Al-i İmran Suresi 90-91. Ayet — Tefsir

Ayet sayfasına git →

اِنَّ الَّذِينَ كَفَرُوا بَعْدَ اِيمَانِهِمْ ثُمَّ ازْدَادُوا كُفْرًا لَنْ تُقْبَلَ تَوْبَتُهُمْ وَاُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الضَّالُّونَ اِنَّ الَّذِينَ كَفَرُوا وَمَاتُوا وَهُمْ كُفَّارٌ فَلَنْ يُقْبَلَ مِنْ اَحَدِهِمْ مِلْءُ الْاَرْضِ ذَهَبًا وَلَوِ افْتَدٰى بِهِ اُو۬لٰٓئِكَ لَهُمْ عَذَابٌ اَلِيمٌ وَمَا لَهُمْ مِنْ نَاصِرِينَ

90.

Şüphesiz iman ettikten sonra inkar eden, sonra da inkarda ileri gidenlerin tövbeleri asla kabul edilmeyecektir. İşte onlar sapıkların ta kendileridir.

Diyanet İşleri

91.

Şüphesiz inkar edip kafir olarak ölenler var ya, dünya dolusu altını fidye verseler bile bu, hiçbirisinden asla kabul edilmeyecektir. Onlar için elem dolu bir azap vardır. Onların hiçbir yardımcıları da yoktur.

Celal Yıldırım (İlmin Işığında Asrın Kur'an Tefsiri)

%100

MEÂLİ:

90- Şüphesiz ki, imân ettikten sonra inkâra sapıp sonra da inkârını artıran kimselerin tevbeleri (ümitsizlik ve ölüm ânında) kabul edilmiyecektir. İşte sapıklar bunlardır.

91- Şüphesiz ki, inkâra sapıp kâfir olarak ölenler -kurtuluş fidyesi olarak- dünya dolusu altın verseler hiç birinden mümkün değil kabul edilmiyecektir. Bunlar için çok acıklı bir azâb vardır ve yardımcıları da yoktur.

İNİŞ SEBEBİ

El-Hasen ve Katade’nin tesbitine göre: Yahudîler İsâ Peygamberi ve İncil’i inkâr ettiler, sonra da Hazreti Muhammed (A. S. ) gönderilince bu kez inkârlarını Ona yöneltip artırdılar. Yukarıdaki âyetler onların bu in­kârlarına karşılık inmiştir. (Esbab-ı Nüzûl - Kurtubî - Lübabutte’vîl - Mefatihü’l-gayb)

Ebû Âliye’ye göre: Önce Tevrat ve İncil’in, geleceğini haber verdiği ve bazı sıfatlarını anlattığı son peygambere inanan Yahudi ve Hıristiyan­lar, Hazreti Muhammed (A. S. ) peygamber olarak gönderilince rotayı de­ğiştirip Onu inkâr etmeğe başladılar ve gün geçtikçe inkârlarını artırdılar. Bu nedenle yukarıdaki âyetler indi. (Esbab-ı Nüzûl - Kurtubî - Lübabüʹt-Teʹvîl - Mefatihü’l-gayb)

İbn Abbas’a (R. A. ) göre: Araçlardan çok câhil bir kavim imân ettikten sonra inkâra saptı; tekrar imân edip sonra yine inkâra saptı. Durum­ları Resûlüllâh (A. S. ) Efendimize arzedilince, yukarıdaki âyetler indi. (Lübabutte’vîl / Alaaddin Ali - İbn Kesîr)

Diğer bir rivâyete göre: Mekkeli 11 kişilik bir topluluk imân ettikten sonra küfre sapmışlardı. Onlardan Süveyd oğlu Hars tekrar İslâm’a gire­rek imânını yenilemiş, diğerleri, Muhammedʹin sonu ne olacak diye bek­lemeye koyulmuşlardı. Derken hepsi de küfür üzere öldüler. Yukarıdaki âyet bu nedenle inmiştir. (Lübabutte’vîl / Alaaddin Ali - İbn Kesîr)

İLGİLİ HADÎSLER

«Şüphesiz ki Allah kulunun tevbesini, can boğazına gelmeden önce­sine kadar kabul eder. »

«Kıyâmet günü olunca küfür üzere ölen adam getirilerek kendisine sorulur: «Yeryüzü dolusu altının olsaydı, kurtulmak için onu verir miy­din? » O da: «Evet, verirdim» deyince, kendisine: «Senden bundan daha kolay şeyler istendi, ama sen hep (Hakkı) yalanlayıp durdun. »

İNKÂR, PARÇANIN BÜTÜNE TERS DÜŞMESİDİR

«Şüphesiz ki, inkâra sapıp ölenler »

İnkâr üzere ölenlerin kıyâmet günü göstereceği pişmanlığın ve Hakk’a yönelip tevbe etmesinin hiçbir değeri ve anlamı yoktur. Çünkü Allah’ın kudreti bütün hakikatiyle ortaya çıkıp kutsal kitapların vaʹdettiği âhiret âlemi gerçekleşince, inanmanın artık ölçü ve değeri kalmaz. Böyle bir imân, olgun bir aklın, sağlam düşüncenin ve gelişik bir vicdanın ürünü de­ğildir. İmânın gerçek ölçü ve anlamı, dünyada zıdlar âleminde içimizde ve dışımızda çetin mücadeleler verirken, aklın, sağduyunun, sıhhatli düşün­cenin hakikatı anlayıp kavraması ve samimiyetle inanmasıdır.

Neden inkâr üzere ölenlerin tevbesi kabul edilmiyecektir? Bunun ce­vabı açıktır: Varlık âlemi ilâhî kudreti ve bu kudretin ortaya koyduğu sa­natı yansıtan bir bütündür. İnsan ise bu bütünün bir parçasıdır. Varlık âle­mindeki diğer bütün parçalar Yaratana teslimiyet gösterip baş eğerken insanın inkâra sapması buna ters düşmüyor mu? Onun bütünden ayrılma­sı ve aksi bir yol tutması, bütünde yer alan tüm parçaların hakkına saygısızlık ve haksızlık sayılmaz mı? Bunun cezâsı elbetteki çok ağır olacak­tır. Meyva veren büyük bir ağacın bütün dalları yemyeşil ve meyve dolu iken bir dalın kuruyup verimsiz hale gelmesi, diğer dalların güzelliğine ve verimliliğine olumsuz yönde te’sir ettiğinden kesilip yakılması gerekmiyor mu?

Maddeyi mânaya, mideyi ruha, nefsi imâna karşı üstün tutmanın na­sıl bir ölçüsüzlük meydana getirdiğinin farkında mıyız? Bu yolda olanın ömrü tükenirken elde ettiği sonucun değer ölçüsü var mıdır?

İnsanı insan yapan onun ruhu, aklı, zekâsı, imân ve irfanıdır. Bun­ları çekip aldığınızda geriye et, kan ve kemikten başka ne kalır? İnkârcıya göre 60-70 yıllık bir mücadele sonunda toprağa karışıp yok olan bir beden için bu kadar didinmeğe, çırpınıp gözyaşı dökmeğe gerek var mı­dır? Mademki sonu bir hiçtir, servet toplamanın mânası nedir? Neden ve niçin bunun kavgası yapılır?

İste bütün bunları düşündüğümüzde, Kur’ân karşımıza çıkıp sesleni­yor: Ey gafiller! sizin bir de ebediyete uzanan ruhunuzun imâna ihtiyacı var. Kıyâmet pazarında ne malın, ne midenin, ne de nefsin hiçbir değeri yoktur. Asıl değeri elden kaçıran insan o gün İlâhî rahmet sarayına ayak basabilmek için dünya dolusu altını olsa vermek ister. Bu ne demektir? İmân öyle bir kıymettir ki dünya dolusu altın ona paha olamıyor.

Kur’ân bu hakikatı bütün çıplaklığıyla insan aklına ve kalbine sesle­nerek şöyle açıklamaktadır: «Şüphesiz ki, inkâra sapıp kâfir olarak ölen­ler -kurtuluş fidyesi olarak- dünya dolusu altın verseler hiç birinden müm­kün değil kabul edilmiyecektir. »

İNSANLIĞA BÜYÜK HİZMETLERDE BULUNAN KÂŞİFLER VE MUCİTLER

Özellikle genç kuşağın kafasını meşgûl eden ve nedenini bir türlü anlayamadığı bir konu var: Allah’a ve âhiret gününe inanmıyan ve fakat yaptıkları bilimsel araştırmalarla, ortaya koydukları keşif ve icadlarla in­sanlığa büyük hizmetler veren kişilerin kıyâmet günü durumları ne ola­cak?

Gerçi Bakara sûresinde buna değinmiş ve aydınlatıcı bazı bilgiler ver­miştik; ama yeri gelmişken tekrar konuya dönüp az farklı açıdan ele al­mamızda yarar var. Çünkü her âyetin bulunduğu sûre itibariyle ayrı bir anlamı ve amacı bulunduğunu unutmamalıyız. Aksi halde Kur’ân’da bazı tekrarların bulunduğu iddiası ortaya çıkar ki bunu cevaplandırmak zor olur.

Kur’ân-ı Kerîm’in bu konudaki âyetleri gayet açık ve anlamlıdır.

Konuyu dış görünümüyle ele alırsak cidden büyük ve o nisbette de­ğerli hizmetler verildiğinde şüphe yoktur. Fakat insanlığa hizmet edenleryalnız kâşifler ve mucitler midir? Her canlının yaratıldığı maksada, bağlı bulunduğu şartlara ve tabiî kanunlara göre -ki bunlar İlâhî sünnetlerdir- hizmeti vardır. Bütün hizmetler çeşitleriyle biraraya gelince dünya hayatı asıl ölçü ve amacını bulmuş oluyor. Ne var ki, bir hizmet var, kapalıdır gö­rünmez ya da bilinmez; bir hizmet de var ki ortadadır, göz ve gönül dol­durucudur. İnsan yaratılışı ve psikolojik yapısı gereği daha çok duyuları­na hitap edeni görüp anlar ve hayranlık duyar.

Önce çevremizi süsleyerek uçuşan böcekleri düşünelim: Eğer onlar olmasaydı tabiatı bu kadar renkli ve gönül çekici bulamıyacaktık; çiçek tozlarını başka yerlere taşımaları, hem aşılamayı sağlıyor; hem tabiatın güzelliğini yaygınlaştırıyor. İlk bakışta böceklerin bu hizmeti pek basit gi­bi görünürse de hakikatte bitki türleri arasında insanlıktan yana çok ya­rarlı bir denge sağladığı muhakkaktır. Bir de insanın dış âlemini değil, iç âlemini aydınlatan, ruha gıda verip onu en mükemmel ölçüde gıdalandıran peygamberleri, büyük mürşitleri, olgun bilginleri düşünelim: İç karan­lığına gömülü bir insanın dış âlemi aydınlık da olsa ne değeri var? Hayat onun için bir işkence, ni’met onun için bir zehir, gelecek onun için mutlak bir yokluk değil midir?

Ama unutmayalım ki her hizmet kendi ölçüsüne ve sağladığı ya­rar oranına göre muhteremdir ve değerlidir. Fakat hepsi de nisbî ve İzafîdir. Meseleyi sadece bu açıdan düşündüğümüzde Allah’a ve peygam­bere, âhiret ve hesaba inanmayan kâşif ve mucitlerin hizmetleri yararlıdır; ama bu hizmet ve taşıdığı kıymetleri varlık âleminde mutlak hükümran olan, her olayı bir illete bağlıyan; insanlar yararlansınlar diye birçok ha­kikat ve hikmetleri insan aklının çözebileceği nitelikte varlık âlemine bel­li kanunlarla yerleştiren Allahʹın yüce kudretine göre düşünecek olursak, hizmet eden her canlı ve cansız Yaratanına teslimiyet gösterip baş eğer­ken baz» kâşif ve mucitlerin inkâr içinde olduğunu görüyoruz. Elde ettiği malzemenin hepsi İlâhî sünnetle hazırlanıp sergilenmiş ve bu malzeme üstündeki hikmet perdesinin kaldırılması insan aklına terkedilmiştir. O halde ortada iki öğe var: Malzeme ve akıl. Bunlardan biri olmasaydı di­ğeri kapalı kalırdı. Ama her iki öğeyi de -bileşiklerde olduğu gibi- belli öl­çülerde yaratan Allah’tır.

O halde hem O’nun malzemesini ve ilgili bulunduğu kanunu, hem verdiği aklı kullanıp hikmet perdesini kaldıralım, hem de O’nu inkâr ede­lim; bunda insaf ölçüsü var mıdır? Eseri kabul et. müessiri inkâr et; sanatırı inceliğini ve üstünlüğünü anlayıp takdir et, sanatkârının mevcudi­yetini kabul etme; bu tarz bir anlayışın sağduyu terazisindeki yeri nedir? Elektriği icad edeni takdir edip öv; dünyanı aydınlatanı, güneş ile insan­lığa ışık ve enerji vereni tanıma; takdir bunun neresinde?

İşte Kur’ân birkaç âyetle konuyu vicdanlarımızın önüne sergiliyerek bizi çok derinden düşünmeye ve hakikatı anlamaya çağırıyor:

«Şüphesiz ki, inkâra sapıp kâfir olarak ölenler -kurtuluş fidyesi ola­rak- dünya dolusu altın verseler hiç birinden mümkün değil kabul edilmiyecektir. »

«Kâfir olarak ölenlerin tevbesi (kabul edilir) değildir. » (Nisa sûresi âyet: 18)

«Artık bugün ne sizden, ne de küfre sapanlardan fidye (kurtuluş ak­çesi) alınmaz. Varıp kalacağınız yer Cehennemʹdir, Sizin dostunuz, sâhip çıkanınız ateştir. Ne kötü varış yeridir orası! » (Hadîd sûresi âyet: 15)

Konuyu Resûlüllâh (A. S. ) Efendimizin şu hadîsleriyle noktalıyalım:

Misafir severliği, çevresine olan yakınlığı ve iyiliğiyle, fakirleri, kim­sesizleri korumasıyla ün yapan, fakat bütün bir ömrünü küfür içinde har­cayan Cüd’an oğlu ABDULLAH öldüğünde, durumu Peygamber (A. S. ) Efendimize soruldu:

- Ey Allahʹın Peygamberi! Abdullahʹın bunca iyiliklerinin kendisine bir yararı olacak mı?

Efendimiz cevap verdi:

- Hayır, çünkü bir gün olsun (Allah’ı bilip) Ya Rab! beni bağışla, de­medi. (İbn Kesir Tefsiri: 1/380)

Abdullah ve benzeri kişiler mükâfatlarını dünyada alırlar. İnsanların onları övmesi, isimlerinin yaptıkları hayır kurumlarının kapılarına yazıl­ması, hizmetin karşılığıdır. Zaten onların da beklediği sadece budur, yani insanların övgüsü ve isimlerinin kendilerinden sonra anılması.. İnanmadığı, kabul etmediği ikinci hayatı ve saadeti ona lâyık görmeye ne hakkımız ve yetkimiz vardır?

YORUMLAR - RİVÂYETLER

Bundan önceki âyetlerle, dinden çıkanların tevbesinin kabul edileceği açıklanırken bu âyette, küfredip inkârlarını artıranların tevbesinin ka­bul edilmiyeceği açıklanıyor. Dış görünüşü itibariyle iki âyet arasında bir çelişki olduğu sanılıyorsa da gerçekte öyle değildir. Çünkü Kur’ân ve hadîslerde şartlarına uygun yapılacak tevbenin herhalde kabul edileceği açıklanmıştır.

Bu nedenle tefsircilerimiz âyetin yorumunda farklı görüşler ortaya koymuşlardır:

a) El-Hasen, Katade ve Atâ’a göre, «ancak ölüm geldiği ân tevbe eden inkârcıların tevbesi kabul olunmaz. »

Nitekim diğer bir âyetle şöyle açıklanmıştır: «Yoksa kötülük (günah ve vebal)leri işleyip (devam ederken) kendisine ölüm gelince. «Ben şimdi tevbe ettim» diyenlerin ve bir de kâfir olarak ölenlerin tevbesi (kabul edi­lir) değildir. » (Nisa sûresi âyet: 18)

b) İnkârdan sonra dilleriyle tevbe edip kalblerinde doğruluk ve ihlâs bulunmayanların tevbesi makbul değildir.

c) Kaffal ve İbn Enbariyʹe göre: Allah, inandıktan sonra inkâra sapanların lânetleneceğini açıkladıktan ve ancak tevbe edenlerin müstesnâ kalacağını belirttikten sonra bu âyetle ikinci kez inkâra saçanların artık birinci tevbesinin bir değer taşımadığını ve sanki hiç tevbe etmemiş ol­duklarını hatırlatıyor.

d) Keşşâfʹa göre: Tevbelerinin kabul edilmeyişi, küfür üzere öldük­leri takdirdedir.

e) Küfürlerini artırdıktan sonra artan kısımdan pişmanlık duyup tev­be edenlerin tevbesi makbul değildir, diyenler de olmuştur. (Fazla bilgi için bak: Mefatihü’l-gayb / Fahrüddîn Razi, ilgili âyet tefsirine)

Burada (a) ve (d) maddeleri daha uygun kabul edilmiştir.

ÂYETLER ARASINDA BAĞLANTI

Geçen âyetlerle Yahudilerin hem dünya saltanatını gaye edindikleri­ne, hem kendilerinin Allahʹın en yakınları olduğu iddiasında bulundukları­na işâret edildi. Aşağıdaki âyetle gerçek iyiliğin ve Allah’a yakınlığın, yine Allah yolunda sevilen mallardan harcamak olduğu belirtiliyor ve böy­lece Yahudilerin sözü edilen iddialarının gerçek olmadığı hatırlatılıyor.

Ayrıca iyilik doğrultusunda hayrın en güzelini yapmanın b i r r ol­duğu ve bunun da ancak dünyada gerçekleşebileceği belirtiliyor. Âhirette ise dünya dolusu altının bir şey ifade etmiyeceğine dikkatler çekiliyor. Ya­hudilerin tutumunun bunun aksine bir anlam taşıdığı kapalı biçimde an­latılmak isteniyor.