MEÂLİ:
85- Oğulları ona, «Allah’a yemin olsun ki, sen. durmadan Yusuf’u ana ana, ya üzüntüden bitkin düşeceksin, ya da yok olup gidenlerden olacaksın», dediler.
86- O da, «ben keder ve üzüntümü ancak Allah’a şikâyet ederim. Ben, Allah’tan sizin bilmediğiniz (çok) şeyleri bilmekteyim» dedi.
87- Yâkub, «Ey oğullarım! dedi; (Mısırʹa) gidin de Yusuf ile kardeşini araştırıp (bulmaya çalışın). Ve Allah’ın lûtf-u rahmetinden (estireceği ferah ve umut havasından) ümidinizi kesmeyin. Çünkü O’nun lûtf-u kereminden ancak kâfir bir millet ümidini keser. »
88- Kardeşleri (Mısır’a dönüp) Yusuf’un yanına girince, «Ey aziz (vezir), bize ve ailemize darlık ve sıkıntı dokundu; az bir sermaye ile geldik. Artık bize yine de ölçeği tam tut, tasaddukta bulun. Şüphesiz ki Allah sadaka verenleri mükâfatlandırır. » dediler.
89- Yusuf onlara: «Cahillik (günlerin)de Yusuf’a ve kardeşine neler yaptığınızı bilir misiniz? » diye sordu.
90- (Onlar bu sorudan onun Yusuf olduğunu anlayarak) «Yoksa sen Yusuf musun? » dediler. O da «Evet, ben Yusuf’um, bu da kardeşimdir. Allah bize iyilik ve yardımda bulundu. Çünkü doğrusu kim korkup sakınır ve sabrederse, elbette Allah iyilerin mükâfatını zayi’ etmez» dedi.
91- «Allah hakkı için, Allah seni seçip bize üstün kılmıştır. Doğrusu bizler suçlu kimseler idik, » dediler.
92- Yusuf onlara: «Size bugün azarlama ve başa kakma yok. Allah sizi bağışlasın, affetsin. O merhamet edenlerin en çok merhametlisidir. »
93- «Şimdi şu gömleğimi alıp götürün de babamın yüzüne (usulca) atıverin, gözü açılıp görmeğe başlar. (Sonra da) bütün aile halkınızla birlikte bana geliniz. » dedi.
HER ŞEYE RAĞMEN ALLAH’TAN ÜMİT KESMEMEK
«Yâkub, ey oğullarım! dedi. (Mısır’a) gidin ve Yusuf ile kardeşini araştırıp (bulmaya çalışın). Ve Allahʹın lütf-u rahmetinden (estireceği refah ve umut havasından) ümidinizi kesmeyin. Çünkü Oʹnun lütf-u kereminden ancak kâfir bir millet ümidini keser. »
Şüphesiz ki, Allah her zaman için feyiz ve rahmet, ümit ve kuvvet, inâyet ve kudret kaynağıdır. Olaylar sebeplere bağlanır; sebepler de O’nun kudret elinde gerçek ölçü ve hedefini bulur. O, bir şeyi murat etti mi, sebeplerini oluşturup yollarını açar.
Ancak unutmamamız gerekir ki, âhirete uzanan bu uzun yolculuğumuzda karşımıza çıkan her olay, bizi üzen ve sevindiren her konu mutlaka, imân ve irfanımızın, Hakk’a teslimiyetimizin, sabır ve bağlılığımızın boyutlarını tesbite yönelik birer İlâhî tecellilerdir. Ani feveranlar, çılgınlıklar, ümitsizliğe kapılmalar ve sonucunu düşünmeden fevri kararlar bizi plândaki yerimizden uzaklaştırır ve asıl maksada erişmemize engel olurlar.
Her şey bitti diye düşündüğümüz veya böyle sandığımız bir olayda çok şeyler vücut bulmakta ve nice umut kapıları açılmaktadır. Yeter ki olayları sebepleriyle birlikte yürüten Allah’a olan güven dolu bir gönül, sabır dolu bir kalp, umut dolu bir iç huzur ile yönelmesini bilelim..
Yâkub Peygamberin durumu böyle bir ortam içinde çalkanıp duruyor, dıştan bakanları bir bakıma ümitsiz ediyordu. Oysa o çalkantıların altında umut ve güven kapılarının açık olduğu kesindi. Yâkub Peygamber açık olan kapıyı görüyor ve bir an olsun umudunu yitirmiyordu. Bu, aynı zamanda Mekke’de müşriklerin azgınlık ve taşkınlıklarına, hayasızlık ve şarlatanlıklarına hedef olan, dış görünüşüyle insanları umutsuzluğa düşüren o günkü mü’minlerin içinde bulunduğu ortama benzemektedir. Resûlüllâh (A. S. ) Efendimizin, mevcut birçok şartların kendi aleyhlerine olmasına ve Allah’tan başka yardım edenlerin bulunmamasına rağmen, her geçen gün ümidi daha da kuvvetleniyor ve Allah’a dosdoğru imân edenlerin, kendilerini amansız biçimde kuşatan küfür ve tuğyan çemberini koparacaklarına inanıyordu.
Onun için böyle bir dönemde Yusuf ve Yâkub kıssalarının Kurʹânʹda anlatılması onlara ümit sinyali veriyor, zafer nağmesini terennüm ediyordu.
Olayların gelişmesi ve Mısır’a birkaç defa yapılan seyahat da Yâkub Peygamber’e aynı ümit sinyallerini vermiş ve Yusuf’a kavuşma müjdesini fısıldamıştı.
ÖNCE KUSURU HATIRLATMAK
«Yusuf onlara: «Cahillik (günlerin)de Yusuf’a ve kardeşine neler yaptığınızı bilir misiniz? » diye sordu. »
İşlediği haksızlığı bilmeyen veya hatırlamayan kimseyi, haksızlığından haberdar etmeden bağışlamak bir faziletse de, hiçbir zaman toplum hayatında güven ve huzuru sağlamaya yönelik bir düşünce ve anlayış tarzı değildir. Zira affetmekten maksat, suç ve günah işleyen kimseyi mahcup etmek; kötülüğe kötülükle karşılık vermenin fazîlet ve güzel ahlâk olmadığını öğretmek, içindeki kötülükleri iyiliklere çevirmenin ne kadar insancıl bir düşünce ve davranış olduğunu anlatmaktır.
O bakımdan ışığı göremiyecek kadar gözleri kör olan kimsenin gözüne ışık tutmanın bir yararı yoktur. Yusuf Peygamber de, hem kendisine, hem de babalarına ve dolayısıyla çevrelerine haksızlık edip kötü örnek olan kardeşlerine, ilgili âyette belirtildiği gibi, «Cahillik günlerinizde Yusufʹa ve kardeşine neler yaptığınızı bilir misiniz? » diye sorma ihtiyacını duymuş, sonra da: «Size bugün azarlama ve başa kakma yok. Allah sizi bağışlasın, affetsin. O merhamet edenlerin en çok merhametlisidir. » diyerek fazîletin ışığını açılan gözlere çevirmiştir.
Ayrıca Yusuf Peygamber, kardeşlerini sadece azarlamıyacağını, yapacağı iyiliği bir minnet duygusu olarak ortaya koymayacağını belirtirken asıl günah ve kusurları, yapılan haksızlık ve aşırılıkları affetmenin Allahʹa ait olduğunu hatırlatıyor ve bu günleri aydınlık yapan Allahʹa karşı minnet ve şükran duygusunu dile getiriyordu.
Sözünü ettiğimiz bu fazîletin asıl kaynağı nedir? Gerçekten Yusuf Peygamber sözü bu kaynağa getirip, bütün kuvvet ve kudreti, rahmet ve fazîleti, sabır ve başarıyı Allah’a ait kılarak şunu söyledi: «Allah bize iyilik ve yardımda bulundu. Çünkü doğrusu kim korkup (kötülüklerden) sakınır ve (başa gelenlere) sabrederse, elbette Allah iyilerin mükâfatını zayiʹ etmez. »
Hemen ilâve edelim ki, Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz Mekke’de mihnet, üzüntü ve sıkıntıyla geçen on üç yılını geride bırakıp Medine’ye hicret ettikten ve şehir devletini kurup savaşacak bir mücahit ordusu hazırladıktan sonra, Mekkeʹyi fethettiği gün, kutsal Kâbeʹnin kapısında durup onun örtüsünün bir ucundan tuttuktan sonra, merak, korku, endişe ve heyecanla Onun nasıl bir hüküm vereceğine kulak kabartan Mekkeliʹlere: «Ey Mekkeliʹler! Bugün size ne yapacağımı biliyor musunuz? » diye sordu. Onlar da hep bir ağızdan: «Sen âlicenap bir kimsesin, âlicenab bir kimsenin oğlusun, senden ancak iyilik ve fazîlet beklenir! » diye cevap vermişlerdi. Resûlüllâh çok mütevazi bir eda ile onları rahatlatacak şu müjdeyi vermişti: «Yusufʹun kendi kardeşlerine dediğini ben de size söyleyeceğim: «Size bu gün azarlama ve başa kakma yok. Allah sizi bağışlasın, affetsin. O merhamet edenlerin en çok merhametlisidir. »
Şüphesiz ki, Yusuf kıssasının bir safhası, Resûlüllahʹın (A. S. ) Mekke’yi fethedeceği günü müjdelemekte ve daha duygulandırıcı ve daha yönlendirici muhteşem bir manzaranın meydana geleceğini haber vermekteydi. Nitekim öyle oldu.
GÖMLEKTE GİZLENEN MUʹCİZE
«Şimdi şu gömleğimi alıp götürün de babamın yüzüne (usulca) atıverin, gözü açılıp görmeğe başlar.. »
Her peygamber birtakım mu’cizelerle desteklenmiştir. Yusuf Peygamberin rüya yorumundaki mahareti, geniş bilgisi ve Mısır’a vezir olması birer muʹcize sayılsa bile, onun asıl muʹcizesi gömleğidir. Nitekim gömlek Mısırʹdan alınıp yola çıkıldığı an, Yâkub Peygamber, Yusufʹun kokusunu almaya başlamıştı. O bunu açıklarken etrafındaki bazı kimseler onu bir bakıma kınamışlar ve: «Allah’a and olsun ki, sen elbette o eski şaşkınlığın içinde bulunuyorsun» demişlerdi. Peygamberlerdeki ruhî kuvveti ve ferasetin yüksekliğini idrak etmiyenler, çok geçmeden mahcup oldular. Çünkü gömlek getirilip Yâkub Peygamber’in gözlerine sürülünce, gözleri açılıp İyice görmeye başlamıştı.
Gerçi bu olayı psikolojik açıdan değerlendirenler de var. Aşırı üzüntü, hastalık ve sıkıntı insanda ölüme yol açacak kadar ârızalar doğurabilir. Buna karşılık sevinç, ferahlık ve bolluk, sağlık ve hayat getirir. Bunların görüşlerinde bir bakıma hakikat payı mevcuttur, ama mesele o kadar basit değildir. işin İçinde peygamberlik, ledünnî bilgi, yüksek seziş, Allahʹa hudutsuz güven ve bağlılık, sonra da ilhâm ve muʹcize vardır.
Zaten bir olayın muʹcize olabilmesi için, aradan sebep ve illetlerin kaldırılması; fizik ve kimya kanunlarının iptal edilmesi gerektir. O bakımdan mu’cizeyi tabii olaylarda olduğu gibi, birtakım sebep ve illetlere irca’ edip yorumlamak hatalıdır ve o takdirde mu’cize olma özelliği kalkar. Cenâb-ı Hak, peygamberlerin elinde ve dilinde izhar ettiği mu’cizelerle, biz insanlara şu hakikatı öğretmeyi murat etmiştir: Sizler her şeyi, her olayı sebep ve illetlere, birtakım tabii kanunlara bağlıyorsunuz; sebep ve illetleri, kanunları muallakta bırakıyorsunuz. Oysa sebep ve illetler, kanunlar ve neticeleri benim kudret elimde bulunuyor. Dilediğim zaman onları ara yerden kaldırıp harikulâde olaylar meydana getirmeye kadirim. İşte Yusuf Peygamberin gömleğinde de böyle bir kudretin tecellisi söz konusudur. Onun için başka yorumlar aramak veya düşünmek anlamsızdır.
ÖNEMLİ KİŞİLER, KENDİ ÇEVRELERİNDE PEK TAKDİR GÖRMEZLER
Büyük adamlar, tarihî kişiliği olanlar, ilimde derinleşenler, önemli mürşitler yaşadıkları çevre ve toplumdan ziyade başka çevre ve bölgelerde tanınır ve lâyık oldukları ilgiyi ve saygıyı görürler. Özellikle onların asıl değeri, vefatlarından sonra daha çok anlaşılır. Biz tarihî olaylara ve kıssalara bu açıdan baktığımızda şu misalleri ilk nazarda görebiliriz:
Nuh Peygamber, hem resûl, hem ulü’l-azm olan büyük bir peygamberdir. Uzun yıllar kendi kavmi arasında bulunup fazîlet ışığını onlara tutarak insanları, bir olan Allah’a, iyi ahlâk ve adâlete, kardeşlik ve hakseverliğe -hiç bir karşılık beklemeksizin- dâvet ettiği halde, kavmi o yüksek değeri bir türlü anlayamamıştı. Ancak Nuh (A. S. ) vefat ettikten sonra büyük bir üne kavuşabilmiş, vahiy yoluyla adı kutsal kitaplara, bir daha silinmemesiye yazılmıştır.
İbrahim Peygamber (A. S. ), Harran ve çevresinde hiçbir zaman, lâyık olduğu ilgi ve saygıyı görememiş, hattâ kendi ailesi tarafından bile dosdoğru anlaşılamamış, üstelik imha edilmek üzere ateşe atılacak kadar aleyhinde ileri gidilmiştir. Oradan Şam ve Hicaz bölgesine göç edince kısa zamanda tanınmış ve yüksek bir değer olduğu yer yer anlaşılmaya başlanmıştır. Sonra da vahiy yoluyla adı kutsal kitaplara yazılmış ve günümüze kadar saygıyla anılmıştır.
Musa Peygamber, Mısırʹda pek az ilgi görebilmiş, Filistin ve çevresine göç ettikten sonra kıymeti anlaşılmış ve büyük saygı görmüştür, hâlâ da görmeye devam etmektedir.
İsa Peygamber (A. S. ), büyük bir değer olmakla beraber, içinde yaşadığı bölge onu anlayamamış, üstelik çarmıha germeye teşebbüs edecek kadar o cevherin gerçek değerini görememişlerdir.
Yâkub Peygamber (A. S. ) kendi ailesi ve çevresi tarafından lâyık olduğu şekilde takdir edilememiş, hattâ ailesinden bazı yakınlarının onu bunak sanacak kadar basîretleri kapanmıştır. Oysa hâlâ bugün o, Yahudilerin en çok saygı duyduğu, müslümanların saygı ve takdirle andığı bir şahsiyet olarak yaşamaktadır.
Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz doğduğu yer olan Mekke ve çevresinde değil, Medine ve Habeşistan’da tanınıp takdir ve saygı görmüş, sonra da önce Arap Yarımadasında, arkasından bütün dünyada büyük bir şahsiyet olarak ün yapmış, birçok milletlerin kalbinde taht kurmuş, düşmanları bile Onu takdir etmekten kendilerini alamamışlardır.
Yâkub Peygamber’in o gün için ailesi arasındaki kişiliğini anlamamıza Kurʹân şu iki âyetle ip ucu vermektedir: «Kafile (Mısırʹdan) ayrılıp hareket edince, babaları, «şüpheniz olmasın ki, ben Yusufʹun kokusunu alıyorum; bana bunadı demeseniz iyi olur» dedi. Oradakiler, Allah’a and olsun ki, sen elbette o eski şaşkınlığın içinde bulunuyorsun, dediler. »
Oysa zaman çok geçmeden kimlerin şaşkın olduğunu, kimlerin hakikati görüp konuştuğunu ortaya koydu.
Bir düşünürümüz şöyle demiştir:
«Sağlığında bir tutam tuz koymazlar aşına;
Öldükten sonra abideler dikerler başına!. »
Ünlü şair Baki de bu anlattıklarımızı şu iki mısraıyla ne güzel dile getirmiştir:
«Kadrini seng-i musallada bilüp ey Baki,
Durup el bağlayalar karşına yâran saf saf. »
Ayetler arasında bağlantı
Yukarıdaki âyetlerle, Yâkub Peygamber ile oğullan arasında geçen son safha anlatıldı. Ancak Yusuf’un kokusunu aldığını söyleyince, aile halkından bir kısmının onu iyice bunamış sanarak sözünü ciddiye almadıkları, gömlek gelip yüzüne atılınca gözlerinin açılmasına şahit olan o kimselerin bu defa pişmanlık duydukları, Allah’tan bağışlanma diledikleri konu edildi.
Aşağıdaki âyetlerle peygamberlerin ledünnî ilme mazhar olduklarına işâret ediliyor ve Yâkub Peygamber’in (A. S. ) daha önce dediklerinin bir bir gerçekleştiği misal olarak gösteriliyor.