MEÂLİ:
69- Onlara İbrahim’le ilgili haberi de oku.
70- Hani İbrahim babasına ve kavmine dedi ki: «Neye tapıyorsunuz? »
71- «Putlara tapıyoruz ve hep onlar için toplanıp üzerlerine kapanırcasına tapmaya devam ediyoruz» dediler.
72- 73- İbrahim onlara: «Duâ ettiğinizde sizi duyuyorlar mı veya size yarar, ya da zarar verebiliyorlar mı? » dedi.
74- «Hayır, biz babalarımızı böyle yaparlarken bulduk» dediler.
75- 76- İbrahim, «sizin ve önceki atalarınızın nelere taptıklarını (üzerinde düşünüp onların neler olduklarını iyice) görüp anladınız mı?
77- Şüpheniz olmasın ki o taptıklarınız benim düşmanımdır; ancak âlemlerin Rabbi müstesnâ, (O benim yegâne dostumdur).
78- O ki beni yaratmış ve beni doğru yola iletmiştir.
79- O ki beni yedirir ve içirir.
80- Hastalandığım zaman O bana şifâ verir.
81- O ki beni öldürür, sonra da diriltir.
82- O ki, hesap-cezâ günü günah ve kusurlarımı bağışlamasını Oʹndan ummaktayım» dedi (ve ilâve etti):
83- «Rabbim! bana hüküm-hikmet ver ve beni iyi-yararlı kişilere eriştir.
84- Sonra gelenler arasında doğru bir dil ile (anılmamı) bana sağla.
85- Beni Naîm Cennetʹinin vârislerinden eyle.
86- Babamı da bağışla; çünkü gerçekten o (doğru yoldan) sapmışlardandır.
87- Beni (canlıların) dirilip kaldırılacakları gün rezîl ve rüsvay eyleme.
88- Öyle gün ki, mal ve oğullar (evlâd) fayda vermez.
89- Ancak Allah’a selîm bir kalp ile gelenler müstesnâ, (onların elbette imânı ve iyi-yararlı ameli fayda verir. )»
İBRAHİM PEYGAMBERʹİN (A. S. ) UYGULADIĞI METOT
«Onlara İbrahimʹle ilgili haberi de oku.. »
İbrahim Peygamber (A. S. ), neye niçin tapıldığını kendi kavmine bazı sorular yönelterek inkârcıların akıl ve düşüncelerini gerçeğe çekmeğe çalışmıştır. Başta babası ve yakınları olmak üzere kendi kavmine putların bir hiç olduğunu anlatmak ve insan eliyle yontulup şekillendirilen bu cisimlerin hiçbir zaman ilâh olamıyacaklarına kalplerini yatıştırmak için onlara ardarda şu üç soruyu tevcîh etme ihtiyacını duymuştur:
1- Neye niçin tapıyorsunuz?
2- Duâ ettiğinizde bu putlar sizi duyuyorlar mı?
3- Taptığınız zaman size yarar, tapmadığınız zaman zarar verebiliyorlar mı?
Putlarda en azından bu sıfat ve yeteneklerin bulunmadığı kendiliğinden ortaya çıkmış bulunuyordu. Nitekim putperestlerin bu sorulara verdikleri cevap «hayır» şeklinde olmuştur.
Böylece ilâh edinilen cisimlerin tapılmaya lâyık olmadıkları, üstelik onlardan çok üstün ve çok şerefli olan insanın o gibi şekiller karşısında eğilmesinin büyük bir zillet ve aşağılık sayıldığı gerçeği ortaya çıkmış bulunuyordu.
İbrahim Peygamberʹin (A. S. ) kavmi bu çok mantıkî sorular ve doğurduğu neticeler karşısında fazla bir şey diyemediler, sadece kendilerini haklı göstermek için baba ve dedelerinin âdetlerine uyduklarını söyleyebildiler. İbrahim (A. S. ), körü körüne atalarının dinine uymanın, onların izinde yürümenin sakıncalarına dokunarak bunun yarar ve zararlarını tesbit etmenin gereğine işârette bulundu.
Uygulanan bu metot, şüphesiz ki o anda olumlu bir sonuç doğurmamışsa bile, en azından kafalarda bir şüphe kıvılcımının oluşmasını sağlamıştır.
İbrahim Peygamber (A. S. ) bu ön girişten sonra asıl maksada yönelerek, gerçek anlamda tapılmaya, ibâdet edilmeye ancak bir olan, ortağı bulunmayan âlemlerin Rabbi Allah’ın lâyık olduğunu anlatmaya çalışmış ve putlardan nefret ettiğini, onları bir bakıma «Tevhid İnancı»nı zedelediğinden düşman kabul ettiğini belirtmekten çekinmemiştir.
İbrahim Peygamberʹin (A. S. ) bu son sözlerinde kullandığı ifade şeklinde bir incelik söz konusudur ki, o da hakikî ilâhın vasıflarından bir kısmına parmak basmasıdır; şöyle ki:
1- Varlık âlemini yaratıp her şeyi türünün özelliğine göre ve hılkatındaki gayesine göre terbiye edip kemale eriştiren ve bundan dolayı Rab sıfatıyla anılan mutlak kudret tek ilâh,
2- İnsanları birçok yeteneklerle yarattıktan sonra onları doğru yola ileten geniş rahmet sahibi benzersiz ilâh,
3- Varlık âleminde yer alan her şeyi insan için yaratan; güneşi, ayı, bulutu, rüzgârı, deniz ve karayı onun hizmetine sevkedip baş eğdiren yüce kudret,
4- İnsana ârız olan hastalıkları tedavi için lüzumlu bütün ilâç ve çareleri sergileyen ve bunları elde etmek için aklı kullanmayı, düşünceyi derinleştirmeyi emreden yegâne rahmet sâhibi,
5- İnsanı, hayatın anlam ve hikmetini; asıl yaratanı kemal sıfatlarıyla bilip idrâk etmesi için yaratıp belli bir süre yaşattıktan sonra öldüren ve sonra da onu gerçek hayata yeniden diriltip kaldıran ilâh,
6- Hesap, ceza ve mükâfat gününde inanan mü’minlerin dünyada işledikleri günah ve kusurlarını bağışlayan sonsuz merhamet sahibi..
İşte bu kemal sıfatlardan hiçbirini putlarda görmek mümkün değildir. Bu sıfatlar insana asıl yaratanını tanıtmakta ve insan olmamızın mana ve hikmetini öğretmektedir.
ALLAHʹTAN ŞU ALTI ŞEYİ İSTEMEK
«O ki beni yaratmış ve doğru yola iletmiştir. »
İbrahim Peygamber (A. S. ) İlâhî kudretin üstünlüğünü, insan aklının kabul edebileceği anlamda açıkladıktan; putların anlamsız boş cisimler olduğunu ortaya koyduktan sonra, insanların hemen her gün daha çok muhtaç bulunduğu şu dört şeyin kaynağının da ancak Cenâb-ı Hak olduğunu belirterek bu düzeyde de O’nun kullarına olan aralıksız rahmet ve inâyetine dikkatleri çekmiştir:
1- «O ki beni yaratmış ve doğru yola iletmiştir. »
Yoktan yaratıp var kılmak Allah’a mahsustur. Kur’ân’ın anlatımıyla, insanlar ve sahte ilâhlar bir sivrisinek yaratmaya muktedir değildirler. Nitekim bugün İlmî araştırmalar bir hücrenin yapısını tesbit edip ortaya koymuştur, ama ondaki canlılık vasfının nasıl oluştuğunu keşfedememiştir; aynı zamanda ona bu vasfı da verememiştir.
«Doğru yola iletmek» diye çevirisini yaptığımız «hidâyet»e erdirmek ise ancak Allah’a mahsustur. Peygamberler, mürşitler ve din âlimlerinin görevi, insanları tehlikeli yola karşı uyarmak; doğru yolu gösterip onları sonsuz bir hayat ve nîmetleriyle müjdelemektir. Dinde bu yüce hizmete «inzar» ve «tebşîr» denilir ki, İslâmî bütün esas ve prensipleri; emir ve nehiyleri, tavsiye ve öğütleri kapsamaktadır.
2- «O ki beni yedirir ve içirir. »
Cenâb-ı Hak, Âdem’i yaratmayı irâde buyurduğunda, önce Dünya’yı onun ve zürriyetinin rahat yaşayacağı şekilde yaratıp düzenledi. İnsanın önemli ihtiyaçlarından olan yiyecek ve içecek maddelerini belli bir plân ve proğrama bağlayıp ortamı ve şartları yeterli şekilde hazırladı. Toprak, bulut, rüzgâr, hava, güneş ve sayısı belirsiz canlıları bunun için hizmete sevketti.
Görüldüğü gibi, insanları yedirip içiren hakikatte Cenâb-ı Hak’tır. İbrahim Peygamber bu inceliğe parmak basarak her çeşit nîmetin sonsuz kudret sâhibi Allahʹtan geldiğini belirterek bizi bu konuda da aydınlatmıştır.
Doğunun yetiştirdiği ünlü halk filozofu Şeyh Sâdi bu gerçeği şu sözleriyle çok güzel tasvîr etmiştir: «Bulut, rüzgâr, ay, güneş, gök ve zaman hepsi birden senin eline bir parça ekmek ulaşsın diye hizmet vermektedirler. O halde eline ulaşan bir parça ekmeği gafletle yemen insaf şartına ve ölçüsüne uygun düşmez. »
3- «Hastalandığım zaman O bana şifâ verir. »
İnsana şifâ veren bütün bitkileri taşıdıkları özellikleriyle yaratan Cenâb-ı Hak’tır. İlim adamları, kimyacılar, eczacılar ancak bu bitkilerin kimyevî tahlilini yapıp neyin ne için faydalı, ya da zararlı olduğunu tesbit etmektedirler. Hiç kimse kâinat plânında yer almayan, aslı ve mayası bulunmayan bir ilâç icat etmemiştir. Zira bu mümkün değildir. O nedenle İslâm Dini, bir hastalıktan dolayı ilâç alınırken şifayı o ilâçtan veya tavsiye edenden değil, onu yaratıp yararlanma düzeyine getiren Cenâb-ı Hak’tan beklemeyi telkîn ve tavsiye etmiştir. Bu inceliğe değinip bizi yeterince aydınlatan Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz şöyle buyurmuştur:
«Her hastalık ve illetin bir devası (ve şifâsı) vardır. » (Buharî/tıb: 1- Ebû Dâvud/tıb: 11- İbn Mâce/tıb: 1- Tirmizî/tıb: 2- Ahmed: 1/377, 413, 443, 446- 3/335- 4/278, 315-5/371)
«Cenâb-ı Hak ne zaman, nerede bir hastalık ve illet yaratmışsa, mutlaka (ona karşılık) deva (ve şifa) da yaratmıştır. » (Müsned-i Ahmed: 1/156)
«Allah hiçbir hastalık ve illet indirmemiştir ki, onun şifasını da indirmiş olmasın. » (İbn Mâce/tıb: Ebû Hüreyre (R. A.) den- Câmiussağîr: 2/143)
Bu hadîsi şöyle de tercüme edebiliriz: «Cenâb-ı Hak ne kadar bir hastalık ve illet indirmişse, mutlaka onun şifasını da indirmiştir. »
4- «O ki beni öldürür, sonra da diriltir. »
Bedene yerleştirdiği ruhu hakikî mânada Cenâb-ı Hak çekip alır. Ancak ne var ki, bunun için meydana gelecek birtakım sebepleri O daha önceden ezelî ve ebedî ilmiyle tesbit edip «ecel» denilen olayı ona göre takdîr etmiştir.
Bu bakımdan insanı öldüren, yani vakti gelince ruhunu çekip alan Cenâb-ı Hakʹtır. Öldürülme veya bir kazaya uğrayıp hayatı kaybetme olayları birtakım zahirî sebeplerdir.
Öldükten sonra kudretini izhar edip ikinci hayata diriltip kaldırma da ancak Cenâb-ı Hakk’a mahsustur. Bedenden ayrılıp Berzah âleminde beklemekte olan İnsanî ruhlar için yeniden beden denilen varlığı yaratma kudreti O’na aittir. Elementleri biraraya getirip hücreleri ve onları biraraya getirip bedeni oluşturmak beşer kudretinin çok üstünde ve ötesindedir. Nitekim yeşeren bitkilerin sararıp çer-çöp haline geldikten sonra ya tohumları, ya kökleri veya taşıdıkları «sporlar»ı belli bir plân ve proğrama göre düzenleyip harekete geçiren Cenâb-ı Hak olmakla beraber; kökleri, tohumları ve sporları genetik bir düzenlemede tutan ve devam ettiren de Cenâb-ı Haktır. O, bitkilerde bu özellik ve kudreti yaratmamış olsaydı, hangi ilim adamı bir tohum meydana getirebilirdi? İşte kıyâmet gününde insanları diriltmesi böyle bir düzenleme ve kudretle gerçekleşecektir.
Şüphesiz ki insanın, sıraladığımız bu dört şeyden zaman zaman gaflet etmesi hatâ ve günahtır. O bakımdan İbrâhim Peygamber (A. S. ) buna işâretle içinden geçeni şöyle dile getirmiş ve gaflet etmememizi tavsiyede bulunmuştur: «O ki, hesap-cezâ günü günah ve kusurlarımı bağışlamasını Oʹndan ummaktayım.. »
İBRAHİM (A. S. )IN ALTI MADDELİK DİLEĞİ
İbrahim Peygamber (A. S. ) dünya ve âhiretini İlâhî hoşnutluk düzeyinde tutup saadete çevirmek için Cenâb-ı Hak’tan ayrıca altı maddelik bir dilekte bulunmuş ve böylece kendisinden sonraki müʹminlere de kalıcı bir ölçü ve öğüt bırakmıştır. Şöyle ki:
1- «Rabbim, bana hüküm-hikmet ver.. »
Hüküm: Çok geniş kapsamlı bir kelimedir. Bulunduğu âyete ve yer aldığı konu ve cümleye göre yorumlanır. Burada ise, Allahʹın koymuş olduğu helâl-haram sınırlarını ve onlarla ilgili hükümleri bilmek ve aynı zamanda din ve dünya işlerinde bilgili ve anlayışlı olmaktır. Daha çok faydalı olabilmek için İbrahim (A. S. ) böyle bir dilekte bulunmuştur.
Nitekim İbn Abbas ve Mukatil de hükmü buna yakın bir anlamda yorumlamışlardır. (Bilgi için bak: Tefsîr-i Kurtubî: 13/112)
Şüphesiz ki kendini bu dilek doğrultusunda yetiştiren bir mü’min, her vesîleyle bağlı bulunduğu aile ve toplum için huzur ve güven kaynağı olur. Özellikle din ve ahlâk bakımından ihmal edilen toplumların bu ölçüde yetişen mü’minlere günümüzde daha çok ihtiyacı vardır diyebiliriz
2- «Ve beni iyi-yararlı kişilere eriştir. »
Hayatını imâna dayalı olan iyi yararlı amellerle donatan kişiler, gerçekten en bahtiyar ve mutlu kimselerdir. Onlar ülkenin mânevî direkleri, toplumun güven kaynağı, peygamberlerin gerçek vârisleri, meleklerin yakın dostları, Allah’ın sevgili kullarıdır. Gönderilen her peygamber, indirilen her kitap mutlaka hakikî imânın en verimli ürünü olan sâlih amelleri telkîn ve tavsiye etmekle kalmamış, bunun eğitim yoluyla gönüllere işlenmesini, öğretim yoluyla kafalara nakşedilmesini emretmişlerdir.
İbrahim (A. S. ) sâlih kulların önde gelenlerinden biri olmakla beraber, onlara hem dünyada, hem kabir âleminde, yani Berzahʹta, hem de âhirette arkadaş olmanın büyük bir saadet olduğuna atıfta bulunmuş ve kendisinden sonrakilere toplum hayatını düzen ve dengede tutacak kişilerin ancak «sâlihler» olduğuna işârette bulunmuştur.
3- «Sonra gelenler arasında doğru bir dil ile (anılmamı) bana sağla.. »
Güzel bir anı, övgü değer anlamda unutulmaz bir isim bırakıp gitmek elbette ki hakiki müʹminin yolu ve meşrebidir. Bunun için de 60-70 yıllık kısa bir ömrü Allah’ın dilediği şekilde değerlendirmek gerekmektedir. Zira iyi olgun bir insan olmak zor; kötü bir insan olmak kolaydır. Önemli olan, imân ve irâdeyi son sınırına kadar kullanıp zorluğu yenmek ve aradaki engelleri bir bir selâmetle aşmaktır.
İbrahim Peygamber’in (A. S. ) bu uğurda harcadığı mesâiyi, verdiği mücadeleyi dikkate aldığımızda, Onun kendisinden sonrakilere örnek alınacak çok güzel şeyler bıraktığını anlamakta gecikmeyiz.
«Kim Allah içinse, Allah da onun içindir» hikmeti böylece tecelli etmiş ve İbrahim Peygamber doğru bir dil ile anılma bahtiyarlığına lâyık görülmüştür.
M. Ö. yaklaşık 2000 yıllarında yaşayan bu kadri yüce peygamber hem Tevrat’ta, hem İncil’de, hem de Kurʹân-ı Kerîmde anlatılmakta ve kitap ehli tarafından da sevilip sayılmaktadır. Şüphesiz bu öyle yönlendirici bir olaydır ki Cenâb-ı Hak gözlerimizin önüne sermekte ve bu açıdan feyizli, bereketli bir hayat düzeni kurmamızı ilhâm etmektedir.
4- «Beni Naîm Cennetiʹnin vârislerinden eyle.. »
Böylece İbrahim Peygamber (A. S. ) dünya ile âhiret arasında en sağlam köprü ve bozulmaz denge kurmanın yol ve yöntemini öğretmekte; bir fani için yaratıldığı hikmete yönelik bir hayat sürmek suretiyle âhirette gayeler gayesi olan İlâhî rızaya mazhar kılınıp nîmetlerin köpürdüğü cennete vâris olmaktan daha yararlı bir şeyin düşünülemiyeceğini hatırlatmaktadır.
5- «Babamı da bağışla; çünkü gerçekten o (doğru yoldan) sapmışlardandır. »
Bilindiği gibi, her peygamber önce yakınlarını hakka dâvetle işe başlamıştır. İbrahim Peygamber de aynı metodu izleyen büyük bir peygamberdir. Ne var ki, bütün gayret ve arzusuna rağmen babasını putperestlikten geri döndürememiş ve zaman zaman Cenâb-ı Hakk’ın onu doğru yola eriştirmesi, küfür kirinden temizleyip «Tevhîd İnancı»yla cilâlanmasını dilemişti. Ancak o, bu arzusunu belli bir sınıra kadar götürdükten sonra babasının cidden bir hak düşmanı olmakta ısrar edip kalacağını iyice anlayınca ve bu hususta kendisine vahiy veya ilham gelince, artık onun için istiğfarda bulunmamış, yani İlâhî mağfirete mazhar kılınmasıyla ilgili dilek ve temennisinden vazgeçmiştir. Nitekim Tevbe Sûresi 114. âyette bu konu şöyle açıklanmakta ve mü’minlere bir ölçü ve kıstas verilmektedir: «İbrahim’in kendi babası için istiğfarına gelince, bu sırf ona verdiği bir sözden dolayı idi. Babasının bir Allah düşmanı olduğu ona belli olunca, İbrahim ondan ilgisini kesip uzaklaştı. Doğrusu İbrahim yufka yürekli ve çok yumuşak tabiatlı, güzel ahlâklı idi. »
Müfessir Kurtubî bu konuda şöyle demiştir: «İbrahim Peygamber’in babası zevahiri dikkate alarak oğluna, sırası gelince imân edeceğini söz vermişti. O bakımdan İbrahim Peygamber (A. S. ) onun için istiğfarda bulunmuştur. Ancak babasının verdiği sözü yerine getirmediğini görünce ondan ilgisini kesip uzaklaşmıştır. »
Yukarıda konumuzu oluşturan âyette, İbrahim Peygamberʹin babası için istiğfarda bulunduğu dönem, onun verdiği sözü yerine getirmesine ümit beslediği günlerdir. Tabii küfür üzerine ölen bir kimse için ne duâ, ne de istiğfar etmek câizdir. O bakımdan İbrahim Peygamberʹin (A. S. ) yaptığı duâ ve istiğfar da, babası henüz ölmeden önceye aittir.
Sonuç olarak bu âyetin bize verdiği öğüt şudur: Sâlih bir mü’minin, hayatta olup imân etmesi umulan babası için duâ ve istiğfarda bulunması câizdir. Günahkâr olarak ölen ana-babası için de her zaman duâ ve istiğfarda bulunması sünnettir. Küfür üzere ölen ana-baba, yakınlar ve tanıdıklar için hiçbir zaman duâ ve istiğfar yapılmaz. Kurʹân ve Sünnet bunun doğru olmadığında birleşmiştir.
6- «Beni (canlıların) dirilip kaldırılacakları gün rezil ve rüsvay eyleme. »
Şüphesiz insan için en büyük rüsvaylık, âhirette bütün insanların, cinlerin ve meleklerin hazır ve şâhit bulunduğu hesap alanında kötülük ve günahlarının ağır gelmesi; geriye kalan az bir iyilik ve sevabın da alınıp hak sahiplerine verilmesiyle neticelenen bir iflastır.
O halde âhiret gününde Cenâb-ı Hakkʹın rüsvay etmiyeceği peygamberler, şehitler, sıddîkler ve sâlihlerin yolunu seçip o kafileye katılmamız gerekmektedir. İbrahim Peygamberʹin (A. S. ) bu husustaki duâsı bize yol göstermekte ve ölmeden önce kendimizi insanlığımıza yakışan bir düzeye getirerek peygamber terbiyesiyle hayatımızı süslememizi telkîn etmektedir.
O GÜN MAL VE EVLÂT FAYDA VERMEZ
«Öyle gün ki, mal ve oğullar (evlât) fayda vermez. »
Günahkâr ölen bir baba ve anneye, âhiret gününde herkes kendi ameliyle başbaşa kaldığında evlâdı bile bir yarar veremiyeceği gibi, küfür üzere ölen babası Azer’i, büyük peygamberlerden olan İbrahim (A. S. ) kurtaramıyacaktır. Zira soy sop bağı daha çok dünyaya yönelik bir duygudur ki nesli devam ettirme kanunuyla bağlantılıdır. Âhirette böyle bir kanun söz konusu olmayacağına göre, evlâtla ana-babası ve hısımları arasında ciddi bir bağ kalmayacaktır. Ancak Allah’ın şefaate izin verdiği kimselerin faydası umulur.
O halde şu ölümlü hayatta ve hazırlık döneminde mal ve evlâttan yana günah işlemenin, onlar sebebiyle Allah’a ibâdeti terketmenin makul hiçbir yanı ve mâzur gösterilecek hiçbir ciheti yoktur.
ANCAK ALLAHʹA SELİM BİR KALP İLE GELENLER MÜSTESNA
«Ancak Allahʹa selîm bir kalp ile gelenler müstesnâ, (onların elbette imânı ve iyi yararlı ameli fayda verir). »
Selîm kalp deyimi üzerinde farklı yorumlarda bulunulmuştur. Onları şöyle özetleyip sıraya koyabiliriz:
a) Şüphe ve tereddütten arınmış bir kalp,
b) Küfür, nifak, kıskançlık, düşmanlık gibi mânevî hastalık taşımayan kalp,
c) Bidʹatlerden uzak, sünnet ile içiçe olan kalp,
d) Madde saltanatının esiri olmayan; imân nîmetini bütün nîmetlerin üstünde tutup bundan dolayı Allahʹa hamd ve şükür eden kalp,
e) İbâdet ve taât ile gelişen; zikrullahtan derin zevk alan kalp,
f) Kur’ân ile aydınlanan ve bu aydınlığını bütün organlara yansıtan kalp..
İşte kıyâmet gününde kişiye fayda verecek en kıymetli varlığı bu ölçülerde olan kalbidir. Görüldüğü gibi Cenâb-ı Hak bu gerçeği kendi kitabında en duyarlı ve veciz bir anlatımla gönüllere neşter vururcasına açıklamaktadır.
ÂYETLER ARASINDA BAĞLANTI
Yukarıdaki âyetlerle, İbrahim Peygamber’in (A. S. ) kendi kavmi ile seviyeli tartışmasına ve her mü’min için ölçü ve kıstas olacak şekilde onun dileklerine yer verildi. Böylece sıkıntılı günler geçirmekte olan Hz. Peygamber (A. S. ) ve arkadaşlarına zaferin yakın olduğu müjdesi kapalı bir anlatımla haber verildi.
Aşağıdaki âyetlerle, âhiret gününde gerçek mü’minlerle azgın kâfirlere, sapık müşriklere verilecek karşılığın bazı önemli safhaları açıklanarak kâfirlerin ve suçlu günahkârların o gün ne kadar çok pişmanlık duyacakları ve dünyaya döndürülmeyi isteyecekleri konu ediliyor.