Al-i İmran Suresi 83. Ayet — Tefsir

Ayet sayfasına git →

اَفَغَيْرَ دِينِ اللّٰهِ يَبْغُونَ وَلَهُ اَسْلَمَ مَنْ فِي السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ طَوْعًا وَكَرْهًا وَاِلَيْهِ يُرْجَعُونَ

83.

Göklerdeki ve yerdeki herkes ister istemez O'na boyun eğmişken ve O'na döndürülüp götürülecekken onlar Allah'ın dininden başkasını mı arıyorlar?

Diyanet İşleri

Celal Yıldırım (İlmin Işığında Asrın Kur'an Tefsiri)

%100

MEÂLİ :

83 - Hâlâ onlar Allahʹın dininden başkasını mı arzuluyorlar?! Halbu­ki göklerde ve yerde ne varsa hepsi de ister istemez O’na teslîm olmuş­tur ve ancak Oʹna döndürüleceklerdir.

İLMÎ YÖNÜ

Varlık âlemi çok mükemmel bir plâna göre düzenlenmiş ve her varlık kendi türünün özelliğine göre belli kanunlara bağlanmıştır.

«Göklerde ve yer­de ne varsa hepsi de ister istemez Oʹna teslim olmuştur... »

Her varlık ister istemez bu plânda belli ve belirli yerini almıştır. Başı­boş hiçbir şey yoktur. Maksatsız yaratılan bir varlık düşünülemez. Yer­çekimi kanununa nasıl uymak zorunda isek ilgili bulunduğumuz hayat ka­nunlarının tümüne öylece uymak zorundayız. Diğer varlıkların durumu da böyledir: Karınca kendisine sunulan içgüdü ile hayatını sürdürürken, bal arısı da kendisine sunulan değişik bir içgüdü ile varlığını devam ettirmek­tedir. Bunlardan herbiri bağlı bulunduğu kanuna göre davranmak zorun­dadır; başka türlüsünü yapamaz. Bütün bunlar canlı cansız her varlığın O Yüce Yaratanʹın buyruğuna boyun eğdiğini gösterir.

Kur’ân bu âyetle, dikkatlerimizi dış âlemimize çeker; çevremizdeki eş­ya üzerinde düşünmemizi, kâinat plânındaki mükemmelliğe kafamızı çe­virmemizi emreder. Güneş her gün plânlandığı üzere ışık ve enerji vermek, yerküre ölçülü bir hızla hem kendi çevresinde, hem güneş etrafında dön­mek zorundadır. Bağlı bulunduğu plân ve plânı uygulama safhasına ko­yan İlâhî kanun bunun böyle olmasını düzenleyip belli ölçülere irca’ et­miştir. Maymundan ancak maymun meydana gelir, insan da ancak insan doğurur. Bunun aksi mümkün değildir. Çünkü her türün kendine has özel­likleri ve bağlı bulunduğu biyolojik kanunları vardır. Buna uymaması düşü­nülemez.

O halde her şey varlığın bütünlüğü içinde bağlı bulunduğu şartlar ve ilgili kanunlara göre var olmaktadır. Her şart nasıl belli bir kanunun ge­reği ise, her kanun da ölçülü bir plânın gereğidir.

İlim ve teknik bize göre, varlık âlemini bir bakıma yeniler. Ama yine de meydana gelen her yenileşme bir kanuna bağlı bulunmaktadır. Madde­nin enerjiye dönüşmesi, maddelerdeki kimyasal değişikliklerin meydana gelmesi, belli ölçü ve illetlere göre değil midir?

Diğer bir düşünce düzeyinde konuya baktığımızda karşımıza varlık âleminin Allah’a teslimiyeti şu anlamda tezahür etmektedir: Hemen her varlık hareket halindedir. Yerinde sâbit sandığımız «ansız varlıklardaki milyarlarca atomun durmadan başdöndürücü bir hızla hareket halinde ol­duğunu biliyoruz. Ama her hareketin bir başlangıcının olması gerekmez mi? Her başlangıcın da bir başlatıcısının bulunması zorunlu değil midir? Başlatıcı olan yüce Kudret, maksatsız, amaçsız bir hareket meydana ge­tirir mi? Hiç sanmam. Çünkü abesle iştiğal O’nun kudretine, hikmetine ve büyüklüğüne ters düşmektedir.

Sonuç olarak Kur’ân’da ilgili âyetle, insan aklına ışık tutuluyor, bir bütün olan varlığın parçalarını incelemesi öneriliyor. Sonra da kendi ya­ratılışındaki plân ve taşıdığı estetiğin akıllara durgunluk veren mükem­melliğine dikkatler çekiliyor. Ayrıca diğer varlıklara oranla insan daha çok İlâhî lütuf ve inâyete mazhar olduğundan asıl Hakk’a teslimiyette her şey­den önce davranmasının lüzumuna dokunuluyor. Çok mükemmel bir ese­rin. ancak daha çok ve ölçü kabul etmez anlamda başka bir mükemmelin meydana getirmesi gerekmiyor mu? O halde mükemmel bir varlık olan insanın herhalde bir yaratanı ve o yaratanın ondan çok daha mükemmel olması aklın, mantığın ve vicdanın olumlu kabul edeceği bir yol değil mi­dir?

Hazret-i Peygamber (A. S. ) Efendimiz: «Kendini bilen, Rabbini de bi­lir. » buyururken bu yüksek mânayı kasdetmemiş midir? Bunda şüphe yok­tur. (Şeyh Muhyiddîn bin Arabî: «Bu, rivâyet yoluyla sâbit değilse de bize göre keşif yoluyla hadîs olduğu sâbittir» demiştir. (Keşfü’l-hâfâ))

Konuyu bu açıdan değerlendirdiğimizde rahatlıkla diyebiliriz ki: İn­sanın Allah dininden başka bir din araması, dünyanın değişik bir hızla dönmesini istemesi kadar anlamsızdır. İslâmiyet, Yaratana karşı bu tes­limiyetin anlam ve değerini, amaç ve illetini kademe kademe işler; aklını kullansınlar diye bunu öğütler. Bu bakımdan da İslâm en son ve en mü­kemmel dindir.

Allahʹın buyruklarına isteyerek boyun eğip teslim olanlar; akıllarını kullanıp kendi irâde ve ihtiyarlarıyla Yaratanı bilip ibâdet edenlerdir ki bu daha çok insanlarla ve cinlerle ilgilidir. İstek ve irâde dışı boyun eğip tes­limiyet göstermek ise -melekler müstesnâ- diğer varlıklarla ilgilidir.

SOSYAL YÖNÜ

«Hâlâ onlar Allah’ın dininden başkasını mı ar­zuluyorlar? »

Sosyal yapının zaman aşımıyla değişmesi, dinlerde de belli devre­lerde bir tekâmülü zorunlu kılmıştır. Çünkü din, insanlığın hayrına, mutlu­luğuna yöneltilmiş bir rahmettir. Sosyal yapı geliştikçe bu rahmetin kapı­sı da o nisbette genişler. Yani onunla orantılıdır. Kabile ve milletlerin ilim, teknik, kültürel ve sosyal alanlarda kademe kademe tekâmül etmesi, şeriatlerin de tekâmülüne kapı açmıştır. İlâhî hikmet ve murat da bu yolda tecelli etmeye yönelik bulunuyor.

Peygamberlerin birbirini tasdîk etmesi ve bu konuda kendilerinden kesin söz alınması, dinlerinin birbirini tamamladığını ve en mütekâmil dü­zeye gelinceye kadar bunun sürüp gideceğini göstermektedir. Hazreti Mu­hammed (A. S. ) Efendimizin peygamber olarak görevlendirilmesiyle dinler son şeklini almış ve tekâmülde doruğuna yükselmiştir. Gelişen ve gelişe­cek olan sosyal yapının din ve dünya gereksinmelerini karşılıyacak geniş ve çok zengin malzemeyle, insan hayatının her bölümüne el Uzatacak yük­sek bir verimlilikle donatılmıştır.

O halde Allah’ın insanlıktan yana meşru’ kıldığı son dine uymak, İlâ­hî tekâmül kanununa uymanın gereğidir. Her peygamber bunu tasdîk edip haber verdiğine göre, eskiye saplanıp bağlı kalmak, yürürlükten kaldırı­lan bir kanuna bağlı kalmak kadar gülünçtür. Bu bakımdan Hazret-i Mu­hammedʹe (A. S. ) ve O’nun dinine uymayanlar, -hangi dine bağlı bulunur­larsa bulunsunlar- Allah’ın dininden başkasını arzu ediyorlar demektir. Varlık âleminin canlı cansız her parçası ister istemez Allah’a teslimiyet gösterirken akıl, zekâ, irâde, hafıza ve benzeri üstün yeteneklerle teçhiz edilen insanoğlunun O’na tuğyan etmesi ne kadar şaşırtıcıdır!

YORUMLAR - RİVÂYETLER

Müfessir Fahrüddîn Râzi, göklerle yerin Allah’a teslimiyetini şöyle özetliyor:

«İslâm, sözlükte uyma, yolun ortasını bulma, bağlanıp baş eğmektir. » Bunu böyle anladıktan sonra göktekilerle yerdekilerin baş eğmesinin, tes­limiyet göstermesinin bazı anlamları vardır.

Allah’tan başka varlıklar zatları itibariyle mümkinattandır. Mümkin olan her varlık, Vâcibüʹl-Vücud olanın icadıyla vücut bulur; Onun yok et­mesiyle de yok olur. O halde Allah’tan başka varlıklar gerek var olmada, gerek yok olmada Yaratanına bağlıdır ve Oʹna baş eğmiştir.

İster istemez teslimiyet:

Sağlam imân, iyi düşünce, güzel amel sâhibi Müslümanlar isteyerek dinî konularda Allah’a itaat edip baş eğmişlerdir. Tabiatlerine uymayan hastalık, fakirlik, ölüm ve benzeri şeylerde ise, istemiyerek Oʹna uyup tes­lim olmuşlardır.

İnkârcılara gelince, onlar her halde istemiyerek Allahʹa baş eğerler, dinle ilgili hususlarda teslimiyet göstermezler. Ama Allah’ın kaza ve ka­derini (çizilen hayat kanununu) geri çevirmeğe güçleri yetmez, böyle bir imkâna sâhip değillerdir.

Diğer bir yorum:

Müslümanlar istiyerek teslim olup boyun eğdiler.. Kâfirler işe ancak ölüm anında teslimiyet gösterdiler. Kur’ân’da buna işâret edilerek: «Ne var ki, hışım ve şiddetimizi gördükleri vakitteki imânları kendilerine bir fayda vermedi. » (Mü’min sûresi âyet: 85) buyuruluyor.

Göktekiler istiyerek teslim olup baş eğdiler. Yerdekilerden bir kısmı istiyerek, bir kısmı istemiyerek baş eğdi. Kurʹânʹda buna da işâret edile­rek: «Sonra gaz halinde (veya duman halinde) bulunan göğe yöneldi. Ona ve yeryüzüne, ister istemez gelin, buyurdu. İkisi de «İsteyerek, boyun eğe­rek geldik» dediler. » (Fussilet sûresi âyet: 11)

Sonuç olarak bu konuyu açıklar anlamda şu âyeti hatırlatmamızda yarar var:

«Kim, İslâm’dan başka bir din arzulayıp ararsa, ondan asla kabul edilmiyecektir. Âhirette de o, zarara uğrayanlardandır. » (Al-i İmrân: 85)

ÂYETLER ARASINDA BAĞLANTI

Geçen âyetlerle birbirlerini tasdîk edip yardımda bulunmaları için peygamberlerden kesin söz alındığı ve böylece peygamberler ve getirdik­leri dinlerden maksadın bir olduğu, ancak çağın sosyal ve ekonomik, kül­türel ve psikolojik yapısına göre şeriatleri arasında bazı farkların bulun­duğu, bir sonra gelen dinin bir öncekine nisbetle bazı yenilikler taşıdığı belirtildi.

Aşağıdaki âyetlerle, aynı sözü veren Hz. Muhammed (A. S. )ın ve dola­yısıyla ümmetinin daha önce gelip geçen, özellikle Kitap Ehliyle ilgili bu­lunan peygamberlerin tümüne inandıkları açıklanıyor. Bu açıdan dinler arasındaki soğuk havanın kalkmasına, son din olan İslâm’a girmelerine ve Onun peygamberine inanmalarına işâretler yapılıyor. Böylece barış ve kardeşlikten yana geniş bir kapı açık tutuluyor.