin ileri gelenleri arasında geçen çetin tartışma, bize bir başka önemli hususu öğretmektedir: Allah’a ve Peygamberine imân eden bir mü’min, dini terkle yurdunu terk arasında bir tercihe zorlanırsa, o takdirde inanç ve vicdan, din ve fazîlet hürriyeti ve hakkı verilmeyen bir vatanı terketmesi hayırlıdır. Çünkü insan kendi topraklarında din, düşünce, ibâdet hürriyeti içinde bağımsız yaşama şansına sahip bulunduğu ölçüde vatandaştır. Bunlardan biri haksız ve yersiz kısıldığı veya yasaklandığı gün vatandaşlık hakları zedelenir ve üzerinde yaşanılan toprak vatan olma ölçü ve anlamını yitirir. Son yıllarda Bulgaristan ve Yunanistanʹda Müslümanlara yapılan baskı ve işkence bunun hazîn örneklerinden biridir.
Şuayb Peygamberʹin kendi yurdundan çıkarılma tehdidine karşılık, inandığı yoldan ayrılmayacağı, gerektiğinde vatanını terkedeceği çok veciz bir anlatımla belirtilmekte ve bu açıdan müʹminlere miras kalan bir metot gösterilmektedir. Ondan önce İbrahim Peygamber’in kendi ülkesini terketme zorunda kalması, Musa Peygamberʹin Mısırʹdan göçetmesi ve son olarak Hz. Muhammedʹin (A. S. ) Mekke’den Medineʹye hicreti, hep küfrün saldırı ve baskısından; din ve vicdan, düşünce ve inanç hürriyeti tanımamasından kaynaklanmıştır.
ÂYETLER ARASINDA BAĞLANTI
Yukarıda geçen âyetlerle, kendilerini bütünüyle dünyalığa verip nefis ve şehvetleri doğrultusunda yaratıldıkları yüksek gayeden uzaklaşan inkârcı azgın milletlerin sonlarının felâketle noktalandığı belirtildi.
Aşağıdaki âyetlerle, sözü edilen kavim ve milletler bâtılda ısrar edince, doğru yolu seçerler diye bir takım sıkıntılara uğratıldıkları, bunaldıktan sonra sıkıntının kaldırılıp ferahlatıcı bir havanın estirildiği konu ediniliyor ve Mekkeli’lerin açlıktan ağızları kokacak kadar kıtlıkla yüzyüze geldiklerine ve böylece bir denemeye tabi tutulduklarına işâret ediliyor. Buna rağmen dönüş yapmadıkları takdirde İlâhî hükmün ineceği haber verilerek, gereken uyarı -İlâhî rahmet gereği- yapılıyor.