MEÂLİ:
9- Ey imân edenler! Allahʹın size olan nîmetini hatırlayın, hani size doğru ordular gelmişti de onların üzerine bir rüzgâr, bir de görmediğiniz askerler göndermiştik. Allah yaptıklarınızı görendir.
10- Hani onlar (düşman orduları) üst tarafınızdan ve alt tarafınızdan (hücuma geçip) üzerinize gelmişlerdi ve hani gözler de kaymış, yürekler gırtlaklara gelip dayanmıştı. Allahʹa karşı da türlü türlü zanlarda bulunuyordunuz.
11- İşte orada mü’minler çetin bir deneme geçirmiş ve şiddetli bir sarsıntıya uğradıkça uğramışlardı.
12- Ve hani münâfıklar ve kalplerinde hastalık bulunanlar, «Allah ve Peygamberi bize ancak aldatıcı bir vaʹdde bulunmuşlardır» diyorlardı.
13- Ve hani onlardan (münâfıklardan) bir topluluk da «Ey Yesrîb (Medine) halkı! artık sizin burada yeriniz yok, dönünüz» diyordu. Bir topluluk da peygamberden izin istiyorlar, «evlerimiz herhalde (ortada sâhipsiz) açıktır» diyorlardı. Halbuki evleri açık değildi. Onlar ancak (savaştan) kaçmayı istiyorlardı.
14- Eğer üzerlerine (şehrin) etrafından girilse ve sonra da fitne çıkarmaları istense, vakit kaybetmeden onu hemen yapar ve yurtlarında pek az bir süre eyleşirlerdi.
15- Oysa bunlar, and olsun ki, daha önce arka çevirip kaçmayacaklarına dair Allahʹa kesin söz vermişlerdi. Allahʹa verilen kesin söz ise (sorumluluk gerektirdiğinden) elbette sorulacaktır.
16- De ki: Eğer ölümden veya öldürülmekten kaçıyorsanız, kaçmanız aslâ size fayda vermiyecektir. O takdirde (dünyaʹda) pek az bir süre ancak geçinip yararlanabilirsiniz.
17- De ki: Eğer Allah (faraza) size bir kötülük dilese, kim sizi Allahʹtan koruyabilir? Veya size rahmet elini uzatsa, (kim Oʹna engel olabilir? ). Allahʹtan başka ne bir dost, ne de bir yardımcı bulabilirler.
İLGİLİ HADÎS
«(Ahzâb günü) sabâ rüzgârı (gün doğusundan esen hafif ve tatlı yel) ile yardıma mazhar kılındım. Âd Kavmi ise debûr rüzgârı (batı rüzgârı) ile yok edildi. » (Buharî/istiska’: 26, bed-i halk: 5, enbiyâ: 6, meğâzî: 29- Müslim/istiska’: 17- Ahmed: 1/222, 228, 324, 341, 355, 372)
ÇETİN BİR SINAV
En sahîh tesbitlere göre, hicretin beşinci yılı şevval ayında, İslâmiyetin giderek güçlü bir devlet haline geleceğini ve biraz daha ihmal edildiği takdirde karşı konulamıyacak bir kuvvet oluşturacağını hesaba katan Medineli yahudilerle, Mekkeli putperest araplar, Müslümanlara en son, fakat en kesin sonuçlu darbeyi indirmeyi plânladılar. Tarihçilerin tesbit ve rivayetlerine göre, Mekke’de büyük nüfuza sâhip olan Kureyş Kabilesi, Medine’de Benî Nadîr ve Benî Kurayza yahudileri ile çevredeki Gatafan, Mürre, Süleym, Esad, Sa’d, Eşca’, Fezare kabileleri müttefik bir kuvvet meydana getirmişlerdi ki, bunun 10, 12 veya 18 bin arasında olduğu söylenir. Müslümanların ise, 700 ilâ 3000 arasında bir sayıya ulaştığı sanılmaktadır.
Gelen müttefik kuvvetleri şehrin dışında karşılayıp vuruşmak isteyenler olmakla beraber, şehrin hemen önünde savunma durumuna geçmeyi önerenler de eksik değildi. Sonunda Medineʹnin doğu kesiminde hendek kazma fikri ortaya atıldı. Selmân el-Fârisî’nin bu görüşü uygun karşılandı ve ekseriyet tarafından tasvip gördü; o bakımdan süratle hendek kazmaya başlandı. Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz de elinde kazma olduğu halde çalışanlar arasında bulunuyordu. Bu arada ashab-i kirâmʹın parçalayamadığı büyükçe bir kayayı bizzat Resûlüllâh (A. S. ) elindeki kazma veya balyozla üç defa ardarda vurmak suretiyle parçaladı ve her defasında şimşek gibi parıldayan kıvılcımlar meydana geldi. Bu, İranʹın, Arap Yarımadası’nın ve İstanbulʹun fethedileceğine işâretti. Öyle ki tam o esnada bu yerlerin fethedileceği birer tablo halinde Resûlüllahʹın (A. S. ) gözleri önüne serilmiş ve İslâm’ın geleceğinin başarılarla dolu olduğu gösterilmişti. (Reşehatü Ayni’l-Hayat/Herevî: 11)
Kuşatma uzun sürdü. Kur’ânʹın tabiriyle, Müslümanların gözleri kaymış, yürekleri gırtlaklarına gelip dayanmıştı. Münafıklar ise, Allah hakkında türlü zanlarda bulunuyorlardı.
Böylece güçlü ve kararlı olan müttefik kuvvetler karşısında sayıları çok az olan mü’minler sarsıldıkça sarsılmışlardı.
İbn Kesîre göre: Kuşatma bir aya yakın devam etmiştir. Sabır ve teslimiyet havası içinde Hakkʹa güvenip dayanan müʹminlere Allah iki ayrı yardımda bulundu. Birincisi: Mü’minlerin imânını ve moralini yükseltecek anlamda yardımcı olarak melekleri göndermesi oldu. İkincisi: Düşman ordusunu tarumar edecek şiddetli bir rüzgârı fırtına şeklinde estirip düşmanın çadırlarını yerinden sökmesi, deve ve atlarını şaşkına çevirip etrafa kaçıp dağılmalarını ve düşmanın ikmal malzemelerini havada uçurtup darmadağın etmesi ile gerçekleşti.
Cenâb-ı Hakkʹın yüksek kudreti karşısında perişan olan düşman askerleri can kaygısına düşüp kısa zamanda dağılıp tarumar oldular.
Böylece tarihe «Hendek Günü» ve «Ahzâb Savaşı» adıyla geçen bu kuşatma belâsı geri çevrildi. Düşman umduğunu elde edemeden İlâhî uyarıyla karşılaşarak geri çekildi.
Allahʹın mü’minlere yardımda bulunmasının sebep ve hikmeti:
Bilindiği gibi, Cenâb-ı Hak, kullarının kuvvet ve imkânının yetmediğini kendisi yapar; yettiğini ise onlara bırakır. Burada müʹminler bütün imkânlarını seferber edip ortaya koydukları halde, kendilerinden on, onbeş kat fazla askere ve teçhizata sâhip olan düşmanın müttefik kuvvetlerini püskürtüp hezimete uğratma gücüne sâhip bulunmuyordu. O bakımdan bütün tedbirleri aldıktan sonra Allahʹa güvenip dayanan müʹminlere yardımda bulunmak sünnetullahın gereği idi. Meleklerin gönderilmesi, fırtınanın düşman tarafına esip ortalığı alabora etmesi, sözü edilen sünnetin tecelli ve tezahürü olarak gerçekleşmiştir.
SINAVI KAYBEDENLER VE KAZANANLAR
İçlerinde nifak tohumu taşıyanlar iyice sıkıntıya düşüp ölüm korkusuyla burun buruna gelince şöyle fısıldaştılar: «Muhammed bize Kisrâ ve Kayserʹin hazinelerini vaʹdediyordu. Oysa bugün bırakın hazineleri, tabii ihtiyacımızı gidermeye bile fırsat bulamıyoruz ve evlerimiz yağma edilmek üzere bulunuyor. »
Bozguncu münafıklar ise, «bugün Muhammed ile arkadaşlarının kökleri kazınacağa benziyor» diyorlar ve için için seviniyorlardı.
Sadık müʹminlere gelince: Onlar her şeye rağmen, «Allah ve Peygamberi bize neyi vaʹdettilerse, o haktır; mutlaka gerçekleşecektir» diyerek imânlarını artırıyor ve bağlılıklarını gösteriyorlardı.
Nitekim Ebû Saîd (R. A. ) anlatıyor:
- Hendek Günü, Hz. Muhammedʹe (A. S. ) sorduk, dedik ki: «Ya Resûlellah! yüreklerimiz gırtlaklarımıza geldi; duâ edeceğimiz bir söz yok mudur? » O bize şu cevabı verdi: «Vardır.. Deyin ki: Allahım! namus, şeref ve itibarımızı koru, kusurlarımızı ört, korku ve endişelerimizi güvene çevir. » (İbn Ebî Hâtim)
İkiyüzlü döneklerden bir topluluk da, «Allah ve Peygamberi bizi aldatır anlamda birtakım vaadlerde bulundular! » diyorlardı.
Onlar bu sözleriyle, Allah ve Peygamberi hem cehaletle ve yalancılıkla suçluyorlar, hem de onları zan altında tutup hafife alıyorlardı.
Başka bir grup da: «Ey Medineliʹler, artık yolun sonuna geldiniz; yapabileceğiniz bir şey kalmamıştır; o bakımdan hemen evlerinize dönünüz. Şu anda Muhammed’in yanında savunmada beklemenizin hiçbir faydası yoktur» diyerek moral bozmaya çalışıyorlardı.
İrâdesi zayıf olup öldürülmekten korkan bir grup ise, o günün dehşetinden uzak kalmak için, «evlerimiz açık ve sahipsiz kaldı» diyerek evlerine dönmenin yollarını arıyorlardı.
Oysa bunların hepsi de daha önce Allah adına, gelecek olan düşmana sırt çevirmiyeceklerine söz vermiş ve and inmişlerdi. Cihan Peygamberi Hz. Muhammed A. S. ) bütün bu olumsuz ve zor şartlara rağmen yüksek irâdesini, üstün kumandanlığını, sarsılmak bilmeyen imân gücünü ve ileri görüşlülüğünü, sarsılmayan azmini, dayanma gücünü ortaya koymak suretiyle zaferin yakın olduğunu biliyor ve inanıyordu.
İşte o büyük peygamberi ve O’na inanan sadık mü’minlerin bağlılığının ölçüsünü öğrenmek isteyenler, Hendek Günüʹndeki bütün olumsuz ortam ve şartları göz önüne getirip sonuç çıkarmaya çalışsınlar; görecekler ki, ortaya konulan celâdet ve cesareti, geleceğe ümitle bakmayı ancak peygamber olan bir zat izhar edebilirdi.
Kur’ân-ı Kerîm burada ikiyüzlü döneklerin asıl karakterini ve bağlılık ölçülerini teşhîr ederek diyor ki: «Eğer üzerlerine (şehrin) etrafından girilse ve sonra da fitne çıkarmaları istense, vakit kaybetmeden onu hemen yapar ve yurtlarında pek az bir süre eyleşirlerdi. »
Bu âyetle Cenâb-ı Hak, münafıkların içinden geçen şu kötü düşünceyi şöyle tasvîr ediyor: «Dağılıp perişan olan müttefik düşman kuvvetleri yeniden toparlanıp üzerlerine gelse ve Medineʹyi işgal etse, münafıklar buna sevinecekler ve düşmanın müʹminlere yapacağı zulmü izlemek için Medine’nin dışına çıkıp karargâh kuracaklar. »
SAVAŞTAN KAÇMIYACAKLARINA SÖZ VEREN YALANCILAR
«Oysa bunlar, and olsun ki, daha önce arka çevirip kaçmayacaklarına dair Allahʹa kesin söz vermişlerdi. Allahʹa verilen kesin söz ise (sorumluluk gerektirdiğinden) elbette sorulacaktır. »
Daha önce Bedir Savaşıʹna katılmayıp mü’minlerin yenilgiye uğrayacağına muhakkak nazarıyla bakan zayıf irâdeliler ve münafıklar; Tevhîd Ordusuʹnun şanlı zaferini görünce kendi kendilerini kınamış ve «bir daha savaş olursa, Allah adına söz veriyoruz, savaşa mutlaka katılacağız» diye yemin etmişlerdi. Ne var ki onlar Uhud Savaşıʹnda da birtakım döneklikler yapmışlardı. Hendek Günü, yani Ahzâb Savaşıʹnda ise, yukarıdaki âyette açıklandığı gibi, renklerini iyice belli etmiş ve Allahʹa verdikleri sözü yerine getirmemişlerdi. Zaten İslâmʹın bu ikiyüzlü dönek parazitlerden temizlenmesi gerekiyordu. O bakımdan savaş her yönüyle tabii elemeyi sonuçlandırdı; sadık olanlarla olmayanlar birbirinden iyice belli olup ayrıldı.
Çünkü İslâmʹın cihanşümul (evrensel) dâvası, ancak Cenâb-ı Hakk’a samimiyetle teslîm olup imanında sebat gösteren sadık mü’minlerle yürütülebilirdi. O bakımdan Ahzâb Savaşı İlâhî sınav mahiyetinde meydana gelmiş bulunuyordu.
Şüphesiz sınavı kaybeden ikiyüzlü dönekler, Allahʹa verdikleri sözü yerine getirmemek gibi İlâhî gazabı gerektiren bir sorumluluk altına girmişlerdi. Tabii bunun daha çok hesabı âhiret gününde görülecektir.
SAVAŞTAN KAÇMAK VEYA KATILMAMAK YAŞAMAYI GÜVEN ALTINA ALMAZ
«De ki: Eğer ölümden veya öldürülmekten kaçıyorsanız, kaçmanız aslâ size fayda vermiyecektir. O takdirde (dünyada) pek az bir süre ancak geçinip yararlanabilirsiniz. »
Savaş, İslâmʹa göre: Küfrü, azgınlığı, zulmü, haklara tecavüzü önlemeye; aynı zamanda milletler arasında bozulan dengeyi düzeltmeye, kutsal değerlerin hatırlanmasını sağlamaya; dünya ile âhiret arasında kesintiye uğrayan irtibatı veya kopan köprüyü yeniden kurmaya yönelik sosyal bir olaydır.
Bu olay ortaya çıkınca, ölüm endişesiyle katılmamak, daha beter bir ölümü; daha elemli, ıstıraplı günleri getirir. İlgili âyetle bu inceliğe işâret edilmekte; insan ömrünün kısalığına dikkatler çekilerek esaret ve zillet altında bir kaç gün yaşamanın mâkul bir yanı olmadığı işlenmektedir.
ALLAH’IN KOYDUĞU DÜZENİ, HAZIRLADIĞI PLÂNI KİM DEĞİŞTİREBİLİR?
«De ki: Eğer Allah (faraza) size bir kötülük dilese, kim sizi Allahʹtan koruyabilir? Veya size rahmet elini uzatsa, (kim Oʹna engel olabilir? ).. »
Herkes İlâhî düzende yerini almak zorundadır. Zira İlâhî düzen ve bağlı bulunduğu plân hem değişmez, hem kimselere uymaz; ama herkes ona uymaya muhtaçtır. Sünnetullah ise, şaşmadan, aksamadan hedefine doğru ilerler. O bakımdan bu sünnete uyanlar İlâhî rahmete lâyık görülerek mutlu olurlar; uymayanlar ise, o rahmetten uzak kalıp geleceklerini karanlığa boğmuş olurlar. Hiç bir kuvvet Allahʹın süregelen sünnetinin hükmünü durduramaz ve ona engel koyamaz. Şüphesiz Kur’ân-ı Kerîm bütünüyle bu sünneti ve İlâhî düzeni ve onlara uyma yol ve yöntemini öğretmektedir.
ÂYETLER ARASINDA BAĞLANTI
Yukarıdaki âyetlerle, sadık mü’minlerle ikiyüzlü dönek münafıkları birbirinden ayıran Hendek Savaşı konu edildi ve birtakım kıstaslar verilerek mü’minler aydınlatıldı.
Aşağıdaki âyetlerle, yine Hendek Savaşıʹnda müʹminlerle münafıkların birtakım tutum ve davranışlarına dikkatler çekiliyor. Hz. Peygamberʹin (A. S. ) savaş dışında da, savaşta da her bakımdan müʹminler için en güzel örnekler sergilediğine değinilerek Oʹnun izinde yürümemizde mutlak kurtuluş ve saadet bulunduğuna işâret ediliyor.