MEÂLİ:
7- And olsun ki, Yusuf ve kardeşleri (arasında geçen olay)da soranlara, (hem düzenli bir hayat yaşamaları, hem de Hz. Muhammedʹin parlak geleceği hakkında) belgeler ve ibretler vardır.
8- Hani kardeşleri: «And olsun ki Yusuf ve kardeşi babamıza bizden daha sevgilidirler; halbuki biz güçlü bir topluluğuz. Doğrusu babamız (bu hususta) açık bir yanılgı içindedir, » demişlerdi.
9- Onlardan biri dedi ki: «Yusufʹu öldürünüz veya onu boş bir araziye atınız ki babanızın yüzü size dönüp ilgi kursun ve ondan sonra da kendini düzelten iyi kişiler olursunuz. »
10- Onlardan bir sözcü de dedi ki: «Yusufʹu öldürmeyin, onu kuyunun derinliğine atın da gelip geçen kafilelerden biri onu orada raslayıp alır; eğer (ona herhalde) bir şey yapmak istiyorsanız, böyle yapın. »
11- (Bunun üzerine toplanıp babalarına gelerek) dediler ki: «Ey babamız! Yusufʹu neden bize güvenip vermiyorsun? Oysa biz ondan yana herhalde iyilik düşünenleriz. »
12- «Onu yarın bizimle gönder de gezip oynasın; şüphesiz ki onu koruyup gözetiriz. »
13- (Babaları) «Doğrusu onu alıp götürmeniz beni çok üzer ve sizin haberiniz yokken onu kurt yer diye korkuyorum, » dedi.
14- Onlar: «Eğer biz böyle güçlü bir toplulukken kurt onu yerse, o takdirde biz husrâna uğramış oluruz, » dediler.
15- Ne vakit ki Yusufʹu alıp götürdüler ve toplanıp onu kuyunun dibine bırakmayı kararlaştırdılar; biz de ona, «And olsun ki, sen (bir gün) onların bu yaptıklarını kendilerine, farkına varmadıkları bir halde haber vereceksin! » diye vahyettik.
16-17- Onlar yatsı vakti ağlayarak babalarına geldiler ve: «Ey babamız! dediler, biz yarışmak üzere gittik; Yusufʹu da eşyamızın yanına bıraktık, derken onu kurt yemiş; biz doğru (sözlü)ler de olsak sen bize inanacak değilsin. »
18- Üzerine uydurma bir kan bulaştırıp gömleğini de getirmişlerdi. O da, «nefsiniz sizi aldatıp böylesine (çirkin bir işe) itmiştir. Artık (bana gereken) güzel bir sabır.. Anlattıklarınıza karşılık ancak, Allahʹın yardımı beklenir» dedi.
İNİŞ SEBEBİ
Mekke’nin ileri gelenlerinden ve az-çok Yusuf Peygamber kıssası hakkında kulaktan dolma bilgisi bulunanlardan bir kaç kişi, Yahudî din adamlarının tahrikiyle kalkıp Hz. Muhammedʹe (A. S. ) geldiler ve şu soruyu yönelttiler: «İsrâiloğulları nasıl ve ne sebeple Mısırʹa gidip yerleşebilmişlerdir? » Bunun üzerine yukarıdaki âyetler inmiştir.
Onların bu soruları vahiy ile cevaplanırken, İslâmʹın ve onu teblîğ ile görevli Hz. Muhammed’in (A. S. ) her türlü zorluğu yenerek başarıya ulaşacakları, Hz. Muhammed’e (A. S. ) kötülük yapan hısımlarının ve yakınlarının bir gün bu davranışlarından dolayı utanıp pişmanlık duyacakları, çok geçmeden Mekke ve sonra da Arap Yarımadasıʹnda put adına bir şeyin kalmayacğı, ülkenin azgın müşriklerden, yalancı ve iftiracı münafıklardan temizleneceği müjdelenmektedir. Hz. Muhammed’in (A. S. ) yüksek şahsiyeti ve Kurʹân-ı Kerîm’in emsalsiz kudreti karşısında mağrur başların eğileceğine işâret edilerek mü’minler teselli edilmektedirler.
Ne yazık ki, kalpleri ve vicdanları kararan kardeşleri, Yusuf’taki İlâhî inâyetin tecellisini ve ona lütfedeceği azizliği çok geç anlayabildikleri gibi, Mekkeliler de ancak yıllar sonra Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz’in yüceliğini, azizliğini ve her yanıyla İlâhî rahmeti yansıttığını anlayabilmişlerdir.
Görüldüğü gibi, bu iki ayrı olay arasında büyük bir benzerlik vardır. Biri diğerini hatırlatmakta, işin sonunun nereye varacağını ilham etmektedir. Şüphesiz ki, kıssanın öğüt ve ibret alınacak hikmetlerinden biri de bu husustur.
ÇOCUK SEVGİSİNDE EŞİTLİK
«Hani kardeşleri: «And olsun ki Yusuf ve kardeşi babamıza bizden daha sevgilidir.... » demişlerdi. »
İlgili âyetle önemli bir konu üzerinde duruluyor: Kardeşleriyle Yusuf Peygamber arasındaki kin ve düşmanlık, sevgi ve ilgide eşitliğin gözetilmediğine bağlanıyor. Aile çatısı altında çocuklar arasında her bakımdan âdil davranılmasının lüzumu belirtiliyor. Aksine bir tutumun, aileyi tedirgin edecek bazı olaylara neden olacağı ve bir takım gereksiz sürtüşme ve tartışmalara ortam hazırlayacağı hatırlatılarak konuyu hikmetiyle incelememiz emrediliyor.
O bakımdan çocukların ruhuna kıskançlık tohumlarını değil, yüksek ahlâk, fazîlet, adâlet ve eşitlik fidelerini ekmemiz gerekmektedir. Çünkü çocuklar evin fidanlarıdırlar, hepsinin de aynı ölçüde bakım ve itinaya ihtiyaçları söz konusudur. Ana-baba ne kadar plânlı ve düzenli davranır, ne kadar çok güzel model ve örnekler sergilerlerse çocuklarını o oranda tesir alanlarına almayı başarabilirler ve ileride onların doğru yolu seçmelerine en güzel ortamı hazırlamış olurlar.
Çocukları, yetişkin çağa geldikleri zaman değil, daha küçük yaşlarda iken eğitip sevgi ve saygı, doğruluk ve fazîlet kalıbında şekillendirmek şarttır. Birine ilgi ve sevgi gösterirken diğerini ihmal etmek, birini diğerinin yanında övmek, çocuğun kıskanç yetişmesine, kardeşlerine karşı kin ve düşmanlık beslemesine sebep olabilir. Nitekim Yusuf Peygamber ile kardeşleri arasında meydana gelen boşluğun sebebini Kurʹân bize çok anlamlı ve düşündürücü bir ifadeyle açıklamaktadır.
Belki de Yâkub (A. S. ) evlâdına sevgi ve ilgide eşitliği gözetmiştir ama oğulları bunun aksini anlamışlardır.
Unutmamamız gereken bir husus da şudur: Çocuğun aynası, çoğu zaman ana ve babasıdır. O bakımdan bu aynada her zaman çok güzel şeyler görmelidir.
Çocuklar yaratılışlarında genellikle açık kalpli ve sadedirler. Aile ve çevre ya onların bu yönünü geliştirip çok yararlı bir düzeye getirirler, ya da köreltip onları âsi yapabilirler. O bakımdan çocuktaki her hatanın, her kötü davranışın nedenlerini ana ve baba başbaşa verip aramalı ve önce kendilerini iyice yoklamalıdırlar.
Terbiyecilerin çocuk hakkındaki şu teşhisleri çok anlamlıdır, onu her zaman ana ve babalar hatırlarına getirmelidirler: «Çocuklar da bazı hayvanlar gibi koku almakta çok duyarlıdırlar; iyiyi ve kötüyü herkesten önce anlarlar. »
ÜZÜCÜ OLAYLAR KARŞISINDA GÜZELCE SABIR
«O da: Nefsiniz sizi aldatıp böylesine (çirkin bir işe) itmiştir. Artık (bana gereken) güzel bir sabır... dedi. »
Hayatımız iyi ve kötü, sevindirici ve üzücü olaylarla doludur. Bir gün sevinebilir, diğer bir gün üzülebiliriz. Sevindirici olaylar karşısında şımarmayıp Allahʹı daha çok hatırlamamız ve Oʹna gönülden şükretmemiz gerekir. Üzücü olaylar karşısında yine Allahʹı hatırlayıp Oʹna sığınmamız, Oʹndan yardım beklememizle teselli bulur ve hayat yolunda hedefimize doğru ilerleme imkânını elde edebiliriz. Gerek Yusuf Peygamberʹin kuyuya atılma ve sonra da köle diye satılma olayı karşısında sabredip her bakımdan Allahʹa güvenip dayanması; gerekse sevgili oğlunu kaybetme bedbahtlığına uğrayan Yâkub Peygamberʹin «Artık (bana gereken) güzel bir sabır.. » diyerek Cenâb-ı Hakkʹın yardımını beklemekten başka çare olmadığını söylemesi ve bu olayları hafif ve basit gösterecek kadar sıkıntılara, saldırılara, işkence ve haksızlıklara maruz kalan Hz. Muhammedʹin (A. S. ) bir an olsun sabrı elden bırakmaması, her durumda Allahʹın rahmet ve inâyetini dilemesi ve Oʹna güvenip dayanması kıyâmete kadar aklı eren inanmışlar için en güzel örneklerdir.
Diyebiliriz ki, gönül yatışkanlığı ve imân devleti atmosferi içinde yaşamanın sırlarından biri de sabırdır; olaylara göğüs gerip dayanma gücünü ortaya koymak ve Allahʹı hatırlayarak Oʹnun sonsuz rahmet ve inayetinin tecelli edeceğine inanarak teselli bulmaktır.
Sabırla yapılan her iş, ancak sabırla tadılabilir. Sabrın evveli acıdır, ama sonu tatlı olur, diyenler, yılların tecrübelerine dayanan bir neticeyi çıkarıp özetlemişlerdir. Sabırsız insanlar, zavallı insanlardır. Çünkü sabırsızlık, mümkün olanı çoğu zaman imkânsız kılabilir. İsa Peygamberʹin dediği gibi: «Hoşlanmadığına sabretmedikçe, hoşlandığını ele geçiremezsin. »
Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz, «Allah’ın yardımı, sabırla beraberdir. » buyururken, bunun en mükemmel misalini kendi hayatında ortaya koymuş ve Cenâb-ı Hakk’ın geniş yardımına mazhar olmuştur.
Sonuç olarak, Yusuf Peygamber güzelce sabretmesini bildiği ve her fırtınalı dönemde Allah’a sığınıp Oʹnun yardımına gönül bağladığı için Mısır ülkesinde en yüksek makamlara lâyık görülmüştür. Babası Yâkub Peygamber güzelce sabrettiği için sevgili oğluna kavuşmuş ve gözleri yeniden açılmıştır. Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz ve arkadaşları binbir mihnete katlanıp Allah yolunda hizmet etmeyi sabırla yürüttükleri için çeyrek asır geçmeden Arap Yarımadasıʹnı fethetmişlerdir.
ÇOCUĞU ÖNCE ALLAHʹA EMANET ETMEK
Allah koruyucuların en hayırlısı, kendisine emanet edileni zayi etmeden sahibine teslim edenlerin en güveniliridir. O bakımdan İslâm, hemen her konuda insana Allahʹı hatırlatır. Sabahleyin evimizden çıkıp akşamlayın dönünceye ve yatağımıza uzanıncaya kadar günlük hayatımızın her bölümünde Allahʹı anmamızın tavsiye edilmesi, elbetteki boşuna değildir. Bütün kuvvet ve kudret, tasarruf ve gözetme, koruyup selâmete erdirme Allahʹa aittir. Oʹnun ilmi ve kudreti kâinatın her zerresini kapsayıp kuşatmış ve her şeye nüfuz etmiştir. Bunun için bir işe başlarken, bir yere adım atarken, bir şey verip alırken, bir konuya girerken, geride bir şey bırakıp ayrılırken, sevdiklerimizi yolcu ederken veya onlardan ayrılırken Allahʹı hatırlamamız, her işimizi ve sevdiklerimizi Oʹna emanet etmemiz kadar tabii ne olabilir?
İnsanların gafletlerinden biri de, mallarını, makamlarını, çocuklarını ve ailelerini geride bırakıp ayrılırken, onları şu dostlarına, bu hısımlarına emanet ederken Allahʹı unutmalarıdır. Oysa ilk anda onları Allahʹa emanet etmek, sonra da dost ve yakınlara ilgilenmeleri için tavsiye ve istekte bulunmak, en kuvvetli ve en güvenilir dayanağı seçmekle hem kendini, hem sevdiklerini emniyet altına almış olur.
Şüphesiz ki böylesine asil bir düşünce ve davranış, imân edenlere hastır ve onlar için geçerlidir.
Yâkub Peygamberʹin Yusufʹa duyduğu sevginin farklı olduğu anlaşılıyor. Bir peygamber olarak kalbi her an Allahʹa bağlı bulunmakla beraber, Yusufʹu kardeşlerine emanet ederken -ne hikmetse- sözlü olarak Allahʹa emanet etmeyi unutmuştur. O yüzden uzun yıllar onu kaybedip görememe mutsuzluğuna uğramıştır.
Bu olay aynı zamanda Hz. Muhammedʹin (A. S. ) kendi arkadaşlarını azgın müşriklerin belâsından kurtarma çabası verirken, onları her an Allahʹa emanet etmesini tavsiye anlamında bir işâret ve telmihtir. Nitekim Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz böylesine bir tevekkül ve güvenle bağlanmayı hayatı boyunca ihmal etmemiş ve unutmamıştır.
Konuyu, tarihî bir olayla bağlamak istiyoruz:
Hz. Ömerʹin (R. A. ) hilâfet yıllarında bir adam uzun bir yolculuğa çıkarken karısı hamile bulunuyordu. Ana rahmindeki çocuğunu Allahʹa emanet ettiği halde, eşini emanet etmeyi düşünmemiş ve öylece yola çıkmıştı. Aylar sonra geri döndüğünde eşinin doğum esnasında öldüğünü, çocuğun ise yaşadığını öğrenince çok üzüldü ve derdini halîfeye anlattı. O da sordu:
- İyi ama hep dert yanıyor, başına gelen bu musîbeti bir bakıma Allah’tan biliyorsun. Sen yola çıkarken ne yaptın, neler düşündün?
- Eşimin karnındaki çocuğu Allah’a emanet ettim ve öylece yola çıktım, diye cevap verince, Hz. Ömer (R. A. ) tekrar sordu:
- Eşini de Allah’a emanet etmedin mi?
- Hayır, onu o anda düşünemedim, dedi. Hz. Ömer (R. A. ) ona:
- A adam! Eşini de Allah’a emanet etseydin, Allah elbette kendisine emanet edileni korurdu. Ama ne yapalım ki, böyle düşünememişsin, Allah kendisine emanet edilen çocuğu koruyup sana kavuşturdu, eşin ise, öldü. İlâhî takdire rıza göstermekten başka ne yapabiliriz ki? diyerek yolculuğa çıkarken gaflet ettiğini ona hatırlattı.
ÂYETLER ARASINDA BAĞLANTI
Yukarıda geçen âyetlerle, Yusuf kıssasında soranlar ve düşünebilenler için ibret ve öğüt alınacak safhalar ve belgeler bulunduğu açıklandı. Yusufʹu kıskanan kardeşlerinin tam bir zulüm tablosu oluşturarak onun vücudunu ortadan kaldırmayı nasıl plânladıkları anlatıldı.
Aşağıdaki âyetlerle, Allah’ın, suçsuz ve masum olan Yusuf Peygamberle ilgili plânının adım adım hedefine doğru ilerlediği belirtiliyor. Yusuf Peygamberin kuyudan kurtarılması, sonra köle diye bir Mısırlı devlet adamına satılması, çocuğu olmayan o devlet adamının Yusuf’a sıcak ilgi duyması konu edilerek eninde sonunda Yusuf Peygamber’in iyi niyetine, Allahʹa dayanıp güvenmesine ve birçok mihnetlere göğüs germesine karşılık nasıl mükâfatlandırıldığına dikkatler çekilerek, Allah’ın iyiliği huy edinenlerden yana olduğuna güzel bir misal veriliyor.