MEÂLİ:
77- Ey imân edenler! rükûʹ edin, secde edin; Rabbınıza (kulluk ölçüleri içinde) ibâdet edin ve hayır işleyin ki korktuğunuzdan kurtulup umduğunuza kavuşasınız.
78- Allah (yolunda Oʹnun) için nasıl gerekiyorsa öylece cihâd edin. Sizi (insanlar arasından bu emânete lâyık görüp) seçen Oʹdur. Dinde size hiçbir zorluk meydana getirmedi; babanız İbrâhimʹin (temelde İslâmʹa benzeyen Hanîf) dinine uyun! (Kur’ân’ın inmesinden) önce de, bunda da size Müslüman adını veren odur. Tâ ki Peygamber (Muhammed) size şâhit ola ve siz de insanlara şâhit olasınız. Artık namaz kılmaya devam edin, zekâtı verin; Allahʹa sımsıkı bağlanıp güvenin; o sizin yegâne sâhip ve dostunuzdur; ne güzel Mevlâdır ve ne güzel yardımcıdır O!.
İLGİLİ HADÎSLER
«Kim Cahiliye devrindeki gibi (isimlerle) çağırırsa, şüphesiz ki o Cehennemʹde diz üstü çökmeye (lâyık olmaktan) ileri gelir.
Bunun üzerine soruldu:
- Oruç da tutsa, namaz da kılsa yine öyle mi?
- Evet oruç da tutsa, namaz da kılsa.. Siz kendinizi Müslüman ve mü’min diye adlandırın; İslâmʹın çağrısıyla çağırın.. » (Müsned-i Ahmed: 4/130, 202-5/344)
«Kur’ânʹda on beş tilâvet secdesi vardır. İkisi Hac sûresindedir. » (Lübabu’t-te’vîl: Ömer, Ali, İbn Mes’ud, İbn Abbas, Ebû Derdâ ve Ebû Musa (Allah hepsinden razı olsun) dan: 3/299)
Ashab-ı Kirâm’dan Amr b. Âs (R. A. ) diyor ki:
- «Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz Kurʹânʹda bana on beş secde okuttu. Onlardan üçü mufassal (uzun olan) sûrelerde, ikisi de Hac sûresinde idi. » (Ebû Dâvud/secde: 1- İbn Mâce/ikamet: 71)
«Bâtıldan uzak, hakka yönelik koskolay bir din ile gönderildim. » (Müsned-i Ahmed: 5/266- 6/116, 233)
«Kim Allah sözü daha yüce olsun diye savaşırsa, işte o Allah yolunda (cihâd ediyor)dır. » (Buharî/ilim: 45, cihâd: 15- Müslim/imaret: 149, 151- Ebû Dâvud/cihâd: 24- Nesâî/cihâd: 21- İbn Mâce/cihâd: 13- Ahmed: 4/392, 402, 405, 417)
DİNDE ÜÇ ÖNEMLİ KONU
«Ey imân edenler! Rükûʹ edin, secde edin; Rabbınıza (kulluk ölçüleri içinde) ibâdet edin ve hayır işleyin ki korktuğunuzdan kurtulup umduğunuza kavuşasınız. »
76. âyetle üç önemli konu sıralanıyor. Sonra da 77. âyetle Allah yolunda cihadın lüzumu üzerinde durularak İslâmiyetʹin koskolay bir din olduğu açıklanıyor ve tekrar namaz ve zekâtın farziyetine dikkatler çekilerek sûre noktalanıyor.
İlâhî metot gereği, üç önceki âyetle birlikte sûrenin özeti veriliyor. Şöyle ki: Önce Allah’ın varlığına, birliğine delâlet eden belgeler, deliller ve uyarılar işlendi ve akla ışık tutularak vicdanlara seslenildi. Sonra Peygamberlik konusu, gereği ve yararı üzerinde durularak temel bilgi verildi. Arkasından kulluğun ölçü ve anlamına atıf yapılarak insanın plândaki yerine ve kendisine yükletilen hizmete işâret edildi. Namaz, zekât, ibâdet, hayırlı işler ve bir de Allah yolunda cihâd emredilerek kulluk için lüzumlu olan ibâdetlerden bir kısmı belirlendi ve böylece dinde çok önemli sayılan konular ardarda işlendi ve gerçek kurtuluşun ancak bu yolda olduğu vurgulandı.
Uygulanan bu müstesnâ metot bize neleri öğretiyor?
1- Kulluğun temeli ve mayası dosdoğru imâna dayanır. Bunun için Cenâb-ı Hak imanın ürünü olan üç hususu birleştirerek mü’minlere seslenmektedir.
2- Rükû’ ve secde, imândan sonra içten dışa vuran kulluğun anlamı, simgesi ve rengi sayılır. Namaz bütünüyle bunu oluşturmaktadır. Onun için «Mü’mini kâfirden ayıran alâmet-i farika namazdır» denilmiştir. Öyle ki namaz, mü’minin değişmeyen belirtisi kabul edilmiştir.
3- Kalbî ve bedenî ibâdetten sonra, kulluğun ve taşıdığı inancın ölçü ve samimiyetini belgeleyen, malî ibâdet gelir. Onun için Kur’ân-ı Kerîm üçüncü sırada bunu «hayır» tabiriyle isimlendirerek genel bir kavrama yer vermiştir. Çünkü hayır, İlâhî rızaya uygun gelen bütün iyilikleri içermektedir.
Böylece kulluk merkezinden dışa doğru uzanan imân belirtileri daireler halinde genişlemeye başlar; -Allahʹa teslimiyet düzeyinde- din düşmanları, iblis ve nefis ile ciddi bir savaşı sürdürme daireleriyle en geniş noktasına varmış olur.
CİHÂD EMRİ
«Allah (yolunda Oʹnun) için nasıl gerekiyorsa öylece cihâd edin.. »
Cihâd, kısa tarifiyle düşmana karşı imkânların ve ortamın elverdiği nisbette savaşmaktır. İlgili âyette ise, bu kavram beş yorum getirmektedir:
1- Özellikle Allah ve din düşmanlarıyla günün şartlarına göre savaşı sürdürmektir. Bu da ancak Hakk’a dosdoğru ibâdet doğrultusunda gerçek ölçüsünü bulur.
Bu arada Allah yoluna yapılan çağrıya engel olmaya çalışanlarla seviyeli, planlı ve proğramlı bir cihadın sürdürülmesi de bu cümledendir.
2- Mü’min ilk adımıyla cihada başladığı gibi, son nefesine kadar bu vecibeyi yerine getirmekle yükümlüdür.
3- İnkârcı sapık azgınlarla soğuk, ya da sıcak sürtüşme ve savaş devam ederken bunu hakkıyla yerine getirmek için kınayanın kınamasından, ayıplayanın veya küçümseyenin söz ve davranışlarından endişe duymaz.
4- Allah için imân doğrultusunda nasıl amel edilmesi gerekiyorsa, öylece amel etmeye çalışır.
5- Bütün imkân ve yeteneklerini Allah’ın dinini ihyâ yolunda harekete geçirip hizmete devam etmeyi imanın gereği kabul eder.
Müfessir Kurtubî cihadı çok yönlü yorumlayarak özetle şöyle bir sıralamada bulunmuştur:
a) Kâfirlerle savaşmak,
b) Allah’ın bütün emirlerine kulak verip onları noksansız yerine getirmeye çalışmak,
c) Allah’ın yasaklayıp haram kıldığı her şeyden kaçınmak,
d) Allah’a ibâdet ve taatte bulunmak için nefisle savaşmak; onun hava ve heveslerinin peşine takılmaktan kaçınmak,
e) Vesveselerini reddetmek için şeytanla savaşmak,
f) Yaptıkları haksızlıkları tesirsiz kılmak için zâlimlerle savaşmak, küfürlerini reddetmek için de inkârcılarla savaşa devam etmek..
DİNDE ZORLUK KONULMAMIŞTIR
«Dinde size hiçbir zorluk meydana getirmedi.. »
Din bütün esas ve prensipleriyle insanın uygulayabileceği ölçüde düzenlenmiştir. Sıkıntı getirecek, bıkkınlık doğuracak, iş-güçten alıkoyacak, zaman israfına neden olacak hiçbir ölçüsüz, hesapsız yanı yoktur. Buna bir iki misal verecek olursak, ibâdet ve ahkâmı gösterebiliriz: Ayakta namaz kılamayan kimse oturarak kılar. Yolculuk halinde oruç tutmak sıkıntı getirebilir; o bakımdan kişi bu hususta serbest bırakılmıştır, dilerse tutar, dilerse tutmaz da sonra kaza eder. Ayrıca yolculuk halinde dört rekâtli farz namazlarını iki rekʹat olarak kılar. Abdest veya gusül için yeterli su bulunmadığı veya bulunup da kullanma imkânı olmadığı takdirde temiz toprak ile teyemmüm eder. Şartlar elvermediği takdirde hacca gitmeye kendini zorlamaz. Ayakları yıkamak bir külfet getiriyorsa, mest giymek suretiyle bu külfeti kaldırır. Kasden adam öldürmekten dolayı gereken kısas hükmünü, öldürülenin baba tarafından velisi bulunan bir kimse kaldırabilir. (Bilgi için bak: Bakara Sûresi: 256. âyetin tefsiri)
Böylece dini bütün kolaylıklarıyla birlikte, Peygamber (A. S. ) Efendimiz hem kendisi uygulamış, hem de arkadaşlarına sözlü olarak öğretmiştir. O bakımdan Peygamber (A. S. ) dinî hususlarda ümmetine şâhit kabul edilmiştir. Onlar da din kardeşlerine aynı şeyleri öğretmek suretiyle kendilerini takip edenlere şâhit olmuşlardır.
Dindeki bu kolaylık, İbrahim Peygamber’in (A. S. ) Hanîf Dinindeki kolaylığın bir benzeridir. Sonra da dinî hüküm ve konularda Cenâb-ı Hakk’a mutlak anlamda teslimiyet söz konusudur. Kıyâmet gününde Peygamber (A. S. ) dini ümmetine teblîğ edip öğrettiğine şâhit gösterilir; O’ndan dini alıp öğrenen ümmeti de diğer insanlara, yani kendilerini takip edenlere teblîğ ettiklerine dair şâhit olarak belirlenirler.
KOLAYLIĞIN KIYMETİNİ BİLİP ŞÜKRÜNÜ YERİNE GETİRMEK
Kur’ân-ı Kerîm bu kolaylığın ve insana yönelen İlâhî rahmetin şükrünü , yine biri kalbî ve bedenî, diğeri kalbî ve malî olmak üzere iki ibâdetle yerine getirmemizi ve her hâl-ü kârda tek sâhibimiz, yardımcımız ve işlerimizin mutlak düzenleyicisi olan Mevlâmıza sarılmamızı emretmektedir.
Öyle ki: Namaz ve zekât, şartlarına ve hikmetlerine uygun yerine getirilince, hem kulluğun ölçüsünü, hem de bu hususta başarıya erişmenin şükrünü bütün derinliğiyle ifâde eder. O halde namazsız, zekâtsız şükür, sadece kelimenin dar kalıbında kalan, İlâhî rıza ve rahmete kapı açmayan bir şükürdür ki Allah yanında pek değeri olmaz.
MÜSLÜMAN İSMİ KİMDEN MİRAS KALMADIR?
«(Kurʹânʹın inmesinden) önce de, bunda da size Müslüman adını veren odur. »
Muhammed (A. S. )ın ümmetine «Müslüman» adını veren, İbrahim Peygamberdir. Şu yorumla ki, O, Kâbe’nin temelini yükseltip tamamladıktan sonra: «Ey Rabbimiz! İkimizi müslüman olarak sana boyun eğmekte sâbit kıl; soyumuzdan da yalnız sana teslimiyet gösterip boyun eğen (müslim) bir ümmet meydana getir.. » (Bakara Sûresi: 128) diye duâ etmişti. Onun soyundan «müslim bir ümmet» şüphesiz ki Muhammed (A. S. )ın ümmetidir ve o sebeple bu ümmete «Müslüman Ümmet» denilmiştir.
Ayrıca Allah bu ümmeti önceki kutsal kitaplarda ve özellikle son kitap Kur’ân’da «Müslim» diye anmış da onlara bu ismi lâyık görmüştür. Onun için biz Ümmet-i Muhammed’in (A. S. ) en şerefli, en aziz bir ismimiz, bir de sıfatımız vardır: Müslim ve Mü’min..
Bunların ötesinde ne başka bir isme, ne de sıfata ihtiyaç yoktur. Zira en güzel isim Allah’ın verdiği isimdir.
Böylece Hac Sûresi biterken şu üç emirle noktalanıyor: Namaz, zekât ve Allah’a sımsıkı bağlanıp güvenmek.. Zira namaz kulu İlâhî huzura kavuşturur, O’nunla konuşma şerefine eriştirir. Zekât onun sadakatini ortaya koyup toplumun kopmaz bir parçası bulunduğunu ve yalnız kendisi için değil, toplum içinde çalıştığını isbatlar. Allah’a sımsıkı bağlanıp güvenmek ise, insanı kulluk mertebesinin doruğuna yükseltir.
Çünkü Cenâb-ı Hak tek umut kaynağımızdır. Ne güzel Mevlâdır O ve ne güzel yardımcıdır Ol.
Hac Sûresiʹnin tefsîrinde bizi başarılı kılan Allah’a, kâmil mü’minlerin, sâlih kulların hamdıyla hamd ederiz. Salât-ü selâm da sevgili Peygamberimiz Hz. Muhammed’e (S. A. V. ) olsun..