İbrahim Suresi 5-8. Ayet — Tefsir

Ayet sayfasına git →

وَلَقَدْ اَرْسَلْنَا مُوسٰى بِاٰيَاتِنَٓا اَنْ اَخْرِجْ قَوْمَكَ مِنَ الظُّلُمَاتِ اِلَى النُّورِ وَذَكِّرْهُمْ بِاَيَّامِ اللّٰهِ اِنَّ فِي ذٰلِكَ لَاٰيَاتٍ لِكُلِّ صَبَّارٍ شَكُورٍ وَاِذْ قَالَ مُوسٰى لِقَوْمِهِ اذْكُرُوا نِعْمَةَ اللّٰهِ عَلَيْكُمْ اِذْ اَنْجٰيكُمْ مِنْ اٰلِ فِرْعَوْنَ يَسُومُونَكُمْ سُوءَ الْعَذَابِ وَيُذَبِّحُونَ اَبْنَٓاءَكُمْ وَيَسْتَحْيُونَ نِسَاءَكُمْ وَفِي ذٰلِكُمْ بَلَاءٌ مِنْ رَبِّكُمْ عَظِيمٌ وَاِذْ تَاَذَّنَ رَبُّكُمْ لَئِنْ شَكَرْتُمْ لَاَزِيدَنَّكُمْ وَلَئِنْ كَفَرْتُمْ اِنَّ عَذَابِي لَشَدِيدٌ وَقَالَ مُوسٰٓى اِنْ تَكْفُرُوا اَنْتُمْ وَمَنْ فِي الْاَرْضِ جَمِيعًا فَاِنَّ اللّٰهَ لَغَنِيٌّ حَمِيدٌ

8.

Andolsun, Musa'yı da, "Kavmini karanlıklardan aydınlığa çıkar ve onlara Allah'ın (geçmiş milletleri cezalandırdığı) günlerini hatırlat" diye ayetlerimizle gönderdik. Şüphesiz bunda çok sabreden, çok şükreden herkes için ibretler vardır.

Diyanet İşleri

6.

Hani Musa kavmine, "Allah'ın size olan nimetini anın. Hani O sizi, Firavun ailesinden kurtarmıştı. Onlar sizi işkencenin en ağırına uğratıyorlar, oğullarınızı boğazlayıp kadınlarınızı sağ bırakıyorlardı. İşte bunda size Rabbinizden büyük bir imtihan vardır" demişti.

7.

Hani Rabbiniz şöyle duyurmuştu: "Andolsun, eğer şükrederseniz elbette size nimetimi artırırım. Eğer nankörlük ederseniz, hiç şüphesiz azabım çok şiddetlidir."

8.

Musa, şöyle dedi: "Siz ve yeryüzünde bulunanların hepsi nankörlük etseniz de gerçek şu ki, Allah her bakımdan sınırsız zengindir, övgüye layık olandır."

Celal Yıldırım (İlmin Işığında Asrın Kur'an Tefsiri)

%100

MEÂLİ:

5- And olsun ki Musaʹyı da kavmine-milletine, «onları karanlıklardan aydınlığa çıkar ve onlara Allahʹın günlerini hatırlat» diye âyetlerimizle (açık belgelerimiz ve muʹcizelerimizle) göndermiştik. Şüphesiz ki, bunda çokça sabreden, çokça şükreden herkes için ibretler, öğütler vardır.

6- Ve Musa da o vakit kavmine şöyle demişti: «Allahʹın size olan nî­metini hatırlayın; hani sizi Firʹavn hanedânı(nın zulmün)den kurtarmıştı ki, onlar sizi azâbın kötüsüne uğratıyor; erkek çocuklarınızı boğazlıyor, kız ço­cuklarınızı sağ bırakıyorlardı. Bunlarda Rabbiniz tarafından sizin için bü­yük bir imtihan vardı.

7- Yine hatırlayın ki, Rabbiniz şöyle buyurmuştu: Şanıma and olsun ki, şükrederseniz elbette (lütuf ve nîmetimi) artırırım. Nankörlük ederseniz, (bilin ki) azâbım şüphesiz ki çok şiddetlidir.

8- Musa (devamla) dedi ki: Siz ve yeryüzündekilerin hepsi inkâra sapıp nankörlük edecek olursanız, şüpheniz olmasın ki, Allah müstağnidir (her şeyden ganîdir, hiçbir şeye ihtiyacı yoktur, fakat her şey O’na mutlaka muhtaçtır) ve övülmeğe de (her zaman O çok daha) lâyıktır.

İLGİLİ HADÎSLER

«Müʹminin her işi ve durumu hayret vericidir: Allah onunla ilgili bir hüküm yerine getirirse, mutlaka onun hakkında hayırlı olur. Kendisine bir zarar veya sıkıntı dokunursa, sabreder. Bu da onun için hayırlı olur. Geniş­liğe, ferahlığa kavuşursa, şükreder. Bu da onun için hayırlı olur. » (Müslim/zühd: 64- Dâremi/rikak: 61)

Kudsî Hadîs:

«Ey kullarım! Sizden öncekileriniz ve sonrakileriniz; insanınız ve cinniniz (toplanıp) hepsi sizden en çok takva üzere olan adamın kalbi üzere ol­salar, bu benim mülkümde hiçbir şey artırmaz! Sizin öncekileriniz, sonrakileriniz; insanınız ve cinniniz, sizden en ahlâksız adamın kalbi üzere ol­salar; bu benim mülkümden bir şey eksiltmez. Yine sizin öncekileriniz, sonrakileriniz, insanınız ve cinniniz (toplanıp) bir toprak üzerinde durarak benden (herbiri bir şeyler) isteseler; ben de herkesin istediğini versem, bu benim mülkümden bir şey eksiltmez; sadece denize sokulan iğnenin de­nizden noksanlaştırdığını noksanlaştırabilir (yani hiçbir şey eksiltemez). » (Müslim/iman: 327, birr: 55)

UYARILAR ARASINDA BENZERLİK

«And olsun ki, Mu­sa’yı da kavmine-milletine, «onları karanlıklardan aydınlığa çıkar ve onla­ra Allah’ın günlerini hatırlat» diye âyetlerimizle göndermiştik.. »

İlgili âyetten, gelip geçen peygamberlerin aynı görevi yerine getirmeğe çalıştıkları; irşatları, uyarıları ve karşılaştıkları zorluklar arasında yakın benzerlik bulunduğu anlaşılıyor. Şöyle ki: Bundan önceki âyetlerle, Hz. Muhammedʹin (A. S. ) görevi belirtilirken şu söze yer verilmişti: «Bu kitabı, insanları Rablerinin izniyle karanlıklardan aydınlığa; o yegâne üstün ve övülmeğe lâyık olan Allahʹın yoluna çağırman için sana indirdik. » Beşinci âyetle, bu defa bunun bir benzeri görevle Musa Peygamber’in (A. S. ) gö­revlendirildiğine dikkatler çekiliyor ve imânla küfür arasındaki sürtüşme ve tartışmanın tarih boyunca sürüp geldiğine, her peygamberin bulunduğu çevrenin inanç durumuna, psikolojik yapısına ve sosyal durumlarına göre birçok zorluklarla karşılaştığına işârette bulunuluyor. Çünkü peygamber­lerin amacı aynıdır, sadece araçlar değişiktir. O halde insanları Cenâb-ı Hakk’ın dinine dâvet ederken, geçmişte bu doğrultuda meydana gelen olay­ları hiçbir zaman unutmamak gerekir.

GÖSTERİLEN MUCİZELER

Her peygamber, hitap ettiği kitlenin yapısına göre birtakım muʹcize ve âyetlerle peygamberliğini kanıtlamaya çalışmıştır. Çünkü onlar sıradan kimseler olmayıp yüce âlemden alıp öylece teblîğ ve irşatta bulunurlar. Bu nedenle de Allahʹın izniyle olağanüstü bir kaç olay sergileyerek, kuv­vetin ve kudretin bütünüyle Allah’a ait olduğunu gösterirler.

Ancak unutmamak gerekir ki, muʹcizeler, olağanüstü olaylar tek ve değişmez irşat ve uyarı aracı olarak kullanılmaz. Ondan sonra toplumu yönlendirme plân ve proğramları hazırlanır ve daha çok duyguları, düşün­celeri berraklaştırma amaçlanır; arkasından ana fikir, temel bilgi verilerek beşer aklı harekete geçirilir.

Diyebiliriz ki, gönderilen her peygamber kendi şartları ve ölçüleri için­de bu metodu uygulamıştır. Peygamber artık gönderilmeyeceğine göre, son peygamber Hz. Muhammed’in (A. S. ) izinde olan mürşitler, ilim adamları ve hatipler, geçmişteki muʹcizelerle değil, en büyük mu’cize olan Kur’ân’ı, temel yönlendirme ve aydınlatma kaynağı olarak kullanmakla görevlidirler. Bunun için de İslâmî ilimleri çok iyi bilmelerine, geniş kültür sahibi olma­larına büyük ihtiyaç vardır. Hem Kur’ân, ilmî ve maarifi esas kabul ederek inmiştir. Onu kıyâmet kopuncaya kadar bu çizgide tutmamız şarttır. Çünkü ilim ve teknikteki gelişme devam etmektedir ve -insanlar kendi kıyamet­lerini koparmazlar, yani bir nükleer savaşı başlatmazlarsa- devam da ede­cektir.

ALLAHʹIN GÜNLERİ

«Ve onlara Allahʹın günlerini hatırlat. »

Allahʹın günleri diye çevirisini yaptığımız «eyyamiʹllah», halk arasın­da «Allah’ın günleri çoktur» tabirinden çok farklıdır. Zira Araplar, «Allah’ın günleri» tabirini, geride bıraktıkları çok sıkıntılı, ya da huzurlu ve bol nîmetli günleri kasdederek kullanırlar.

O bakımdan Musa Peygambere, kendi kavmine o geçen sıkıntılı ve bol nîmetli günleri hatırlatması emrolunmuştur. Bunun sebebi açıktır: İn­sanlar genellikle hem nankördürler, hem de geçen günleri çarçabuk unu­turlar. Refaha kavuştukları zaman sıkıntılı, ıstıraplı günleri; sıkıntıya düş­tükleri, başlarına bir felâket indiği zaman genişlik ve refah günlerini hiç yaşamamış gibi olurlar. Oysa ekmeğini göz yaşları içinde yemeyen, ıstı­raplı gecelerini yatağında ağlayarak geçirmemiş olanların, çoğu henüz İlâhî bir kuvvetin varlığından pek haberdar sayılmazlar. Köpürüp akan ni­metler içinde yüzenler ise, çoğu zaman bunların arkasında sıkıntılı, ıstı­raplı günlerin gelebileceğini düşünmeye bile vakit bulmazlar ve o yüzden Allah’ın kâinattaki cari sünnetinden habersiz varacakları çizgiye kadar koşarak giderler.

Allah’ın günlerini bir sinema şeridi gibi sık sık gözlerinin önünden ge­çirip Oʹnun sınırsız kudretini idrâk eden basiretli kişiler ise, güçlükleri te­bessümle karşılarlar; en ağır yük altında bile dimdik durmak için gayret sarfederler. Çünkü bunun bir İlâhî deneme olduğunu bilirler ve tahammül gösterdikleri takdirde her iki âlemde de başarılı olacaklarına inanırlar.

Onun için ilgili âyetin son kısmında Cenâb-ı Hak, bu gerçeği bize şöy­le hatırlatıyor: «Şüphesiz ki bunda çokça sabreden, çokça şükreden her­kes için ibretler, öğütler vardır. »

MUSA PEYGAMBER DOKUZ ÂYETLE GÖNDERİLMİŞTİ

Bazı tarihçilere göre iki asır; Tevrat’a göre dört asırdan fazla Mısır’da kalan İsrâîloğulları, buna rağmen hiç bir zaman oranın yerlileri sayılmamış­lar; Yusuf Peygamberʹden sonra yerli halk ile onlar arasındaki mesafe her geçen yıl biraz daha açılmaya devam etmiş ve II. Ramses günlerinde bu açıklık iyice gündeme gelerek İsrâiloğullarıʹnın çoğalmasından büyük endişe duyulmuştu. Kur’ânʹda, mü’minleri teselli babında bu tarihî olay münasebet düştükçe tekrarlanır ve böylece zulüm ve işkenceyi sanat ha­line getiren milletlerin eninde sonunda Fir’avn gibi hüsrana uğrayacakları haber verilir.

Nitekim yıllarca Firʹavnlar tarafından ikinci sınıf vatandaş muamelesi gören, en ağır işlerde bir karın tokluğuna çalıştırılan İsrâîloğulları, bütün bunlar yetmiyormuş gibi, bir de soykırımla yüzyüze getirilince, iyice bunal­mışlardı. Cenâb-ı Hak, zalimi yakalamayı, mazlûmu kurtarmayı -ezelî plân ve proğramı gereği- murat etti. Musa’yı (A. S. ) görevlendirdi. Ne var ki, İs­râîloğulları Allah’ın bu iyiliğini, rahmet ve yardımını bazan anlayıp takdîr ettiler, bazan da unutup nankörlükte bulundular. Musa Peygamber onları hidâyet çizgisinde tutabilmek için -Allah’ın izniyle- dokuz mu’cize gösterdi. Şüphesiz ki, onlardan bir kısmı sevindirici ve şükrü gerektiriciydi; bir kısmı da üzücü ve sabretmeyi gerektirici idi. Onları şöyle sıralayabiliriz:

1- Asâʹnın yılana dönüşmesi ve bir anda sihirbazların sihirlerini te­sirsiz hale getirmesi ve o bakımdan sihirbazların sihirle mu’cize arasında­ki farkı çok açık görüp Musa’ya ve Rabbına inanarak secdeye kapanma­ları,

2- Musa Peygamberʹin (A. S. ) koynuna soktuğu elinin bembeyaz, ışıl ışıl oluvermesi; böylece onun elinde İlâhî kudretin tecelli etmesi,

3- Asâ’sını Kızıldenizʹe vurup yol açması, İsrâîloğulları o açılan yol­dan geçtikten sonra arkalarından onları takibe koyulan Firʹavn ve asker­lerinin orada boğulması,

4- Sina çölünde üzerlerine kudret helvası ile bıldırcın kuşlarının ye­terli gıda olarak indirilmesi,

5- Tûr dağının üzerine kat kat bulut inip müthiş bir sarsıntının mey­dana gelmesi,

6- Musa Peygamberi sihirbazlıkla itham edip onu tesirsiz hale ge­tirmek için birtakım entrikalara baş vuran Firʹavn ve kavmi üzerine tufan, sel baskını, çekirge, kurbağa ve kan gönderilmesi,

7- Yine kan görünümünde yağmur yağması ve sonra da kıtlık baş göstermesi,

8- Sina çölünde çok sıcak mevsimlerde bulutların gölge olması,

9- Asâ’nın kayaya vurulması neticesi, taştan 12 pınarın fışkırma­sı.. (Bu dokuz mu’cize az farklı tesbitlerle rivâyet edilmiştir.)

Bu ve benzeri mu’cizelere, olağanüstü olaylara rağmen İsrâîloğulları tam anlamıyla Tevhît İnancı doğrultusunda sırat-ı mustakîm üzere olama­dılar; zikzak çizerek kâh mü’minler, kâh inkârcılar olarak renk değiştirme­ğe devam ettiler. Şüphesiz ki, bu olaylar bize, hayatta eğitilmesi en zor olan canlının insan olduğunu göstermektedir. Hele bir de yaşını, başını alıp kartlaşmışsa, onu bükmek, eğrilikten kurtarmak çok daha zordur. Ne var ki, peygamberlerin de daha çok muhatapları bunlar olmuştur.

Böylece Cenâb-ı Hak, Hz. Muhammed’e (A. S. ), İsrâiloğulları’nın tavır­larını, kendi peygamberlerine karşı tutum ve anlayışlarını; Musa Peygam­ber’in (A. S. ) irşat metodunu açıklayarak, inatçı inkârcıların İslâmʹa karşı olumsuz tutumlarından dolayı üzülmemesini; sünnetullahın böyle başlamış ve devam edeceğini hatırlatıyor. O bakımdan teblîğ ve irşat hizmetinin sür­dürülmesinde büyük yararların söz konusu olduğuna işârette bulunuyor.

ÇOK SABIR VE ÇOK ŞÜKÜR

«Şüphesiz ki bunda çokça sabre­den, çokça şükreden herkes için ibretler, öğütler vardır. »

Hem dünyada, hem de âhirette Allah’a inanan fert ve toplumları ba­şarılı kılan iki önemli hasletten söz ediliyor: Sabır ve şükür.. Fertlerin ol­duğu gibi, milletlerin de hayatında birtakım iniş ve çıkışlar vardır. Başarılı olduğumuz dönemlerde bizi aziz kılan Allah’a gönülden şükretmemiz ve uygulamada bunun en güzel ürünlerini sergilememiz kadar asil bir düşün­ce ve davranış bilemiyoruz. Onun gibi sıkıntılı dönemlerimizde, ikbal günlerini geride bıraktığımız günlerde veya insanlığın hayrına başlattığımız fa­zîlet mücadelesinde engellerle karşılaştığımız zamanlarda dayanma gücü­müzü ortaya koymamız ve Allahʹa kulluk görevimizi yerine getirirken bü­yük bir sabır göstermemiz de öylesine asil ve gereklidir. Her iki durumda da başarının anahtarı şükür ve sabırla şifrelenmiştir.

İsrâiloğullarıʹnın tarih boyunca inişli-yokuşlu hayatı ve şükretmedikleri için başarısızlığa uğramaları ve göğüs gerilmesi gereken konularda sabret­mesini bilmediklerinden dolayı zillet ve meskenete duçar olmaları ibretli bi­rer misal olarak hatırlatılıyor. Böylece Hz. Muhammedʹin (A. S. ) etrafında toplanan ve bu yüzden binbir mihnetle yüzyüze gelen Ashab-ı Kirâmʹa ba­şarılı olabilmeleri için sabır ve şükür tavsiye ediliyor. Şüphesiz ki, bu tav­siye yalnız onlara değil, kıyâmete kadar gelecek olan müʹminleredir de..

Zira hayat yolunda emin adımlarla yürümemizi kolaylaştıran ancak Allahʹa dosdoğru imândan sonra onun tabii ürünü olan sabır ve şükür duy­gusudur. Unutmayalım ki, başarılan büyük işler, hep imân, azim, sabır ve şükür sayesinde gerçekleşebilmiştir.

MUSA PEYGAMBERİN KENDİ MİLLETİNE SON UYARISI

«Ve Musa da o vakit kavmine şöyle demişti: «Allahʹın size olan nîmetini hatırlayın.. »

Maddeye ve dünya saltanatına aşırı derecede hırslı olan İsrâîloğulları, başlarında büyük bir peygamberin, aynı zamanda olaylara göğüs germesini çok iyi bilen bir kumandanın marifetiyle Fir’avnʹın zulmünden kaçıp kurtul­dular. Uzun ve yorucu bir göçten sonra gelip va’dedilen kutsal toprağa yer­leştiler. Ancak gerek uzun ve yorucu yolculukları, gerekse kutsal toprağa yerleşmeleri günlerinde, Kurʹân’ın belirttiği sabır ve şükür hususlarında pek başarılı olamadılar. Bazan şüpheye düştüler, bazan ümitsizlik alâmet­leri gösterip isyan edecek duruma geldiler; bazan da putperestliğe özen­diler de Allahʹı maddeleştirmek istediler. O yüzden birçok sınavları kay­betmiş, zaman zaman birtakım sıkıntılarla yüzyüze gelmişlerdi. Şüphesiz ki, Kurʹân onların bu kararsız, sabırsız ve şükürsüz tutumlarını hem kını­yor, hem de müʹminlere selâmet yolunu bütün açıklığıyla tarif ediyor. Son­ra da Hz. Musaʹnın (A. S. ) kararlı, azimli, irâdeli, sabırlı ve şükürlü tutumu­nu överek kararsızlık içinde bocalayan İsrâiloğullarıʹna yapmış olduğu son uyarısını şu sözlerle belirtiyor:

1- Allahʹın size olan nîmetini hatırlayın,

2- Hani ya, sizi Mısır’da Firʹavn’ın esaret ve işkencesinden kurtar­mıştı. O Firʹavn ki, sizi azabın en kötüsüne uğratmış; erkek çocuklarınızı kesmiş, kız çocuklarınızı sağ bırakmıştı.

3- Mısır’da ise, büyük bir sınav geçirdiniz.

4- Kızıldeniz size -Allah’ın izniyle- açıldı da geçtiniz. Fir’avn ve yan­daşları ise, orada boğuldular. Böylece Allah düşmanlarınızı kahretmek su­retiyle sizi büyük bir belâdan kurtarmış oldu.

5- Ama siz, bunca nîmetleri çok geçmeden unuttunuz da sabırsızlık gösterdiniz.

6- Bu tutum ve nankörlüğe devam ederseniz, bilin ki Allahʹın azâbı çok şiddetlidir. Sizi tekrar esaret zilletine itebilir.

7- Unutmayın ki, Allahʹın ne sizin, ne de diğer milletlerin şükrüne ve sabrına ihtiyacı vardır. O mutlak ganîdir. Emir ve tavsiye edilen her şey sizin hür, bağımsız, şerefli, itibarlı ve kuvvetli bir millet olarak rahatça ya­şamanıza yöneliktir.

Musa Peygamberʹden sonra Onun tavsiyelerini unutan İsrâîloğulları zaman zaman nankörlük etmekten geri kalmadılar ve o yüzden tarih bo­yunca birkaç defa daha esaret ve zillete uğratıldılar.

Mevlânâ Celalettin Rumî, «Şanıma and olsun ki, şükrederseniz, elbet­te (lütuf ve nimetimi) artırırım. Nankörlük ederseniz, (bilin ki) azabım çok çetindir. » meâlindeki âyeti açıklarken diyor ki: «Bu azap iki türlüdür: Biri dünyada, diğeri âhirettedir. Dünyadaki azap, nîmetin elden gitmesidir. Özellikle madde ve makama düşkün olanlar için dünya hayatında bundan daha elim bir azap düşünülemez. »

Onun için, «nîmetten dolayı şükür de ayrı bir nîmettir. » denilmiştir.

SABIR VE ŞÜKÜR

Sabır: Sözlükte, sıkıntı ve darlıkta dayanma gücü gösterip kendini dengede tutmaktır. Hayvanı bir süre yemden alıkoyup aç tutmak da bu an­lamda «sabır» kökünden türetilen fiille ifade edilmiştir. Terim olarak: Nefsi, akıl ve şeriatın ön ve uygun gördüğü anlam ve şekilde hapsetmek anlamın­da kullanılmıştır. Daha çok dert, felâket ve musîbete karşı nefsin isyan ve tahammülsüzlüğünü tutmak anlamına geldiği vakidir. Sızlanıp kararsızlık göstermek ise, sabrın karşıtı sayılmıştır.

Savaşta sabır, cesaret ve kahramanlıktır. Karşıtı ise, korkaklıktır. Oruç ibâdetinde sabır, nefsin arzularını bir süre tutup zaptetmektir. O bakımdan oruca «sabır» denilmiştir.

Unutmayalım ki, sabrın dinde önemli bir yeri ve anlamı vardır. Allahʹ­ın doksan dokuz isminden biri de «es-Sabûr»dur. Bu, çokça sabreden de­mektir. İlgili âyette müʹmin hakkında, buna yakın bir anlam taşıyan «sabbar» sıfatı kullanılmıştır ki bu, Kur’ân’ın tam dört yerinde geçer. Amaç, Al­lah’ın «sabûr» sıfatının tecellilerine mazhar olabilmek için Allah’ın dinini teblîğ ederken büyük bir sabır göstermenin lüzumunu belirtmektir. (Bilgi için bak: Lokman Sûresi 31, Sebe’ Sûresi 19, Şura Sûresi 33. âyetlerin tefsirine)

Onun için diyebiliriz ki, İlâhî bir sabır olmadan, hayatta başarılı olmak çok zordur. Meşru nîmetler, zaferler, tatlı meyvalar hep sabır tezgâhının ürünleridir. Allah rızasını, ebedî saadeti, mutlu yarınları isteyen kişiler sab­retmesini bilmelidir. Hz. İsa (A. S. ) ne güzel söylemiştir: «Hoşlanmadığına sabretmedikçe, hoşlandığını ele geçiremezsin. » Hz. Ali (R. A. ) de: «Sabrın evveli acıdır, ama sonu çok tatlıdır. » diyerek olaylar karşısında dayanma gücünü ortaya koymanın önemine işâret etmiştir.

Şükür: Sözlükte, nîmeti düşünüp ortaya çıkarmaktır. Karşıtı, küfür­dür, yani nîmeti örtüp belirsiz hale getirmek, kimden nasıl geldiğini düşün­memektir.

Böylece şükür üç yönlü bir anlam taşır:

a) Nîmeti unutmamak kalbin şükrüdür.

b) Nîmeti yereni hatırlayıp sözlü ya da yazılı övgüde bulunmak dilin şükrüdür.

c) Yetecek kadar meşru yoldan kazanıp nîmete erişmek, organların şükrüdür. Namaz, oruç, zekât ve hac ibâdetleri bu üç şükrü en geniş ve en güzel anlamda gerçekleştirirler.

Şükür derecesine ancak sabır basamaklarıyla çıkılabilir. Sabrı olma­yanın şükredecek kadar idrâki uyanık değildir. İyi bir sabrın özü ve ma­yası ise, Allahʹa ve âhirete olan köklü bir imândır.

Kur’ân-ı Kerîmʹde Musa Peygamberle ilgili bir safha anlatılırken sabır ve şükre parmak basılması çok anlamlıdır. Mekke’de sıkıntı içinde kıvra­nan, Allahʹa ve Peygamberine inandıkları için kendi öz yurtlarında garipliğe itilen, ekonomik abluka altına alınıp her türlü İnsanî hakları çiğnenen As­hab-ı Kirâm’ın dikkatlerini tarihin derinliklerine çekmek için Allah, sabırla şükrü kendinde birleştiren Musa Peygamberin geniş çapta ilâhî yardım ve desteğine mazhar kıldığını misal veriyor. Zaman zaman sabır ve şükrü el­den bırakan, onu gönüllerinden çıkaran İsrâiloğullarıʹnın başlarını dertten ve sıkıntıdan kurtaramadıklarını hatırlatarak mü’minlerin çok dikkatli ol­malarını istiyor.

Sonra da Cenâb-ı Hakk’ın, bütün insanlara şu gerçeği hatırlattığı bil­diriliyor: «Şanıma and. olsun ki, şükrederseniz elbette (lütuf ve nimetimi) artırırım. Nankörlük ederseniz, (bilin ki) azâbım çok şiddetlidir. »

ÂYETLER ARASINDA BAĞLANTI

Yukarıdaki âyetlerle, Mekke’de sıkıntılı günler geçirmekte olan mü’minleri teselli etmek için Musa Peygamber’in (A. S. ) kıssasından ibret ve öğüt alınacak bir safha anlatıldı. Hayatta başarılı olmanın sır ve hikmeti­nin, imân temeli üzerinde yükselen sabır ve şükürle içiçe olduğu belirtildi.

Aşağıdaki âyetlerle, tarihte geniş yankı uyandıran, kutsal kitaplarda anılan Nuh, Âd ve Semûd kavimlerinin inkâr ve azgınlıklarının onlara na­sıl büyük bir felâket getirdiği anlatılarak Mekkeli müşrikler ve yaşamakta olan inkârcı maddeciler uyarılıyor. Sonra da peygamberlerin sapık put­perestlerle olan mücadelelerinin önemli noktaları nakledilerek Mekkeliʹlerin de onlardan farksız bir tutum içinde olduklarına ve o sebeple sonlarının hüsrana dönüşeceğine işâret ediliyor.