Ta-Ha Suresi 77-82. Ayet — Tefsir

Ayet sayfasına git →

وَلَقَدْ اَوْحَيْنَٓا اِلٰى مُوسٰٓى اَنْ اَسْرِ بِعِبَادِي فَاضْرِبْ لَهُمْ طَرِيقًا فِي الْبَحْرِ يَبَسًا لَا تَخَافُ دَرَكًا وَلَا تَخْشٰى فَاَتْبَعَهُمْ فِرْعَوْنُ بِجُنُودِهِ فَغَشِيَهُمْ مِنَ الْيَمِّ مَا غَشِيَهُمْ وَاَضَلَّ فِرْعَوْنُ قَوْمَهُ وَمَا هَدٰى يَابَنِي اِسْرَٓاءِيلَ قَدْ اَنْجَيْنَاكُمْ مِنْ عَدُوِّكُمْ وَوٰعَدْنَاكُمْ جَانِبَ الطُّورِ الْاَيْمَنَ وَنَزَّلْنَا عَلَيْكُمُ الْمَنَّ وَالسَّلْوٰى كُلُوا مِنْ طَيِّبَاتِ مَا رَزَقْنَاكُمْ وَلَا تَطْغَوْا فِيهِ فَيَحِلَّ عَلَيْكُمْ غَضَبِي وَمَنْ يَحْلِلْ عَلَيْهِ غَضَبِي فَقَدْ هَوٰى وَاِنِّي لَغَفَّارٌ لِمَنْ تَابَ وَاٰمَنَ وَعَمِلَ صَالِحًا ثُمَّ اهْتَدٰى

81.

(Firavun'un imana yanaşmaması üzerine) Musa'ya, "Kullarımı (İsrailoğullarını) geceleyin (Mısır'dan) yürütüp çıkar. Yakalanmaktan korkmaksızın, endişe etmeksizin onlara denizde kuru bir yol aç" diye vahyettik.

Diyanet İşleri

78.

Bunun üzerine Firavun askerleriyle birlikte onların peşine düştü de, deniz onları görülmedik bir şekilde kuşatıp yuttu.

79.

Firavun, halkını saptırdı, onlara doğru yolu göstermedi.

80.

(Allah, şöyle dedi:) "Ey İsrailoğulları! Sizi düşmanınızdan kurtardık, size Tur'un sağ yanını va'dettik ve size kudret helvası ile bıldırcın indirdik."

81.

"Size rızık olarak verdiğimiz şeylerin temiz ve helal olanlarından yiyin. Bu konuda aşırı da gitmeyin, yoksa üzerinize gazabım iner. Gazabım da kimin üzerine inerse, o muhakkak helak olmuş demektir."

82.

"Şüphe yok ki ben, tövbe edip inanan ve salih ameller işleyen, sonra da doğru yol üzere devam eden kimse için son derece affediciyim."

Celal Yıldırım (İlmin Işığında Asrın Kur'an Tefsiri)

%100

MEÂLİ:

77- Şanıma and olsun ki, Musaʹya, kullarımı geceleyin yürüt de de­nizde onlara kuru bir yol aç; (Firʹavnʹın size) yetişmesinden korkma, (bo­ğulacağız diye) endişe etme, diye vahyettik.

78- Derken Firʹavn askerleriyle birlikte onları tâkib etti. Deniz de on­ları nasıl kaplayıp içine aldıysa öylece kaplayıp aldı.

79- Firʹavn, kavmini (doğru yoldan) saptırdı ve onlara (bir türlü) doğ­ru yolu göstermedi.

80- Ey İsrâil oğulları! sizi cidden düşmanınızdan kurtardık; Tûrʹun sağ tarafında size vaʹde verdik ve üzerinize kudret helvasıyla bıldırcın kuşu indirdik.

81- Size rızık olarak verdiklerimizin temizlerinden yeyin; bunda az­gınlık ve taşkınlık etmeyin, sonra gazabım size gerekli olur. Kimin üzerine gazabım gerekli olursa, şüphesiz ki o uçuruma yuvarlanıp düşer.

82- Şüphesiz ki ben tevbe edip inanan ve iyi-yararlı amelde bulun­duktan sonra doğru yolu bulanı çok bağışlayanım.

İLGİLİ HADÎS

İbn Abbas (R. A. ) anlatıyor:

«Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz Medine’ye hicret ettiğinde, Yahudilerin Aşûrâ, yani Muharrem’in onuncu günü oruç tuttuklarını gördü. Bunun se­bebini onlardan sorunca, şu cevabı aldı: «Bugün Allahʹın Musa Peygam­ber’i Firʹavn’a karşı zafere eriştirdiği gündür.. » Bunun üzerine Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz: «Biz Musaʹya daha yakınız ve (dostluğuna) daha lâyıkız. Siz de ey Müslümanlar, o gün oruç tutun» buyurdu. » (Buharî/menakıb-i ansâr: 52)

Açıklama:

Resûlüllâh (A. S. ) sonraları bu hadîslerini tasrîh ederek, Muharremin 9, 10, 11. günlerinde veya 9, 10 ya da 10, 11. günlerinde oruç tutmayı tav­siye etmiş ve yalnız Muharrem’in onuncu günü oruç tutmayı mekrûh kıl­mıştır.

KÂFİRLERİN ZULÜM VE TECAVÜZÜNDEN KURTULMAK İÇİN HİCRET ETMEK

Hicret olayı, bazı peygamberlerin hayatında önemli bir dönem başlan­gıcı olarak görülmektedir. Ancak hicret ne zaman mubah, ya da gerekli olur? Şüphesiz bunun birtakım şartları vardır; onlar gerçekleşince hicret vâcip olur. Şöyle ki:

a) İrşat ve teblîğin kusursuz yerine getirilmesinin iyice zorlaşması,

b) İnkârcı sapıkların saldırılarının her geçen gün artması; din ve vic­dan hürriyetinin ortadan kaldırılması,

c) Allah’a dosdoğru imân edenlerin bu yüzden zulüm ve işkenceye uğratılması ve yardımsız kalması.

d) Aynı zamanda müʹminlerin ekonomik abluka altına alınması, bir çok haklarına el uzatılıp ikinci sınıf vatandaş muamelesine tabi tutulma­ları,

e) Mal, can ve namus emniyetinin kalmaması sözü edilen şartların başta gelenleridir. Bunlarla beraber, peygamberlerin hicret edebilmeleri için İlâhî iznin inmesi gerekir.

O bakımdan gerek Musa Peygamberʹin (A. S. ) İsrâil oğulları ile Mısır’ı terkedip hicret etmesi, gerekse Resûlüllâh (A. S. ) Efendimizin müʹminlerle birlikte Mekke’den Medine’ye hicret etmesi, belirtilen şartlar ortaya çıkıp gerçekleştikten sonra İlâhî emrin inmesiyle vuku bulmuştur.

HİCRET VE DENİZİN YOL VERMESİ

Mısır’ı gecenin karanlığında terkeden Musa Peygamber (A. S. ), İsrâil oğulları’yla birlikte Kızıldeniz’in kenarına geldiler. Onları denizin öbür kı­yısına taşıyacak ne bir gemi, ne de bir tekne veya mavna bulunuyordu. Al­lahʹtan başka yardımcıları da yoktu. Zulüm ve esaretten kaçıp bir olan Allahʹın kendilerine vereceği hürriyet ve emniyet ülkesine doğru göç etmiş­lerdi. Mevcut imkânlarını bütünüyle ortaya koymuşlardı. Ama bu imkânlar önlerinde engel olarak duran denizi aşmaya yeterli değildi. Ne var ki, Mu­sa (A. S. ) sünnetullaha uymuş ve belli sınıra gelip dayanmıştı. Bu durumda Allahʹın kudretinin onlardan yana tecelli etmesinin vakti, saati gelmiş bu­lunuyordu.

İlâhî kudret ve inâyetin sırrına mazhar kılınan Asâ, denize vurulacak, o sayede deniz açılıp yol verecekti. Zira Musa Peygamber’in sağ eli de aynı sırra mazhar bulunuyordu. O bakımdan İlâhî emir inince Musa Peygamber Asâ’yı sağ eline aldı ve denize vurdu. Bir anda muʹcize doğdu, Kızıldeniz ayrılıverdi. Geniş bir yol meydana geldi. Musa (A. S. ) İsrâil oğullarıyla bir­likte kale duvarlarını andıran su seddinin arasından yürümeye başladılar. Onları takibe koyulan Firʹavn ve ordusu da arkadan gelip denizin açılmış bulunan yolunu gördüler. Büyük bir şaşkınlık içinde denizin kimler için, ne sebep ve hikmetle açıldığını düşünmeden yürüdüler. Zira kaza gelince gözler kör olur; ecel gelince akıl ve mantık çalışmaz olur. Tam denizin or­tasına gelince su setleri yıkılmaya başladı, derken Allah ve din düşman­ları İlâhî azâbın amansız dalgaları arasında can verdiler.

Bu olayı med-cezir (gel-git) olayıyla yorumlayanlar olmuşsa da, dinî ve İlmî hiçbir değer ve anlamı yoktur. Zira muʹcize, tabii kanunlarla izah edilemez. Aksi halde mu’cize olma vasfını ve özelliğini kaybeder.

Bu olay, Mekkeʹden ayrılmayı düşünen ve İlâhî emri bekleyen müʹminlere kapalı şekilde müjde anlamını taşıyordu. Yakında küfür diyarından ayrılmalarının mukadder olduğu ilhâm edilerek acele etmemeleri istenili­yordu.

Tevratʹta bu tarihî olay şöyle anlatılmaktadır:

«Musa deniz üzerine elini uzattı ve Rab bütün gece kuvvetli şark yeli ile denizi geri çevirdi ve denizi kara etti ve sular yarıldı. Ve İsrâil oğulları kuru yerden denizin ortasına girdiler ve sular sağlarında ve sollarında on­lara duvar oldular. Ve Mısırlı’lar kovaladılar ve Fir’avn’un bütün atları ve cenk arabaları ve atlıları arkalarından denizin ortasına girdiler. Ve sabah nöbetinde vaki oldu ki, Rab ateş ve bulut direğinden Mısırlıların ordusuna baktı ve Mısırlıların ordusunu bozdu. Ve arabalarının tekerleklerini çıkardı ve onları güçlükle sürdüler ve Mısırlılar dediler: İsrâilin önünden kaçalım, çünkü Rab onlar için Mısırlılara karşı cenk ediyor.

Ve Rab Musaʹya dedi: Elini deniz üzerine uzat, ta ki sular Mısırlı’lar üzerine, cenk arabaları üzerine ve atlıları üzerine dönsünler. Ve Musa eli­ni deniz üzerine uzattı ve sabaha karşı deniz kendi akınına döndü ve onun karşısında Mısırlı’lar kaçtılar ve Rab Mısırlıları denizin ortasına silkip attı. Ve sular dönüp cenk arabalarını ve atlıları; onların arkasından denize gir­miş olan bütün Fir’avn’un ordusunu örttü, onlardan bir nefer bile kalmadı. Fakat İsrail oğulları denizin ortasında kuru yerden yürüdüler ve sular on­lar için sağlarında ve sollarında duvar oldu. Ve Rab o günde İsraili Mısır­lıların elinden kurtardı ve İsrail Mısırlıları deniz kenarında ölü olarak gör­dü. Ve İsrail Rabbin Mısırlı’lar üzerinde yapmış olduğu büyük işini gördü ve kavm Rabden korktu ve Rabbe ve kulu Musa’ya inandılar. » (Tevrat/Çıkış: 14/21-31)

Tevratʹın bu bölümüne de insan sözü karıştığından konu aslından bi­raz saptırılmıştır. Kurʹân-ı Kerîm’deki ilgili âyetlerle Tevratʹın bu kısmı da tashîh edilmekte ve olayın gerçek yanı açıklanmaktadır.

İSRÂİL OĞULLARINA PEŞPEŞE VERİLEN NİMETLER

Sıkıntıdan sonra genişlik, esaretten sonra hürriyet, işkenceden sonra refah ve huzur eğer hazmedilmez ve kıymeti bilinmez, şükrü edâ edilmez­se, insanı nankörlük ve azgınlığa itebilir. Herkes nîmetin külfetten sonra geldiğini; ona nankörlük edildiği takdirde nîmetin yerini tekrar dert ve fe­lâketin, sıkıntı ve üzüntünün alacağını düşünemez. Zillet ve meskenet ka­pıyı çalınca iş işten geçmiş olur.

İşte Cenâb-ı Hak, İsrâil oğullarıʹna bu gerçeği hatırlatmakta, felâket gelmeden erişilen nimetlerin kıymetinin bilinmesini tavsiye etmektedir. Onlara bu konuda yapılan uyarı üç madde halinde şöyle açıklanmıştır:

1- Düşmanın kahrından kurtarılmaları,

2- Tûr’un sağ yanında, yani o cihette yer alıp kendilerine vaʹdedilenin verileceği,

3- Üzerlerine çölde kudret helvası ve bıldırcın kuşlarının indirilmesi..

Ne yazık ki, İsrâil oğulları bu nimetleri bir süre sonra unutup temiz rı­zıktan bırakarak faiz yemeğe, insan haklarına el uzatmaya, Tevratʹın bazı hükümlerini değiştirmeye, âhiretle ilgili hükümleri Tevratʹtan çıkarmaya, altından buzağı yaptırarak Allah’ı maddeleştirmeye başladılar. Denge bo­zuldu, sözler unutuldu, geçmiş günler birer masal oldu; derken sünnetullah bir defa daha hükmünü yürüttü; ilâhı gazap indi, Babil esareti başgös­terdi.

ÂYETLER ARASINDA BAĞLANTI

Yukarıdaki âyetlerle, bütün irşat, uyarı ve çağrılara; gösterilen muʹci­ze ve âyetlere rağmen inkâr ve zulümde ısrar eden Fir’avn’ın uğratıldığı fe­ci âkibet, ibretli yanlarıyla açıklandı. Dönüş yapıp imân temeli üzerinde salih amellerde bulunanlara verilecek mükâfatlara dikkatler çekildi.

Aşağıdaki âyetlerle, İsrâil oğulları önemli sayılan tehlikeleri geride bı­rakıp selâmete erdikten sonra, Musa Peygamber’in Tevrat’ı telâkki etmek üzere Tur dağında belirlenen yere ayrılıp gitmesi ve 40 gün onlardan ayrı kalmasıyla otoritenin sarsıldığı belirtiliyor. Bu süre içinde İsrâil oğulları’nın maddî bir ilâha tapma arzularının doğduğu ve Samirî’nin altından yaptığı buzağıyı ilâh edindikleri konu ediliyor. Böylece insanoğlunun ve özellikle Yahudîlerin ne kadar nankör olduklarına işâretle mü’minler bu konuda uyarılıyor.