MEÂLİ:
84- Ve ayrıca ona (İbrahimʹe) İshakʹı ve Yakubʹu bağışladık ve her birini doğru yolda bulundurduk. Daha önce Nûhʹu ve Oʹnun soyundan Dâvud’u, Süleymanʹı, Eyyubʹu, Yusuf’u, Musâ ve Harunʹu da doğru yolda bulundurduk.
İşte böylece iyi ve güzel davrananları mükâfatlandırırız.
85- Zekeriyya, Yahya, İsâ ve İlyasʹı da doğru yolda bulundurduk; hepsi de iyi, yararlı kişilerden idi.
86- İsmâil’i, Elyasaʹi, Yûnus’u ve Lûtʹu da doğru yolda bulundurduk ki hepsini de (yaşadıkları çağın) insanlarından üstün kıldık.
87- Onların babalarından, soylarından ve kardeşlerinden de seçtiklerimizi doğru yola eriştirdik.
88- İşte bu, Allah’ın yoludur ki, kullarından dilediğini ona eriştirir. Onlar Allahʹa ortak koşmuş olsalardı amelleri boşa çıkardı.
89- Bunlar, kendilerine kitap, hüküm ve peygamberlik verdiğimiz kimselerdir.
Eğer onlar (Mekke müşrikleri) bunları tanımaz da inkâr ederlerse, inkârcı olmayan bir kavmi buna vekil kılmışızdır.
90- İşte bunlar Allahʹın doğru yola eriştirdiği kimselerdir; sen de onların yoluna uy. De ki: Buna karşılık sizden bir mükâfat istemem. O (Kur’ân) âlemler için ancak bir öğüt, bir hatırlatmadır.
ASYA KITASINDAKİ PEYGAMBERLER
Kurʹân, peygamber konusunda, diğer bazı yerlerde genel bir açıklık ve açıklama getirerek her kavme ve her millete daha önce bir peygamber gönderildiğini ve bir ülkeye, ya da kavme peygamber gönderilmedikçe azâp edilmiyeceğini haber verirken burada nüfusun çok kalabalık bulunduğu ve ticarî kervanların haberleşmeyi kolaylaştırdığı ASYA kıtasının önemli bir kesiminde gönderilen ünlü peygamberlerden on sekiz tanesinin isminden sözederek, özellikle Arap Yarımadasında yaşıyan ve bu isimlere pek yabancı olmıyan Arapları uyarmayı amaçlamıştır.
Çünkü Kurʹân her millete ve her çağa seslenen son kitaptır. Araplar onu okuduğunda kendilerine göre nasîplerini alırlar. Başka milletler de okuyunca kendilerine göre nasîplerini alabilecek bir çok âyetler bulabilirler. Kısacası Kurʹân hem çok yönlü, hem de her sınıf insana hitap edebilecek bir muhteva ve kudrette indirilmiştir.
KRONOLOJİK BİR SIRA GÖZETİLMEMİŞTİR
İlgili âyetlerle on sekiz peygamberden ismen söz edilirken tarih sırası gözetilmemiştir. Aynı zamanda Resûl ve Nebî tertibine de gidilmemiştir; neden? Bunun cevabı gayet açıktır: Kur’ân çoğu yerde geçmiş olayları anlatırken de tarihe ve tarih sırasına yer vermez, onu araştırıcı tarihçilere bırakır; çünkü Kurʹânʹa göre, olayın meydana geldiği yıl ve gün önemli değil, olayın ibret ve öğüt alınacak noktaları önemlidir. Bu bakımdan olayların detayına inmez, onu günlük önemli olayları yazanlara terkeder. Geçmişten ders ve ibret alıp geleceğe yön vermemizi emreder; ana fikir verir, insan aklını harekete geçirir; olayları özetleyip bir komprime haline getirir; insana düşünme ve araştırma fırsatı verir. Şüphesiz ki bu metot, Allahʹın kitabının özelliklerinden biridir.
On sekiz peygamber burada kendilerine sunulan fazl-ü kerem yönünden sınıflandırılmışlardır. Çünkü her birine İlâhî lûtüftan, başka bir kapı açılmıştır:
a) Nuh, İbrâhim, İshak ve Yakup, sonra gelen peygamberlerin ataları olma fazîletini taşımaktadırlar. Çünkü Asyaʹda gönderilen bütün peygamberler bunların soyundandır.
b) Dâvud ile Süleymanʹa gelince, bunlara hem peygamberlik, hem hükümdarlık payesi verilmiştir. Bu özellikleriyle diğer peygamberlerden ayrılırlar.
c) Eyyub peygamber ise, gelen şiddete, inen musîbete sabredenlerin başında gelir. Sonra da bu iki mertebeyi, yani peygamberlik ve hükümdarlık payesiyle birlikte belâ ve musibetlere uğramayı kendinde toplayan Yusuf Peygamber, adı geçenler üzerine atfedilmiştir.
d) Musâ ile Hârun’a gelince, çok çetin mücadele, çok mu’cize ve açık belgeler göstermekle bilinmektedirler.
e) Zekeriyya, Yahya, İsâ ve İlyas Peygamberler ise, dünyadan el-etek çekip yüzleri daha çok âhirete yönelik bulunmakla ün yapmışlardır. Bu sebeple «SALİH» sıfatıyla anılmışlardır.
f) İsmail, Elyesaʹ, Yunus ve Lût Peygamberlere gelince, bunlar şeriatı olmayan peygamberlerdir.
Görülüyor ki Kur’ân, Peygamberleri tarihleri sırasına göre değil, taşıdıkları özelliklerine göre sıralamaktadır.
ALLAHʹIN YOLU
«İşte bunlar Allah’ın doğru yola eriştirdiği kimselerdir. »
Meâlindeki âyetle, peygamberliğe lâyık görülenlerin, doğuştan bu şerefli hizmete aday yaratıldıkları ve vakti-saati gelince İlâhî vahye mazhar kılındıkları belirtiliyor.
Bu sebeple ilim adamlarımıza göre, peygamberlik çalışılarak, zühd-u takvâ göstererek, öğrenim yaparak elde edinilebilecek bir meslek değildir. Nitekim Şeyh Muhyiddîn Arabî de bu hususa ışık tutarak der ki: «Peygamber, peygamber olarak; velî de velî olarak yaratılır; bu payeler sonradan elde edilir türden değildir. »
SEN DE ONLARIN YOLUNA UY!.
«Sen de onların yoluna uy. »
Bu emîr, hidâyet yolunda bulunan Resûlüllâh (A. S. ) Efendimizin ve daha önce gelip geçen her peygamberin de aynı yolda yürüdüğünü hatırlatır. Bu yol TEVHÎT = Allah’ı bir bilmenin esaslarıdır. Ayrıca sözü edilen her peygamberin özelliğinin Peygamberimizde kemal derecesinde bulunduğunu, böylece O bir bakıma bütün peygamberlerin aslı ve her birine sunulan İlâhî inâyetin ve yönelen iltifatın kaynağı sayılır.
O halde olgunluğun bütün incelikleri, şeref ve fazîletin bütün ölçüleri son nebîde kemal mertebesinde bir araya gelip bütünleşmiştir.
Bu hususu biraz daha açıklıyalım:
Nuh Peygamber uzun yıllar müşriklerin saldırısına, eziyet ve cefasına karşı dayanan ve mücadelesini taviz vermeden sürdüren bir peygamberdir. Bu sıfat Peygamberimizde (A. S. ) çok daha belirgindir.
İbrahim Peygamber, çok cömert ve âlicenap bir zattı. İnkârcılarla çok seviyeli, metotlu ve ölçülü bir tartışma ortaya koymuş, günün şartlarına, muhataplarının kültür seviyesine göre mantıkî ve aklî yollara başvurmuştur. Bu sıfatlar Resûlüllâh (A. S. ) Efendimizde doruk noktasında bulunuyordu.
Yakup ve İshak Peygamberler kıtlık, sıkıntı, belâ ve dert ile yüzyüze gelmiş, her şeye rağmen Hakkʹa teslimiyette kusur etmemişlerdir. Bu sıfatların Peygamber (A. S. ) Efendimizde en parlak noktasına eriştiğini görüyoruz.
Dâvud ve Süleyman Peygamberler, geniş nîmetler içinde şükreden kişiler olarak bilinmektedir. Peygamber (A. S. ) Efendimiz o kadar genişliğe erişmediği halde hamd ve şükürde grafiğin en üst çizgisinde bulunuyordu.
Eyyub Peygamber, çetin sınavlardan geçen, musibete karşı dayanma gücünü sergiliyen bir peygamberdir. Ama bu sıfat Resûlüllâh (A. S. ) Efendimizde son sınırına erişmiştir.
Musâ ve Harun Peygamberler çok çetin mücadele veren, Tanrılık iddiasında bulunan Firʹavn’a karşı çıkan ve sonra da büyük muʹcizeler gösteren peygamberlerdir. Bu sıfatlar Peygamber (A. S. ) Efendimizde son kertesine ulaşmıştır.
Zekeriyya, Yahya ve Elyesaʹ Peygamberler zühd-u takvânın çok ileri merhalesinde bulunuyorlardı. Ayrıca İsrâiloğullarıʹnın amansız saldırısına hedef olmuşlardı. Bu sıfatlar Resûlüllâh (A. S. ) Efendimizde kemâl derecesinde idi.
İsmail Peygamber doğruluk ve teslimiyetin; Yunus Peygamber Allah’a yalvarıp yakarmanın burcunda yer almışlardı. Bu sıfatlar Peygamber (A. S. ) Efendimizde Arşʹa kadar yükselen bir mâna taşıyordu. Ama hepsi de Hakk’a giden yol üzerinde birer meşale olarak bulunuyorlar, bu yolda yürüme bahtiyarlığına erişenlerin önünü aydınlatıyorlardı. O bakımdan bütün peygamberler aynı yol üzerinde bulunmuştur. Ne var ki onlar yaşadıkları çağın ilim, teknik, sosyal ve kültürel yapılarına göre teçhiz edilerek kendi kavimlerine gönderilmişlerdir. Çünkü ulaşım imkânları mevcut değildi. Her millete bir peygamber, bir uyarıcı göndermek gerekiyordu. Dünya milletleri arasında ticarî kervanlar gelişince son olarak bütün milletlere bir peygamber ve bir kitap gönderildi.
KURʹÂN BİR ÖĞÜT VE HATIRLATMADIR
«O (Kurʹân) âlemler için ancak bir öğüt ve hatırlatmadır. »
Her insanın doğuştan ruhuna enjekte edilmiş olan din ve Allah duygusu, Kurʹân ile kabuğunu kırıp ortaya çıkabilir. Çünkü insandaki gizli duran o sedefin kırılması için çok usta bir çekice ihtiyaç vardır. Elbette ki Allah sözü, çekiçlerin en mükemmelidir. İyi kullanıldığı takdirde kimseleri incitmeden sözü edilen cevher üzerindeki nefs kabuğunu kırmaya yeterlidir. Her millet ve topluluk ister istemez böyle bir İlâhî araca muhtaçtır. Ne var ki aracın yararını öğretecek yetenekli din bilginlerine, kıymetli eserlere olan ihtiyaç daha büyüktür.
Kalblerini bu İlâhî araca açık tutmayan Mekkeliler, inkâr ve inatlarında ısrar edince, Kurʹân’a sahip çıkan vekiller olarak Allah Medinelileri görevlendirdi. Onlar da bu şerefli hizmeti hakkıyla yerine getirmeye çalıştılar.
Kurʹân’ın açıkladığı bu sünnet, ona sahip çıkmayan ve çıkan her millet hakkında câridir. Bir millet ona sahip çıkıp koruduğu sürece hizmet şerefi onlarda kalacaktır. Hizmeti bıraktıkları gün, Allah, sünneti gereği, onu başka bir millete devretme ortamını hazırlar.
Sözü edilen şerefli hizmet tamamen hasbîdir; fedakârlık ve ferağat-i nefs ister. «De ki: Buna karşılık sizden bir mükâfat istemem. » meâlindeki âyet bu gerçeği yansıtır.
ÂYETLER ARASINDA BAĞLANTI
Geçen âyetlerle Allah’ın doğru yol üzerinde bulundurduğu ve insanlıktan yana rahmet olarak gönderdiği peygamberlerden söz edildi. Onların örnek hayatlarının en önemli noktasına dikkatler çekildi. Allah’ın bu rahmetine kulak vermiyen bir milletin en büyük hayır ve saadeti kaybettiğine işâret edilerek inkârcı olmayan milletlere bu rahmet ve şerefin sunulacağı açıklandı.
Aşağıdaki âyetlerle, delilsiz ortaya çıkıp Allah’ın hiçbir kitap indirmediğini iddia etmenin derin bir gaflet, koyu bir cehalet olduğuna dikkatler çekiliyor. Eğer indirilen kitaplar insanlara sunulmamış olsaydı, âhiret, hesap, cennet, cehennem ve tek kelimeyle fizik-ötesi âlemlerden kimin haberi olabilirdi? sorusu hatırlatılıyor. Kurân’ın tükenmez bir feyiz ve bereket kaynağı olduğu belirtilerek ona sarılmanın gereğine işâret ediliyor.