Maide Suresi 87-88. Ayet — Tefsir

Ayet sayfasına git →

يَاأَيُّهَا الَّذِينَ اٰمَنُوا لَا تُحَرِّمُوا طَيِّبَاتِ مَا اَحَلَّ اللّٰهُ لَكُمْ وَلَا تَعْتَدُوا اِنَّ اللّٰهَ لَا يُحِبُّ الْمُعْتَدِينَ وَكُلُوا مِمَّا رَزَقَكُمُ اللّٰهُ حَلَالًا طَيِّبًا وَاتَّقُوا اللّٰهَ الَّذِي اَنْتُمْ بِهِ مُؤْمِنُونَ

87.

Ey iman edenler! Allah'ın size helal kıldığı iyi ve temiz nimetleri (kendinize) haram etmeyin ve (Allah'ın koyduğu) sınırları aşmayın. Çünkü Allah, haddi aşanları sevmez.

Diyanet İşleri

88.

Allah'ın size rızık olarak verdiklerinden helal, iyi ve temiz olarak yiyin ve kendisine inanmakta olduğunuz Allah'a karşı gelmekten sakının.

Celal Yıldırım (İlmin Işığında Asrın Kur'an Tefsiri)

%100

MEÂLİ:

87- Ey imân edenler! Allahʹın size helâl kıldığı temiz ve yararlı şey­leri haram kılmayın; aşırı da gitmeyin; şüphesiz ki Allah aşırı gidenleri sev­mez.

88- Allahʹın size verdiği rızıktan helâl ve temiz olarak yeyin; imân ettiğiniz Allahʹtan korkup (haddi aşmaktan, haram yemekten) sakının.

İNİŞ SEBEBİ

Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz kıyâmetin safhalarını çok duyarlı biçim­de anlattı. Onu dinleyen Ashab-ı Kirâm’ın kalbi iyice yufkalaştı, çoğu göz yaşlarını tutamadı, derken onlardan 10 kadarı, Osman bin Mezʹun (R. A. )ın evinde toplanarak kendi aralarında görüşüp şu kararı aldılar: «Bundan böyle dünyadan el-eteklerimizi çekeceğiz; eski elbiselerden giyinip kendi­mizi iğdişleştireceğiz. Bütün seneyi oruçlu geçirip geceleri uyumadan ibâdet ve zikir ile vakitlerimizi değerlendireceğiz. Et, yağ ve benzeri gıda maddelerinden yemiyeceğiz. Kadınlara yaklaşmıyacağız, güzel kokular sürünmeyeceğiz ve böylece yeryüzünde gezip dolaşacağız.. »

Onların bu anlamda bir karar aldığını duyan Peygamber (A. S. ) Efen­dimiz üzüldü ve derhal Osman bin Mezʹunʹun (R. A. ) evine gitti. Osman (R. A. ) evde yoktu. Karısına: «Sizin evde toplanıp böyle bir karar aldıkları doğru mu? » diye sordu. Kadın, kocasının sırrını açığa vurmak istemedi­ğinden şu cevabı verdi: «Eğer bu hususta Osman size bir şey söylediyse herhalde doğrudur.. » Çok geçmeden Osman eve döndüğünde Resûlüllâh (A. S. ) Efendimizin durumu öğrenmek istediğini haber alınca vakit kay­betmeden diğer dokuz kişiyi de alıp Resûlüllâh (A. S. ) Efendimizin huzuru­na vardılar. Aralarında şu tarihî konuşma geçti:

- Sizin böyle bir karar aldığınızı duydum, doğru mudur?

- Evet, doğrudur. Biz böyle bir kararla sadece hayır ve iyilik arzu­ladık.

- Ama ben size böyle bir emir vermedim, tavsiyede de bulunmadım. Şüphesiz ki nefsinizin de üzerinizde hakkı vardır. Hem oruç tutun, hem iftar edin, hem kalkıp gece namaz kılın, hem uyuyun. Doğrusu ben hem gece kalkıp ibâdet ederim, hem uyurum. Et ve yağ yerim, kadınlara yak­laşırım. Kim benim sünnetimden yüz çevirirse, o benden değildir.

Sonra Efendimiz (A. S. ) Ashabın hepsini toplayıp onlara şu konuşma­yı yaptı:

«Şu topluluğa ne oluyor da kadınları, yiyecek maddelerini ve güzel kokuları, dünya nîmetlerini kendilerine haram kılıyorlar!? Ben sizin keşiş­ler ve râhipler gibi olmanızı emretmiyorum. Çünkü benim dinimde et yeme­ğini ve kadınlara yaklaşmayı terketmek yoktur. Mâbedlere kapanıp ha­yattan çekilmek de yoktur. Ümmetimin seyahati, oruçtur. Onların râhipliği Allah yolunda cihattır. Artık Allahʹa ibâdet edin, ona hiçbir şeyi ortak koşmayın. Haccedin, Umreye gidin, namaz kılın, zekât verin, ramazan oru­cunu tutun; doğru olun ki doğruluk bulasınız. Sizden öncekiler kendilerini dinde sıkıp ifrat ve tefrite düştükleri için helâk oldular. »

Resûlüllâh (A. S. ) Efendimizin bu nefis uyarısından sonra yukarıdaki iki âyet indi. (Lübabü’t-Te’vîl - İbn Kesîr - İbn Ebî Hâtim-Kurtubî)

Hz. Âişe (R. A. ) Validemiz anlatıyor:

Ashabdan bir grup adam, Resûlüllâh (A. S. ) Efendimizin hanımlarına uğrayıp, O’nun yalnız başına kaldığındaki ibâdetlerinden sordular. Bunun üzerine kimi «ben et yemiyeceğim» derken, kimi «Kadınlarla evlenmiyeceğim» diyordu. Kimi de, «Döşek üzerinde uyumıyacağım» diyerek ken­dine göre, bir yol çiziyordu. Bu haber Peygamber (A. S. ) Efendimize ula­şınca, şöyle buyurdu: «Şu topluluğa ne oluyor da, her biri şöyle şöyle di­yormuş!? Ama ben oruç da tutuyorum, iftar da ediyorum; uyuyorum, kal­kıp ibâdet de ediyorum. Et yiyorum, kadınlarla evleniyorum. Artık kim sün­netimden yüz çevirirse o, benden değildir. » (Sahih-i Buharî/nikâh: 1 - Müslim / nikâh: 5 - Nesâî / nikâh: 4 - Dâ­remî / nikâh: 3 - Ahmed: 2/158-3/241, 259, 285 - 5/409)

Bunun üzerine yukarıdaki âyetler indi.

Diğer bir rivâyet:

Abdullah bin Mes’ud (R. A. ) anlatıyor:

«Resûlüllâh (A. S. ) Efendimizle beraber savaşa gitmiştik. Kadınlarımız beraberimizde bulunmuyordu. Biz bir ara, «Ya Resûlellah! kendimizi iğ­dişleştirelim mi? » diye müsaade istedik. O bizi böyle yapmaktan men’etti. «Bir entari karşılığında bile olsa -mehir verip- kadınlarla evlenin! » diye buyurdu. (Buharî/nikâh: 6, 8 - Müslim/nikâh: 11, 12 - Ahmed: 1/385, 390, 420, 450)

Bunun üzerine yukarıdaki âyetler indi.

İLGİLİ HADÎSLER

«Doğrusu ben ne Yahudilikle, ne de Nasrânîlikle gönderildim; fakat ben hakka yönelik koskolay bir dinle gönderildim. Muhammedʹin canını kudret elinde tutan Allahʹa yemin ederim ki, Allah yolunda bir sabah veya bir akşam bulunmak, dünyadan da, dünyadaki her şeyden de hayırlıdır. And olsun ki, sizden birinizin (savaş) safındaki yeri, onun altmış senelik (nâfile) namazından daha hayırlıdır. » (Ahmed: 5/266)

«Helâl bellidir; haram da bellidir. Bu ikisi arasında bir takım şüpheli şeyler var. Kim kendisince günah şüphesi bulduğu şeyi terkederse, o haramlığı açık olan şeyi terketmiş demektir. Kim de günah olması şüpheli şeye cürʹet ederse, o da günahı açık olan şeye düşmüş olur. Günahlar Allahʹın koruluğudur. Kim koruluğun etrafında (davar) otlatırsa, çok sür­mez koruluğun içine girmiş olur. » (Buharî/iman: 39, büyü: 2 - Müslim/müsakat: 2 - kudat: 11 - İbn Mâce/fiten: 14 - Dâremî/büyû: 1 - Ahmed: 4/267, 269, 271, 275)

Hz. Âişe (R. A. ) anlatıyor:

«Evde yanımda bir kadın misafir bulunuyordu. O sırada Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz içeri girdi. (Kadın da kalkıp gitti). Hz. Peygamber bana o kadının kim olduğunu sordu. «Falan kadındır; (çokça kıldığı) namazını anlatıyordu, » diye cevap verdim. Bunun üzerine Efendimiz şöyle buyurdu: «Bırak (onu)! Size gereken güç getirebildiğiniz ölçüde (ibâdetinizi) yap­maktır. Vallahi size bıkkınlık gelir, ama Allah bıkıp usanmaz. Dinin (din­darlığın) Allah katında en sevimlisi, sâhibinin devam ettiğidir. » (Buhârî/imân: 32, teheccüd: 18, savm: 52. libas: 43 - Müslim/müsafirîn: 215, 221, siyam: 177 - Ebû Davud/tetavvû: 27 - Nesâî/Kıyamülleyl: 17, iman: 29 - İbn Mace/zühd: 28 - Ahmed: 6/40, 51, 61, 84. 122, 189, 199)

«Kolaylaştırın, zorlaştırmayın. Müjdeleyin nefret ve bıkkınlık verme­yin. » (Buharî/mağazî: 60, ahkâm: 22 - Dâremî/mukaddeme: 24 - Ahmed; 6/125)

DİNDE RUHBANİYET YOKTUR

«Aşırı da gitmeyin; şüphesiz ki Allah aşırı gidenleri sevmez. »

İSLÂM, ifrat ve tefritten uzak, tamamen hak ve adâlet doğrultusunda insan ruhuyla uyum sağlayan bir dindir. Bütün emir ve prensipleri, ruhla beden, dünya ile âhiret, madde ile mâna, fizikle metafizik arasında denge sağlamaya yöneliktir. Birinin diğeri için ihmaline cevâz vermez. Yalnız mide ve madde ile uğraşıp ruhun asıl gıdası olan ibâdeti iyice azaltmak veya terketmek tefrit sayılır. Din ve ibâdet adına bedenin ihtiyaçlarını, meşru’ isteklerini ihmal veya terketmek ise, ifrât sayılır. İslâm bu iki ayrı yaşama şeklini de hoş karşılamaz. Bunun için Hıristiyan keşiş ve râhiplerinden övgüyle bahsedilirken ifrata kaçtıklarına dikkatler çekilir. Zira İs­lâm’da ruhbaniyet yani dünyaya sırt çevirip evlenmemek ve mabetlere ka­panıp sadece ibâdetle meşgul olmak yoktur; böyle yapmayı ifrat sayar ve yasaklar.

Yukarıdaki âyetten hemen sonra, «Ey imân edenler! Allahʹın size he­lâl kıldığı iyi ve yararlı şeyleri haram kılmayın; aşırı da gitmeyin. Şüphesiz ki, Allah aşırı gidenleri sevmez. » buyurulması çok anlamlıdır.

Az yukarıda meâlini sunduğumuz hadîsler ve tarihî olaylar, bunu her türlü şüpheyi giderecek biçimde açıklamaktadır. Şüphesiz ki dinde anla­yışlı ve bilgili olmak, Allah’ın bir lûtfu ve inâyetidir. Bazı tarikatçıların ve zühd havasına giren sofilerin i’tidal sınırını aşar şekilde dünya işlerini bı­rakıp, günün çoğunu ibâdet, zikir, halka ve rabıta ile geçirmelerinde ruhbaniyyet kokusu vardır. Bu yüzden her geçen gün bedenleriyle ruhları ara­sındaki dengeyi bozmaktalar. Her şeyden önce Müslümanların Kurʹânʹı, Sünneti ve tek kelimeyle Resûlüllâh (A. S. ) Efendimizin günlük hayatını çok iyi bilmeleri gerekmektedir. Aksi halde kaş yapalım derken göz çıkarırlar.

GIDANIN RUH VE BEDEN SAĞLIĞI ÜZERİNDEKİ TESİRLERİ

Buna sağlıklı ve dengeli beslenme de diyebiliriz. Allah sağlığımızı ko­ruyacak, ruhî dengemizi ayakta tutacak, akıl ve zekâmızı güçlendirecek, hafızamızı geliştirecek gıda maddelerini helâl; bunları bozacak nesneleri haram veya mekrûh kılmıştır. Bu hususta dinle, kesin sonuç elde eden İlmî tesbitler birleşmiş vaziyettedir.

Sıhhatli bir bünyenin sağlığını sürdürmekte ve hasta bir bedeni tek­rar sağlığına kavuşturmakta beslenmenin, diğer bir deyimle helâl gıda maddelerinin tesirini unutmamak gerekir. Proteinlerin, vitaminlerin sağlı­ğı koruma, aklı dengede tutma, zekâ ve hafızayı geliştirmedeki olumlu etkileri artık bilimsel açıdan da kabul edilmiştir.

Vücut denilen o çok karmaşık ve fakat en mükemmel İlâhî makinanın düzenli ve dengeli çalışması, sunacağımız maddî ve mânevî enerjiye bağ­lıdır. İyi ve temiz gıdalar bu enerjinin maddesini; inanç ve ibâdet onun si­gortasını oluşturur.

Bunun içindir ki Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz, eti gıdaların başı say­mış; süt ve balı övmekle bitirememiş, tereyağını sıcak ekmek içine koyup yapılan tiritten hoşlanmış; besleyici özelliği olan ve içinde mağnezyum sülfat, sodyum sülfat, sodyum klorit, kalsiyum karbonat, potasyum nitrat, hidrojen sülfat ve kükürt bulunan Zemzem suyunu tavsiye etmiştir.

Nitekim Tabiînin ileri gelenlerinden Hasan el-Basrî Hazretleri, ünlü sofîlerden Ferkad-i Sabhî ile birlikte bir sofraya dâvetli bulunuyordu. Sof­ra yere konulunca üzerinde kızarmış et, tavuk ve benzeri nefis yemekleri gören Ferkad geri çekildi. Hasan el-Basrî onu önce oruçlu sandı. Sonra oruçlu olmadığını öğrenince ona, «Ey Ferkadcik! Buğday özü, tereyağı ve bal karışımından yapılan yemeği ayıplayan bir müslümanın görüşünde mi­sin?! » diyerek onu kınamıştı. Yine bir zat Hasan el-Basrîʹye gelerek, «Efen­dim! Benim bir komşum var pelte yemez, » diye söyleyince, ona sormuş, «Neden pelte yemez? » O da, «Efendim, o zat bunun şükrünü yerine getiremiyeceğinden endişe ediyor da ondan... » diye cevap vermişti. Bunun üzerine Hasan el-Basrî Hazretleri, «Senin o komşun soğuk su içer mi? » diye sormuş, o da, «Evet, içer» deyince, Hasan el-Basrî, «Doğrusu senin o komşun pek câhildir. Çünkü Allahʹın ona olan soğuk sudaki nîmeti, pel­tede olan nîmetinden çok daha büyüktür», diyerek uyarıda bulunmuş­tur. (Tefsîr-i Kurtubî: 6/263)

«Kuvvetli sağlam müʹmin, zayıf müʹminden daha hayırlıdır. » (Müslim/kader: 34 - İbn Mâce/mukaddeme: 10. zühd: 14 - Ahmed: 2/366, 370) meâ­lindeki hadîs, bize bu konuda en sağlam ölçüyü vermektedir.

ÂYETLER ARASINDA BAĞLANTI

Yukarıda geçen âyetlerle İslâm’da ruhbaniyyet olmadığı belirtildi. Kur’ân’ın en son kitap olarak bedenle ruh, dünya ile âhiret arasında den­ge sağlamayı amaçladığı, bütün hüküm ve prensiplerinde bu gerçeğe yö­nelik bulunduğu hatırlatıldı.

Aşağıdaki âyetle, kendini mâbade ve mâbede verip dünya lezzetlerin­den uzak kalarak tam bir sadelik ve nefse hâkimiyetle yaşamaya yemin eden müʹminlerin bu düşünce ve tutumlarıyla râhiplere benzemeye çalış­tıklarına işâret edilerek bu husustaki yeminlerini bozmalarına cevaz veri­liyor ve dolayısıyla yemin keffaretinin gerektiği açıklanıyor.