MEÂLİ:
77- De ki: Ey Kitap Ehli! Dininizde haksız yere taşkınlık yapıp sınırı aşmayın. Daha önce sapmış ve birçoklarını saptırmış da düz yoldan ayrılmış bir topluluğun heveslerine uymayın.
78- İsrâîloğullarıʹndan küfre sapanlar, Dâvudʹun ve Meryem oğlu İsâʹnın diliyle lânetlenmişlerdir. Bu, onların isyân etmeleri ve taşkınlık yapıp haddi aşmalarındandır.
79- Öyle ki, yaptıkları kötülükten birbirlerini men’etmiyorlardı. Yapageldikleri şey ne de kötü!.
80- Onlardan çoğunun (Allahʹı) inkâr edenleri dost edindiklerini görürsün. Nefslerinin kendilerinden yana öne sürdüğü şey ne kötü!. Allah onlara hışmetmiştir ve onlar azâp içinde devamlı kalıcılardır.
81- Eğer Allah’a, Peygambere ve Peygambere indirilene imân etmiş olsalardı, elbette o kâfirleri dost edinmezlerdi; ne var ki onların çoğu fâsık (İlâhî yolu ve sınırı aşmış)dırlar.
İLGİLİ HADÎSLER
«İsrâiloğulları isyânlara başlayınca, ilim adamları onları menʹetmeğe çalıştılarsa da onlar vazgeçmediler. Sonra ilim adamları da onlara katılıp aynı mecliste oturup birlikte yediler ve içtiler. Bu sebeple Allah onların kalblerini birbirine vurdu da isyânları ve haddi aşmaları sebebiyle Dâvud ve İsâʹnın diliyle onları lânetledi. » (Ahmed bin Hanbel - Tirmizî: Hadistin hasenün, garibün)
«İsrâiloğulları’nın üzerine ilk giren noksanlık şu idi: Biri diğeriyle karşılaşınca şöyle derdi, «A adam! Allah’tan kork, işleyegeldiğin kötülüğü terket, çünkü bu sana helâl değildir. » Sonra ikinci gün karşılaştıklarında biri diğerini men’etmedi, üstelik onunla oturarak yiyip içti. Böyle yapınca da Allah onların kalblerini birbirine vurdu (ve lânetledi). » (Ebû Dâvud - İbn Kesîr: İlgili âyetin tefsirinde)
Ashab’dan Ubâde bin Sâmit (R. A. ) diyor ki:
«Biz, Resûlüllâh (A. S. ) Efendimize, bolluk ve darlık, sıkıntılı ve genişlik, ferahlık ve üzüntülü hallerimizde; Onu ve hükümlerini kendimizden üstün tutmak, işin ehliyle tartışmamak, çekişmemek; ancak açıktan bir küfür olduğuna dair yanımızda Allah tarafından indirilmiş açık bir kanıt bulunduğu durum müstesnâ olmak; nerede olursak olalım ancak hakkı söylemek ve Allah yolunda ayıplayanın ayıplamasından endişe duymamak üzere beyʹat ettik. » (Sahih-i Buharî - Müslim/imaret: 41, 42, 80 - Nesâî/biy’at: 1, 5. 8)
Resûlüllâh (A. S. ) şöyle buyurdu:
«İnsanın her eklemine karşılık her günü (aralıksız) namaz gerekir. »
Bunun üzerine Ashabdan biri şöyle dedi: «Bu, bize haber verdiklerinin en ağırıdır!. » Resûlüllâh (A. S. ): «İyilikle emretmen ve kötülükten men’etmen bir namazdır. Zayıf kişilerden (kötülüğü) gidermeye kalkışman bir namazdır. Yoldaki (gelip geçenlere sıkıntı veren) çer-çöpü gidermen bir namazdır. Ve namaza doğru attığın her adım da bir namazdır. » (İbn Huzeyme: Kendi Sahihinde rivâyet etmiştir)
HAK, İFRATLA TEFRİT ARASINDADIR
«De ki: Ey Kitap Ehli! Dininizde haksız yere taşkınlık yapıp sınırı aşmayın. »
Hak; ifratla tefrît (iki aşırı uç, haddi aşmakla onun çok altında kalmak) arasındadır. Böylece Allah’ın dini de sınırı aşmakla onun çok altında kalmak arasında ortalama, dosdoğru bir yoldur. Allah ve Peygamberinin dinde belirledikleri sınırı aşmak ifrat, sınırın altına düşmek tefrittir. Birincisi nasıl doğru değilse, İkincisi de öyle... Bu bakımdan dinde ifrat ve tefritten korunmak şarttır. Aksi halde dinî ölçüler, konular ve sınırlar zedelenir de hak din özelliğini kaybetme tehlikesiyle yüzyüze gelir.
Bunlara birer örnek verelim:
Yahudîler, İsâ Peygamber hakkında tefrite düşüp ona «Nesebi gayr-i sahîh adam» diyecek kadar haktan uzaklaştılar. Hıristiyanlar ise, İsâ’ya «Allahʹın Biricik Oğlu», «Allah İsâʹya hulûl etmiştir», «İsâ fiziksel olarak insan, fakat ruhsal yapısıyla tanrıdır» diyerek ifrata kaçmış, hakkın sınırını aşmışlardır.
Kur’ân bu iki milleti, saptıkları için hakkın çizdiği sınıra dâvet ediyor. Bu inanç ve inatlarında ısrar ettikleri takdirde ataları gibi lânetlenecekleri ve İlâhî hışma uğrayacakları hatırlatılıyor.
Ayrıca Müslümanlar uyarılıyor. Dinde ifrat ve tefritten sakınmaları, Kitap ve Sünnetin ölçü ve sınırlarını aşmamaları veya bu sınırların çok gerilerinde kalmamaları emrediliyor. Aksi halde İsrâiloğulları’nın bu yüzden başlarına gelen felâketin bir benzeri Müslümanların başına da gelebilir, ihtarı yer alıyor.
DÂVUD VE İSÂ PEYGAMBERLERİN DİLİYLE LÂNETLEME
«İsrâîloğullarıʹndan küfre sapanlar, Dâvudʹun ve Meryem oğlu İsâ’nın diliyle lanetlenmişlerdir. »
Dâvud Peygamber zamanında Yahudîler İlâhî yasakların sınırını aşmaya başladılar; cumartesi günü çalışmaları, alım-satımda bulunmaları, balıkçılık ve ziraatçılıkla uğraşmaları, tezgâhları başında bulunmaları kesinlikle haram kılındığı halde, onlar bu emre uymayıp sınırı aştılar, yasaklara uymadılar. Allahʹın birçok nîmetlerini unutup nankörlük ettiler. Bunun üzerine Dâvud Peygamber onlara bedduâ ederek, «Allahım! onlara lânet et ve onları sonrakilere ibret ve öğüt olacak şekilde cezâlandır.. » demişti. Çok geçmeden haddi aşan, taşkınlık yapan Yahudîler maymunlaşıp domuzlaştılar. Güçlü hükümdarların kahrına uğrayıp perişan oldular.
İsâ Peygamber zamanında ise, gökten hazır sofra indirilmesini istediler. Aslında bu da bir ölçüsüzlüktü; İlâhî sünnete uygun bir istek değildi. Ama her şeye rağmen İsrâîloğullarıʹnı bir defa daha imtihandan geçirmek gerekiyordu. İsâ Peygamber, «Allahım! bunların üzerine gökten bir sofra indir.. » diye duâ etmişti. Sofra büyük bir mu’cize olarak -sebepler zincirini kırıpinmeye başladı. Ama İsrâîloğulları yine de İsâʹya imân etmeyip tefrite düştüler. Bunun üzerine İsâ Peygamber beddua etti: «Allahım! Sebt topluluğunu lânetlediğin gibi bunları da lânetle.. » Böylece o Yahudîler de maymunlaşıp domuzlaştılar, ruhları karardıkça karardı, maddeden başka bir ilâh tanımaz hale geldiler.
İlgili âyet bu iki önemli olayı hatırlatıp, yaşamakta olan Yahudîleri Hakkʹın sınırına çağırmakta, dede ve babalarının yoluna sapmalarının çok sakıncalı olduğunu hatırlatmakta; ayrıca mü’minlere peygamber sünneti doğrultusunda nasıl hareket etmeleri gerektiğini öğretmektedir.
ALLAHʹIN YAHUDİLERE HIŞMETMESİ
«Allah onlara hışmetmiştir ve onlar azâp içinde devamlı kalıcılardır. »
Yahudîler, Dâvud ve Süleyman Peygamberin kurduğu muhteşem devletten sonra yavaş yavaş gerilemeye başladılar. Eski güç ve nüfuzlarını kaybedip yükseldikleri doruktan inmek zorunda kaldılar. Çok geçmeden İlâhî sınırları aştılar, Tevratʹın hükümlerini unutup hakka karşı tuğyan ettiler. Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz devrindeki Yahudîler ise, sırf İslâmʹa olan düşmanlıkları sebebiyle hakkı inkâr eden kâfirlerle kaynaşıp onları dost edindiler.
Kur’ânʹda ilgili âyetle, önceki Yahudîlerin günah ve tuğyana devam ettikleri ve birbirlerini uyarmadıkları için birkaç defa İlâhî gazaba çarpıldıkları açıklanıyor. Ancak şunu unutmamak gerekir; Allah kimseye zulmetmez. Onun gazabı, koymuş olduğu Sünnetullahʹa uymamakta ve hayat kanununu çiğnemekte gizlenmiştir. O halde insanlar kendilerine zulmederler. İlâhî kanunlara uyanlar mutlu, uymayanlar mutsuz olurlar. Bu kanunlar kimsenin hatırı için değişmez. Mu’cizeler müstesnâ..
Bunun için hakkın sınırını aşıp tuğyan eden önceki Yahudîler Milattan önce 587’de Babil kralının hışmına uğramış; yakalarını kurtaramıyarak esaret kaydına düşmüş ve böylece her şeylerini kaybetmişlerdi. Bu esaretin 70 yıl sürdüğünü tarihçiler nakletmektedir. Neden yetmiş yıl denilecek olursa, şu cevabı vermek mümkündür: Tuğyan eden kuşakların silinmesi, yeni kuşakların ortaya çıkması ancak bu kadar yıl içinde gerçekleşebilir.
Babil esaretinden sonra yine geçmiş olaylardan ibret almıyan yeni kuşaklar, atalarının yolunu tutmaya yönelmiş ve bu yüzden onlar da hakkın sınırını aşmışlardı. Derken bu defa Roma İmparatoru TİTUS (M. S. 79) tarafından istilaya uğradılar, yurtları yakılıp yıkıldı; kendileri sefil ve perişan oldular. Titus iyilik sever bir imparator olmasına rağmen Yahudilere karşı -ne hikmetse- bu duygusunu açığa vurmamış ve kullanmamıştır.
Kur’ân bu ibretli tarihî olayı naklederken daha çok iki milleti uyarmaktadır. Yahudîler, atalarının yoluna girerlerse, İlâhî kanunlar değişmez, mutlaka hükmünü yine yürütür. Müslümanların da bu olaylardan yeterince ibret almaları, kendilerine sunulan İlâhî emanete lâyık olmaya devam etmeleri gerekmektedir.
AHLÂKÎ VE SOSYAL YÖNÜ
«Öyle ki, işledikleri kötülüklerden birbirlerini menetmiyorlardı. Yapageldikleri şey ne kötü!. »
İslâm, getirdiği esas ve prensipleriyle toplum yapısında otokontrolün sağlanmasına özen gösterir ve buna yeterince önem verir. Hz. Peygamberin, (A. S. ) «Sizden biriniz bir kötülük görürse, onu eliyle gidersin. Buna güç getiremezse, diliyle gidersin. Buna da güç getiremezse, kalbiyle gidermeye (nefret duyup çareler düşünmeye) çalışsın ki, bu imânın en zayıf tarafıdır. » buyurması, tamamen bu kontrolü sağlamayı amaçlar. (Kütub-i Sitte)
Kur’ân’da ilgili 79. âyetle, İsrâiloğullarıʹnın birbirlerinin kötülüğüne engel olmadıkları, bu hususta sosyal yapılarında otokontrol düşünmedikleri için çok geçmeden yıkılıp dağılmaya, başka milletlere yem olmaya mahkûm edildiklerine dikkatler çekiliyor.
Şüphesiz ki tarihî bir gerçeğin özlü ve ibretli noktasına parmak basılmasına, hem Yaşamakta olan Yahudilere tarihlerini hatırlatmak, hem de Hz. Muhammed (A. S. )ın ümmetini uyarıp aynı hataya düşmelerini önlemek gibi hikmetler söz konusudur. Ayrıca hakkı inkâr edenleri, diğer bir deyimle kâfirleri dost edinen inanmış bir milletin sonunun perişanlık olduğuna atıflar yapılıyor. Nitekim zaman zaman İslâm milletlerinden bir kısmının böylesine hatalı bir yola girdiği ve sonunda sefil ve perişan olduğu da bilinmektedir.
ÂYETLER ARASINDA BAĞLANTI
Yukarıda geçen âyetlerle Kitap Ehliʹnin gerek birbirlerine, gerekse İslâmʹa karşı olumsuz tutumları açıklandı. Sosyal hayata artık yön verme ölçü ve değerini kaybetmeden Tevrat ve İncil’in zamanla asıllarından nasıl uzaklaştırıldıkları, Allah sözüne beşer sözünün karışmasıyla nasıl anlaşılmaz bir duruma getirildiği ve Kur’ân’ın gerçeği yansıtan âyetlerinin bu iki kitabı nasıl tashih ettiği -işâretle de olsa- belirtildi. Bu yüzden Kitap Ehlinin inen her âyet karşısında küfür ve inatlarını artırdıklarına temas edildi.
Aşağıdaki âyetlerle Kitap Ehlinden Yahudîlerin İslâm’a ve mü’minlere karşı içlerinde besledikleri kin ve düşmanlığın hat safhada bulunduğu açıklanıyor. Onlara oranla Hıristiyan din adamlarının daha insaflı davrandığı, hakka karşı daha yatkın bulundukları, hakikat güneşi karşısında zaman zaman göz yaşı döküp Hakkʹa teslimiyet gösterdikleri hatırlatılarak hem Hıristiyanların, hem Müslümanların yeterince dikkati çekiliyor.