Al-i İmran Suresi 84-89. Ayet — Tefsir

Ayet sayfasına git →

قُلْ اٰمَنَّا بِاللّٰهِ وَمَا اُنْزِلَ عَلَيْنَا وَمَا اُنْزِلَ عَلٰٓى اِبْرٰهِيمَ وَاِسْمٰعِيلَ وَاِسْحٰقَ وَيَعْقُوبَ وَالْاَسْبَاطِ وَمَا اُو۫تِيَ مُوسٰى وَعِيسٰى وَالنَّبِيُّونَ مِنْ رَبِّهِمْ لَا نُفَرِّقُ بَيْنَ اَحَدٍ مِنْهُمْ وَنَحْنُ لَهُ مُسْلِمُونَ وَمَنْ يَبْتَغِ غَيْرَ الْاِسْلَامِ دِينًا فَلَنْ يُقْبَلَ مِنْهُ وَهُوَ فِي الْاٰخِرَةِ مِنَ الْخَاسِرِينَ كَيْفَ يَهْدِي اللّٰهُ قَوْمًا كَفَرُوا بَعْدَ اِيمَانِهِمْ وَشَهِدُوا اَنَّ الرَّسُولَ حَقٌّ وَجَاءَهُمُ الْبَيِّنَاتُ وَاللّٰهُ لَا يَهْدِي الْقَوْمَ الظَّالِمِينَ اُو۬لٰٓئِكَ جَزَاؤُهُمْ اَنَّ عَلَيْهِمْ لَعْنَةَ اللّٰهِ وَالْمَلٰٓئِكَةِ وَالنَّاسِ اَجْمَعِينَ خَالِدِينَ فِيهَا لَا يُخَفَّفُ عَنْهُمُ الْعَذَابُ وَلَا هُمْ يُنْظَرُونَ اِلَّا الَّذِينَ تَابُوا مِنْ بَعْدِ ذٰلِكَ وَاَصْلَحُوا فَاِنَّ اللّٰهَ غَفُورٌ رَحِيمٌ

87.

De ki: "Allah'a, bize indirilene (Kur'an'a), İbrahim'e, İsmail'e, İshak'a, Yakub'a ve Yakuboğullarına indirilene, Musa'ya, İsa'ya ve peygamberlere Rablerinden verilene inandık. Onlardan hiçbirini diğerinden ayırt etmeyiz. Biz O'na teslim olanlarız."

Diyanet İşleri

85.

Kim İslam'dan başka bir din ararsa, (bilsin ki o din) ondan kabul edilmeyecek ve o ahirette hüsrana uğrayanlardan olacaktır.

86.

İman ettikten, Peygamberin hak olduğuna şahitlik ettikten ve kendilerine açık deliller geldikten sonra inkar eden bir toplumu Allah nasıl doğru yola eriştirir? Allah, zalim toplumu doğru yola iletmez.

87.

İşte onların cezası; Allah'ın, meleklerin ve bütün insanların lanetinin üzerlerine olmasıdır.

88.

Onun (lanetin) içinde ebedi kalacaklardır. Onların azabı hafifletilmez, onlara göz açtırılmaz.

89.

Ancak bundan sonra tövbe edip kendilerini düzeltenler müstesnadır. Şüphesiz Allah çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.

Celal Yıldırım (İlmin Işığında Asrın Kur'an Tefsiri)

%100

MEÂLİ:

84- De ki: Allahʹa imân ettik; bize indirilen (Kur’ân)a da; İbrâhimʹe, İsmâilʹe, İshâkʹa, Yâkub’a ve Onun evlâdına indirilene de; Rableri katın­dan Musaʹya ve İsaʹya, diğer peygamberlere verilenlere de inandık. On­lardan hiç birini diğerinden ayırt etmeyiz. Biz ancak Oʹna (Allahʹa) teslim olup boyun eğmişizdir.

85- Kim, İslâm’dan başka bir din arzulayıp ararsa, ondan asla ka­bul edilmiyecektir. Âhirette de o, zarara uğrayanlardandır.

86- İnandıktan, Peygamberin hak olduğuna şehâdet ettikten ve ken­dilerine açık belgeler geldikten sonra inkâra sapan bir milleti Allah nasıl doğru yola eriştirir? Allah zâlimleri doğru yola çevirip başarılı kılmaz. (tevbe edip dönüş yapmadıkça doğru yolu bulamazlar).

87- İşte onların cezâsı, Allah’ın, meleklerin ve bütün insanların lânetine uğramalarıdır.

88- Bu lânet (azâbı için)de devamlı kalıcılardır. Ne bu azâb onlar­dan hafifletilir, ne de (rahmet ile) yüzlerine bakılır.

89- Ancak bundan sonra tevbe edip kendini düzeltenler müstesnâ.. Şüphesiz ki, Allah çok bağışlayan ve çok merhamet edendir.

İNİŞ SEBEBİ

Ansar’dan bir adam İslâm’a girip Hazret-i Peygambere (A. S. ) inan­dıktan sonra pişman olup dinden ayrıldı, müşriklere katıldı. Bunun üze­rine yukarıdaki âyet indi. (86. âyet)

İnen âyet sözü edilen murtede okununca, haberi getiren kimseye, «sen de doğru söylüyorsun, Allah Resûlü senden daha doğrudur, Allah da Resulünden daha doğrudur. » diyerek yeniden gelip İslâmʹa girdi. (Esbab-ı Nüzul / Nisâburî - İbn Kesîr _ Kurtubî. İbn Cerîr)

İLGİLİ HADÎSLER

«Kıyâmet günü âmeller bir bir gelir: Önce namaz gelip «Ya Rab! ben namazım» der. Allah ona: «Sen hayır üzeresin» buyurur. Bu kez sadaka gelip: «Ya Rab! ben sadakayım» der. Allah ona da: «Sen hayır üzeresin» buyurur. Sonra oruç gelip, «Ya Rab! ben orucum» der. Allah ona da: «Sen hayır üzeresin» buyurur. Sonra sıra ile ameller bir bir gelir; Allah hepsine de «Sen hayır üzeresin» buyurur. Sonra İslâm gelip «Ya Rab! Sen Selâm’sın, ben İslâmʹım» der. Allah ona: «Şüphesiz ki sen bugün hayır üzere­sin; bugün seninle tutacağım ve seninle vereceğim» buyurur.. » (Ahmed bin Hanbel: Ebû Hüreyre (R. A. )den)

İSLÂMʹIN BİRLEŞTİRİCİ ÇAĞRISI

«De ki: Allahʹa iman ettik; bize indirilene de, İbrahimʹe, İsmâil’e . » inandık. »

İslâm, Hakk’a teslim olmanın yolu, Allah’ı bir bilmenin, bütün pey­gamberleri ve semâvî kitapları tasdîk etmenin İlâhî sesi; insanlığın son saadet burcu; gerçek hürriyetin sınır belirticisi, insan için hayat kanunu­na göre yaşama ölçüsünün sunucusudur.

Bunun için gelip geçen bütün peygamberleri tasdîk etme bezminde (kutsal meclis) Hazreti Muhammed’in (A. S. ) Allah’ına vermiş olduğu ke­sin sözün ilk ve son ifâdesidir.

Konumuzla ilgili âyet bu sözün ve ifâdenin mutluluk va’deden sesi­ni, kardeşlik getiren yüksek anlamını, cihan barışına kapıyı açık tutan İlâhî nağmesini yansıtıyor. Hazret-i Peygamber (A. S. ) hâşâ sahte bir pey­gamber olsaydı, ne böyle bir çağrıda bulunur, ne de Kitap Ehli’ne iltifat ederdi. Meydana getirdiği güç ve sağladığı parlak sonuçla krallar gibi yaşamaya özenirdi. Ama O, insanlığa sunulan Hakk’ın geniş rahmeti; gö­nülleri aydınlatan parlak nûru, zulüm ve tuğyanı kaldıran en başarılı ha­lîfesi idi. Ne söylemişse Hak adına söylemiştir, ne yapmışsa hak adına yapmıştır. Kendi nefsinden yana ne bir adım atmış, ne de bir pay ayır­mıştır.

İşte Allah Kelâm’ı, Hazreti Muhammed’in (A. S. ) hakiki ölçüsünü, Onun düşünce berraklığını, imân sâfiyetini, vicdan temizliğini bütün açık­lığıyla sergiliyor. Kitap Ehli’ni bu yüce Peygambere ve Onun getirdiği son dine karşı iman ve insafa dâvet ediyor. Çünkü O, İbrahim Peygamberden tut da İsâ’ya kadar -daha önceki peygamberlere inandığı gibi- bütün pey­gamberlere inandığını en küçük bir bencillik göstermeden ilân ediyor.

Şüphesiz ki bu ilân, kardeşliğin, cihan barışının, en büyük umut ka­pısı, bir olan Allah’a gönülden inanıp kul olmanın en açık belgesidir.

Ne var ki, asırlardır Müslümanlar, büyük umutlara, sonsuz saadet­lere davet eden İslâm’ın bu hayat saçan ilâhî sesini yeterince duyuramadılar. Bâtılı yaymaya çalışan Hıristiyan misyonerleri kadar olsun bir hizmet ortaya koyamadılar. Daha çok şekle bağlı kalıp işin esasına, ruh ve mânasına inemediler. Son yıllardaki kıpırdanışlar bu şuura ermenin ilk müjdesi sayılabilir.

İSLÂM, ÇAĞIN DİNİDİR

İslâm her yönüyle faydalı ilmin, mutluluk va’deden tekniğin, gerçek medeniyetin öncüsüdür. Bunun için Kur’ân-ı Kerîm:

a) Duygudan ziyade akla hitap eder.

b) İnsan hayatının her bölümüyle ilgilenip ruhla beden arasında den­ge sağlar.

c) İnsanı yeme, içme, uyuma ve benzeri basit şeylerin dar çerçeve­sinden çekip alır; daha yüce amaçlar için yaratıldığını öğretir.

d) Bir sanat varsa mutlaka bir sanatkâr; bir hareket varsa mutlaka bir başlangıç ve başlatan; bir plân varsa mutlaka bir plânlayıcı var, di­yerek insanı nefs bataklığından alıp kâinat düzeniyle karşıkarşıya getirir.

e) İnsan ruhuna ve ondaki safiyet ve yüceliğe, beden sağlığına, si­nir sistemine; diğer bir deyimle beden ve ruh âfiyetine zararlı bütün şey­leri yasaklar; yararlı olanı mubah sayar.

f) Hayatın hareketten ve hareketin ciddi mücadeleden ibaret olduğu­nu, fakat bunun ilimden ışık almasının, ilmin de dinden, imândan güç al­masının lüzumunu açıklar.

g) Günlük ibâdetle ruha ve bedene canlılık kazandırır; sinir sistemini düzeltir; kafayı dinlendirir.

h) Bireyin (fert) dimağına ve kalbine her dem sosyal yapının bir par­çası olduğunu işler.

i) Bilimsel verilere kapı açarak insanı ciddi araştırmalara iter.

j) Tek kelimeyle, insanca yaşamanın yol ve yöntemini hayat kanun­larına uygun biçimde düzenler.

Bunun için Kur’ân: «Kim, İslâmʹdan başka bir din arzulayıp ararsa, ondan asla kabul edilmiyecektir.. » âyetiyle İlâhî uyarıyı hatırlatır.

Evet; İslâm demek, insan hayatı demektir; İslâm demek, kâinat düze­ni demektir. İnsan ruhu ve varlık âlemiyle uyum halinde olan İslâm dini bu bakımdan en son en mükemmel din olmaya lâyık görülmüştür.

Bütün hak dinler bu temel üzerine kurulmuş, ancak yükselip geliş­mesi, milletlerin gelişmesine göre olmuştur. Dünya henüz tamamen keşfedilmediği devirlerde, her millet yada kabileye bir peygamber gönderil­miştir. Kıtaların keşfine, haberleşmenin sağlanmasına yakın bir çağda ge­len İslâm artık bir millete değil, bütün milletlere ve her çağa hitap etme kudretiyle düzenlenmiştir. Bunun için İslâm her çağın dinidir, diyoruz.

İNANDIKTAN SONRA SAPITMAK

«İnandıktan sonra inkâra sa­pan bir milleti Allah nasıl doğru yola eriştirir? »

Bir olan Allah’a inanmak ne kadar sağlam aklın, iyi düşünebilen ka­fanın; eseri görüp müessiri, sanatı görüp sanatkârı anlayabilen kalbin ürünü ve müsbet sonucu ise, inandıktan sonra O’nu inkâr etmek de o nis­bette işler olmayan aklın, düşünemiyen kafanın ve körelip anlayamıyan kalbin ürünüdür.

Gelişen ilim ve tekniğin başdöndürücü câzibesine kapılıp ilim ve tek­niğe kapı açan, imkân veren kanunların nereye bağlı bulunduğunu ve kim tarafından idâre edilip sergilendiğini düşünmemek, kendi kendini inkâr et­mek kadar şaşırtıcı değil midir? Meselâ bir GEN harikasını keşfedip ata­ların bütün kusur ve yeteneklerini içinde taşıyarak nesilden nesile ak­taran bu mikroptan çok daha küçük varlığın çok yüce bir kudret eliyle imal edildiğini düşünememek kalb körlüğünün sonucu değil midir? Mil­yarlarca eşyayı ismiyle, rengiyle ve biçimiyle kendinde toplayıp bir sine­ma şeridi gibi, istediği zaman düşünüp gözönüne getirebilen insan dima­ğını, bu bir benzeri olmayan bilgisayarı kim imal etmiştir? Herhalde gözü, kulağı, dili ve dimağı olmayan şu gördüğümüz dağlar, denizler ve ağaçlar değil, o dimağdan çok daha kudretli, yetenekli bir elin ve o elin kurduğu çok üstün anlamda bir sistemin rol oynaması gerekmiyor mu?

İşte tekniğin gözalıcı buluşlarına hayran kalıp herşeyi insan zekâsına ve kör-sağır tabiata ircaʹ edip meselenin içinden çıkıvermek belki kolay bir yoldur. Ama hiçbir zaman inandırıcı ve müsbet sonuca götürücü de­ğildir. Milletlerin tarihinde birtakım zikzaklar meydana gelir, nice millî fe­lâketlerle karşılaşır, ama sonunda tek tutamakları, Allah kalır; ilmin ve tekniğin sonuç vermediğini görünce Allah’a olan inançları bir kat daha artmış olur. Fırtına dinip sakin bir hava başlayınca Allah’tan yavaş yavaş uzaklaşma gafletine düşülür. Maddî refah kısa zamanda onların maddeci­liğin çukuruna iter de bir de bakarsın, inkâr ve inat havası esmeye baş­lamıştır.

İslâm ülkelerinin çoğu birkaç kez bu fırtınaları görüp geçirdi. Sonra geri kalmışlığın kendi bilgisizliğinde değil, dininde arayarak başka millet­lerin kültürüne kapı açıp kurtuluşu onda aradı. Ama bulamadı. Midyatʹ­taki pirince giderken evdeki bulgurundan oldu.

O yüzden İslâm ülkeleri kendi asıl değerlerini bir tarafa itme bedbaht­lığına uğradılar. Sonunda yozdular, doğu ile batı arasında sallantıda kal­dılar; öyle ki çoğu ne doğulu, ne de batılıdır.

Bu, bir bakıma Yaratana baş kaldırmak, Onun gösterdiğinden daha iyi ve olumlu bir hayat düzeyine erişmeyi denemekti. Ne var ki bu dene­me onlara çok pahalıya maloldu. Böylesine bir sapma ruhla beden, dün­ya ile âhiret arasında büyük bir dengesizlik meydana getirdi. Gerçi din­den kopuk bir ilim ve teknik önümüzü kısmen aydınlattı, midemizi doyur­du, kafamızdan kısmen olsun siyah bulutlan sıyırdı, fakat ruhumuzu ihmal etmemize, mânevî bağlarımızı koparmamıza neden oldu. Ruh aradığı gı­dayı bulamayınca paslanmaya yüztuttu; daha doğrusu Batı Kültürüyle ok­side oldu.

Bunun sonucu belli: Mide ve uçkur; lüks ve konfor; para ve sınırsız hürriyet... İç yapıdaki boşluktan doğan tatminsizliği de buna ilâve eder­sek kuşakları hayat kanununun dışına nasıl itip çıkardığımızı ve onları in­kâr hastalığına nasıl kurban verdiğimizi belki anlayabiliriz.

İşte bugün İslâm âleminde de gençliğin tuğyan etmesinin, eline silah alıp birkaç ateistin uydurma felsefesine kendini adadığının ve bir hiç uğ­runa ortalığı kasıp kavurduğunun nedenleri budur! Maddî refah hiçbir milleti tatmin etmemiştin İş onunla bitmiyor. İnsanoğlunun aradığı daha büyük amaçlar ve kaynaklar vardır. Millî gelirin çok yüksek oranda ger­çekleştiği ülkelerde de bu tuğyanın alabildiğine başkaldırdığını, dörtnala gittiğini biliyoruz. Çok medenî geçinen ülkelerdeki intihar olayları, uyuş­turucu madde kurbanları gün geçtikçe artmaktadır. Neden toplum hu­zursuzdur? Neden gençlik itaatsizdir? Ev var, para var, araba var, her türlü ni’met mevcut; bütün bu üzücü olaylar neden?

Bütün bu soruların cevabını Kur’ân en anlamlı ve duyarlı biçimde vermektedir: «İnkâra sapan (mânevî boşluk içinde şaşkınlaşan) bir mil­leti Allah nasıl doğru yola eriştirir? Allah zâlimleri (hem kendilerine, hem çocuklarına yazık eden ve yaratanına başkaldırıp maddeyi tanrı edinen­leri) doğru yola çevirip başarılı kılmaz. » Ancak dönüş yapıp tevbe eden­ler müstesnâ... Geriye kalanlar oluşturdukları lânet azâbını dünyada da, âhirette de tadacaklardır. Bu, bir kanundur ki değişmez. Her toplum kendi cennet veya cehennemini yine kendisi hazırlar.

YORUMLAR

a) Âyette önce Allah’a imândan söz ediliyor. Çünkü bu asildir. İkinci mertebede, Peygamber Muhammed’e (A. S. ) indirilen Kurʹân’a imân belir­tiliyor. Çünkü Hazreti Peygambere (A. S. ) ve Kur’ân’a imân, diğer bütün peygamberlere ve Semavî Kitaplara da imânı içine almaktadır. Kur’ân hem gelip geçen peygamberleri, hem indirilen kitapları tasdîk eder.

b) E s b a t, sibt’in çoğuludur. Yakup Peygamberin on iki oğlu ve onların oluşturduğu on iki kabileyi anlatır.

c) Peygamberlere ve onlara indirilen kitaplara imân etmek, o kitap­larla amel etmeyi gerektirmez. Bunun anlamı, onların da Allah tarafından peygamber gönderildiklerine ve kendi devirlerindeki kavim ve milletlere doğru yolu göstermek, Allah ile kulları arasındaki engelleri kaldırmak üze­re indirilen kitapların hak olduğuna ve sonra sözü edilen kitapların taşı­dığı şeriatlerin yürürlükten kaldırıldıklarına inanmaktır.

d) H ü s r â n: Ana sermayenin elden gitmesi anlamında daha çok kullanılır. Burada, yaratılıştan insanda mevcut olan Allah’a teslimiyet duy­gu ve düşüncesinin bazı nedenlerle yok olması anlamına gelmektedir.

ÂYETLER ARASINDA BAĞLANTI

Geçen âyetlerle Kitap Ehliʹnden çoğunun son peygamberi sabırsız­lıkla beklediklerine ve için için ona inandıklarına işâret edildi. Ama son peygamber gönderilince bu kez Kitap Ehli’nin inkâra sapıp Tevrat ve İn­cil’in verdiği haberi bile yanlış yorumlamaya yeltendikleri, bu nedenle in­kârlarını artırdıkları dolaylı yoldan anlatıldı. Bunun aksine Hazreti Mu­hammedʹin (A. S. ) aldığı emir ve verdiği kesin söz üzerine kendinden ön­ceki bütün peygamberleri tasdîk ettiğine değinildi, İslâm’ın kardeşlik ve barış dini olduğu açıklandı.

Aşağıdaki âyetlerle inandıktan sonra inkâra sapanların ve bu inkâr­larını her geçen gün biraz artıranların dünya ve âhiretteki durumlarının ne olacağı açıklanıyor. Bu konuda da Müslümanların o gibiler hakkında nasıl bir itikada sâhip olmaları gerektiğine işâret ediliyor.