MEÂLİ:
7- O ki, Kitabı sana indirdi; ondan bir kısmı muhkem (mânası açık, yorum götürmez, şüpheye yer vermez açıklıkta) âyetlerdir ki, bunlar Kitabın anasıdır. Diğer bir kısmı ise müteşâbih (mânası kapalı, yorum isteyen) âyetlerdir. Kalblerinde eğrilik bulunanlar, fitne çıkarmak, (kendi çıkarına uygun) yorumda bulunmak için Kitab’ın müteşâbih olanına uyarlar. Halbuki onun yorumunu ancak Allah bilir. İlimde derinleşenler ise, «Ona inandık, hepsi de Rabbimizin katından (indirilme)dir» derler. (Bu hakikatleri) ancak akıl sâhipleri düşünebilir.
8- Rabbimiz! Bizi doğru yola eriştirdikten sonra kalblerimizi meylettirip saptırma. Kendi katından bize bir rahmet bağışla. Şüphesiz ki Sen (evet) Sen çokça bağışta bulunansın.
9- Rabbimiz! Şüphesiz ki (meydana gelmesinde) hiç şüphe olmayan (kıyâmet) gününde insanları toplayan Sensin. Doğrusu Allah vaʹdinden caymaz.
İLGİLİ HADÎSLER
Hazreti Âişe (R. A. ) Vâlidemiz diyor ki:
Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz, Âl-i İmrân sûresinin 7. âyetini okuduktan sonra şöyle buyurdu: «Müteşâbih âyetler üzerinde tartışıp sürtüşenleri gördüğünüzde (bilin ki), Allahʹın kasdettiği kişiler onlardır; sakının onlardan!. » (Ahmed bin Hanbel Müsnedi - İbn Kesîr Tefsiri)
İkinci bir rivâyet:
Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz bu âyeti okuduktan sonra: «Müteşâbih âyetlere uyup (kendine göre yorum) yapanları gördüğünüzde (bilin ki) Allahʹın sözünü ettiği kimseler onlardır. Onlardan sakının!. » (Buharî - Müslim - Ebû Dâvud - Tirmizî: Âişe (R. A. )dan)
Tirmizî bu hadîsi naklettikten sonra «hasen-sahîh» olduğunu belirtmiştir.
«Ümmetim ileride 73 fırkaya ayrılacaktır: Bir fırka müstesnâ diğerlerinin hepsi ateştedir. »
Bunun üzerine soruldu:
- Ey Allah’ın Peygamberi! Ateşte olmayan fırka kimlerdir?
- Ben ve Ashabımın bulunduğumuz yol üzerinde olanlardır. (Hâkim Müstedrekinde rivâyet etmiştir. Sahihtir)
İlimde derinleşenler:
Resûlüllâh (A. S. ) Efendimize soruldu:
- Ya Resûlellah! İlimde derinleşenler kimlerdir?
Cevap verdi:
- «Yemin ettiğinde onu iyilik ve hayır ölçüleri içinde uygulayan, dili doğru söyleyen, kalbi dosdoğru olan, karnını ve uçkurunu iffet perdesiyle koruyan kişiler ilimde kök salıp derinleşenlerdir. » (İbn Ebî Hâtim - İbn Kesîr - İbn Cerîr)
Hazreti Peygamber (A. S. ) bir topluluğun (müteşabih âyet üzerinde) tartışıp itiştiğini, farklı yorumlar getirdiğini gördüğünde şöyle buyurdu: «Sizden önceki milletler bu nedenle helâk olmuşlardır; onlar Allah’ın kitabındaki âyetlerin bir kısmını bir kısmına vurup kimini red, kimini kabul etmişlerdi. Halbuki Allah, bir kısmı diğer bir kısmını tasdîk etsin diye kitabını indirmiştir. (Kitabın âyetleri arasında tezad ve uyumsuzluk yoktur).
Sakın kitabın bir bölümünü diğer bölümüyle yalanlayıp reddetmeyin. Onlardan bildiğiniz kadarını söyleyip açıklayın, bilmediğinizi bilene bırakın.. » (Ahmed bin Hanbel: Amir bin Şuayb’in dedesinden)
«Kur’ân yedi harf üzere inmiştir. Kur’ân’da inatlaşırcasına tartışmak küfürdür. »
Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz bu cümleyi üç defa tekrarladıktan sonra devamla buyurdu ki:
«Kurʹânʹdan bilip anladığınızla amel edin; bilmediğinizi asıl bilen Allah’a döndürün. » (Ebû Ya’lâ Müsnedinde: Ebû Hüreyre (R. A. )den Sened-i sahihle rivâyet etmiştir.)
TARİHÎ BİR GERÇEĞİ AÇIKLAMAK
Kur’ân, tarihî bir gerçeğe parmak basarak semavî kitaplarda yazılı bulunan kelimeler, deyimler ve isimlerin indiği çağda kullanıldığı mânaları taşıdığını hatırlatmaktadır. Kelimeler böyle olduğu gibi cümleler de böyledir. Tevrat ve İncil’deki âyet ve kelimelerin taşıdığı mâna ve özellikler zaman dikkate alınmadığı için bir takım yanlış anlam ve hükümlerin ortaya çıkmasına neden olmuş, bu yüzden İlâhî beyânlar değişikliğe uğramış ve semavî kitaplar arasında derin bir uçurum meydana gelmiştir.
Buna bir örnek verecek olursak, Yuhanna İncilindeki «baba» ve «oğul» deyimlerini gösterebiliriz. İsrâiloğullarıʹnda daha çok terbiyecilere ve öğretmenlere «baba», öğrencilere «oğul» tabiri kullanıldığını bilmekteyiz. Nitekim MUHADARATÜN FİʹN-NASRANİYYE adlı eserde «oğul» deyiminin sadece sevgiyi, Allah’ın İsâ’ya olan muhabbetini sembolize etmektedir, diyerek buna açıklık getirmiştir. Bernaba İncili’ni araştıranlar «baba» ve «oğul» tabirlerinin belirtilen anlamda kullanıldığını gayet iyi anlarlar. Nitekim bugün hâlâ Hıristiyan âleminde papazlara «peder» diye saygı dolu bir deyimle hitap edilmektedir. Özellikle İsâ Peygamber devrinde bu tabirlerin çok yaygın olduğu anlaşılıyor. Yuhanna İncil’i bu iki deyimi daha çok kullanmıştır. Üzerinde dikkatle durulduğunda sözü edilen manaların kasdedildiği rahatlıkla görülmektedir. Tevrat’ta «Rab-Yehova» isimleri yer alırken, İncil’de «Rab» yerine daha çok (Baba) kullanılmıştır. Kur’ân’da (Rab) sıfatı dokuzyüz küsur yerde kullanılmış, böylece herşeyi yaratıp yavaş yavaş terbiye ederek büyüten, kemale erdiren yüce yaratanın bu çok önemli sıfatına ve hayatımızın her dönemiyle ilgili bulunduğuna dikkatler çekilmiştir.
Bu açıdan konuyu ele aldığımızda, diyebiliriz ki: «Rab» ile «baba» arasında yakın bir mâna benzerliği mevcuttur. Baba hem merhamet ve şefkati, hem terbiye edip büyütme özelliğini kendinde taşır. Rab ise bundan daha geniş ve kapsamlı bir mâna içermektedir.
İşte zamanla Hıristiyanlar «Rab» karşılığı kullanılan ve aslında İbrânice İncil’de ne yazılı olduğu kesin olarak bilinmiyen «baba» tabirini, kendisine evlât nisbet edilir şekilde hakiki anlamında kullanmışlar ve bu yüzden üç ilâh fikrinin doğmasına neden olmuşlardır.
Bu görüşümüzü belgeliyecek olursak, Yuhanna İncilʹinde geçen şu sözleri göstermemiz kâfidir: İsa Peygamber diyor ki:
«Yüreğiniz sıkılmasın; Allahʹa imân edin, bana da edin. Babam (Rabbim)in evinde çok meskenler vardır. »
Kur’ânʹda da buna yakın anlamdaki şu âyet asıl maksadı yansıtmaktadır: «De ki: Allahʹa ve Peygamberine itaat edin.. » (Âl-i İmrân sûresi âyet: 32)
«Ben gerçek asmayım ve Babam (Rabbim) bağcıdır. Bende meyve vermiyen her çubuğu koparır.. » (Yuhanna İncilʹi: 14/1 - 15/1)
Bu ve benzeri belgeleri incelediğimizde «Baba» deyiminin «Rab» anlamında kullanıldığını görürüz. Eğer İncil’in ilk yazılan İbranîcesi bulunmuş olsaydı, bu yanlışlıklar olmaz, gerçek daha iyi tesbit edilirdi. Çünkü günümüze kadar ele geçen İncil nüshalarının daha çok Yunanca yazılı olduğu görülmüştür. İtalyancaʹdan Arapçaya çevrilen Bernaba İncil’inde de -belirttiğimiz gibi- «Baba» tabirinden neyin kasdedildiği rahatlıkla anlaşılmaktadır.
İşte konumuzu oluşturan âyet, bir bakıma bu hususlara dikkatimizi çekmektedir. O halde Kur’ân âyet ve kelimelerinin taşıdığı mânaları dosdoğru anlayabilmemiz için hem iniş sebeplerini, hem indiği devirde taşıdığı mânaları, hem de Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz ile Ashab’ın ilgili tefsir ve açıklamalarını bilmemiz gerekmektedir.
Dikkat edilecek olunursa, biz tefsirimizi bu ölçüye göre düzenleyip yazmaya çalıştık.
YORUMLAR - RİVÂYETLER (Muhkem-müteşabih)
1. Muhkem: Yorumu bilinip anlaşılan, mânası açık olup bilinen âyetler.
Müteşabih: İlâhî bilgiye bağlı olup kullarından hiç kimsenin mânasını bilmediği âyetler. (Bu, Rabi’ ve Süfyân Sevrîy’e göredir)
2. Muhkem: Fâtiha-i Şerîfedir. (Bu, Ebû Osman’a göredir)
3. Muhkem: İhlâs sûresidir. (Bu, Muhammed bin Fazıl’a göredir)
Çünkü namaz ancak Fâtiha ile yeterli olur. İhlâsʹta ise Tevhîd’in en açık hükmü mevcuttur.
4. Muhkem: Kitab’ın aslıdır; fert meseleler bu asıllara götürülerek hükme bağlanır.
Müteşâbih: Aslʹa irca edilen ferʹî meselelerdir, veya Muhkem âyetlerin ışığı altında yorumu yapılabilen âyetlerdir.
5. Muhkem: Enʹâm sûresinde Allah’ın haram kıldığı üç nesneyle ilgili hükümlerle İsrâiloğulları hakkında hükmedilen ve İsrâ Sûresi 23. âyette yer alan hükümlerdir. (Bu, İbn Abbas’a (R. A. ) göredir)
6. Muhkem: Kurʹânʹdaki nâsih âyetlerle, Onun haram saydığı ve farz kıldığı şeylerdir.
Müteşâbih: Kur’ân’da mensûh sayılan âyetlerdir. (Bu, İbn Mes’ud’a (R. A. ) göredir)
7. Muhkem: Rabbin hücceti, kullarının ismeti ve bâtılın reddi ile ilgili âyetlerdir. Bunlarda tasarruf ve yorum yapılamaz.
Müteşâbih: Yoruma müsait, tasarrufa elverişli âyetlerdir. (Fazla bilgi için bak: Kurtubî - İbn Cerîr-İbn Kesîr ve Fethulkadîr tefsirlerine)
Bu yorum ve rivâyetlerden çıkarılan sonuç şudur:
Sûrelerin başına konulan HURUF-İ MUKATTAA müstesnâ, diğer Kur’ân âyetleri şu iki grupta toplanmaktadır: Birincisi, muhkem âyetlerdir ki, bunlar Kur’ân’ın ana temeli, dinin esasıdır. Mânaları açıktır, şüpheye yer yoktur; yoruma muhtaç değildir. İslâmî temel bilgilerde yetişip ilimde derinleşenler bu tür âyetleri rahatlıkla anlar ve hüküm çıkarırlar. Aynı zamanda bunlar, ilim ve amelde uyulması gereken temel deliller, doğru yola ileten açık kanıtlardır. İkincisi, müteşâbih âyetlerdir ki, bunlar hem yorum, hem açıklama ister. Ana temel olan âyetlerin ışığı altında tefsir edilir. Çünkü bu tür âyetlerin birçok mânalar taşıma ihtimali daha kuvvetlidir, hangi mânanın murad olduğu açıkça anlaşılmaz. Bu nedenle muhkem âyetlerin temel hükümleri ve küllî kaideleri dikkate alınarak bunların yorumu yapılabilir. Bunu da ancak ilimde derinleşenler çözüp sonuca bağlayabilirler.
Örnek: Anayasayı daha çok gerekçesiyle daha iyi anlayabiliyorsak, çıkarılan kanunların isâbetini de ancak Anayasa’nın koymuş olduğu temel hükümlerle tesbit edebiliyoruz. Muhkemle müteşâbih arasındaki bağlantı ve müteşabihten çıkarılan hükümlerle muhkem âyetler arasındaki münasebet de böyledir. Aksi halde çok karışık ve yanlış yorumlar, hükümler ortaya çıkar ki bu, İlâhî muradın anlaşılmasını güçleştirir. Nitekim Tevratʹın tefsiri mahiyetinde olan Talmut’ta birçok karışık ve yanlış hükümlerin yer aldığı ilim adamlarının malûmudur. Sebebi ise çok açıktır: Tevrat’ın asıl nüshasının kaybolması, mevcut üzerinde Hahamların değişiklik yapması, hükümlerin birbirine karıştırılması bu sonucu doğurmuştur.
İşte âyeti âyetle, âyeti hadîsle ve hadîsi hadisle tefsir etmenin yararı ve lüzumu burada da kendini bir kez daha hissettirmektedir. (Fazla bilgi için bak: Menahilü’l-İrfan Fi Ulûmi’l-Kur’ân / Muhammed Abdülazîm Zerkanî _ Mısır:?) Çünkü Kur’ân yedi harf üzerine inmiştir. Yani Arap lügatinden yedi lügat üzerine inmiştir. Bu lügatlerin hepsi de ilim adamları tarafından tesbit edilip tefsîrlere, Kur’ânʹla ilgili ilim kitaplarına aktarılmıştır. Kur’ân âyetlerine serpiştirilen bu lügatler daha çok âyetlerin karşılaştırılmasıyla anlaşılabilir. Hadîslerin ise rolü bu konuda oldukça önemli bir yer tutar.
Bu durumda Müteşabih âyetler üçe ayrılıyor:
1- İnsan aklının aksini iddia ettiği mânaya delâlet eden âyetler. ERRAHMÂN ALÂʹLARŞİ’S-TEVÂ gibi.
2- Sadece Allah’ın kendi ilmiyle bildiği ve kullarına bildirdiği fizikötesiyle ilgili âyetler. Kabir, Mahşer, Hesap ve Kıyâmetle ilgili âyetler bu cümledendir.
3- Allah ile Peygamberi arasında şifre anlamını taşıyan, beşer tarafından esrar ve hikmeti bilinmiyen âyetler. Sûrelerin başına konulan HURUF-İ MUKATTAA bu niteliktedir.
Kalblerinde eğrilik bulunanlar sırf fitne çıkarmak ve kendi çıkarlarına göre yorumda bulunmak maksadıyla sözü edilen müteşabih âyetleri tefsir ederek müʹminlerin itikadını bozmaya ve Kurʹân’ı bilmiyen itikadsız kişilerin küfrünü artırmaya çalışırlar.
Örneğin:
a) Öldükten sonra dirilmek,
b) Cennet ve Cehennem,
c) Kabir ve mahşer konuları,
d) Ölümsüz bir hayatın başlaması,
e) Ölümsüz hayatta yaşlanma, hastalanma gibi arazların tamamen kalkacağı, yıpranma diye bir şey olmıyacağı,
f) Cennet gıdalarının posasız olduğu, Cennet ehlinin metabolizmasındaki değişiklikler,
g) Cehennemde çok yüksek ısı derecesinde insanların kül haline gelmiyeceği,
h) Adem Peygamberin topraktan, Havva anamızın ise Ademʹden yaratıldığı,
i) İsâ Peygamberin babasız dünyaya geldiği,
j) Üzeyir, ya da Hizakıl adındaki büyük zatın yüz yıl uykuda kaldığı, Ashab-ı Kehf’in üçyüz şu kadar sene mağarada uyudukları gibi fizikî kanunlarla açıklanması mümkün olmayan, aklî delillerle anlatılması zor ve imkânsız sayılan konular üzerinde dururlar. Böylece hem kendileri sapıtır, hem de başkalarını saptırırlar.
Halbuki aklı başında bir insanın fizikî olayları bildiği kadar metafiziği de az-çok bilmesi gerekir. Hem buna büyük bir ihtiyaç da var. Çünkü bizzat insanın kendi yapısı onu buna zorlamaktadır. Maddî yapımız fizikle, ruhî yapımız metafizikle ilgilidir.
Meseleyi bu açıdan ele alıp değerlendiren müʹminler yalnız müteşabih âyetlere takılıp kalmazlar, muhkem âyetlerin ışığı altında -Allah’ın yüce kudretini dikkate alarak- konuları anlamaya çalışırken hem akla ve fiziğe, hem de imâna ve metafiziğe kapıyı açık tutarak ikisini paralel yürütürler.
Nitekim Kurʹân, konumuzu oluşturan âyetlerin sonunda insan aklına geniş yer vererek onu harekete geçirmeyi plânlayıp şöyle seslenmektedir: «(Bu hakikatleri) ancak akıl sahipleri düşünebilir. »
İNSAN AKLI VE MÜTEŞÂBİH ÂYETLER
Kur’ân’ın en son, en mükemmel ve aynı zamanda bütün insanlara ve gelecek bütün çağlara hitab etme kudretini taşıyan bir Kitap olduğunu belgeliyen özelliklerinden biri de şudur:
Eğer Kur’ân her konu ve meseleyi açık ve detaylı biçimde anlatıp sergilemiş olsaydı, insan aklını çalıştırmaz, ilmin kapısını açmaz ve inananları hazıra konmaya iterdi. Bunun için Kurʹân, gerek hukukî meselelerde, gerek bilimsel konular ve ana fikirlerde, gerekse aile ve sosyal yapılara yön vermede ve milletlerin hayatıyla ilgili İlâhî kanunları aksettirmede insan aklına geniş yer ayırmış, bu nedenle az kelimeyle çok mâna ve hüküm ortaya koymuş, bazı hükümlerinde esneklik getirerek bilimsel çalışmalara kapı açmıştır. Diğer yandan insan aklına ışık tutarken daha çok İlmî temaları koymakla yetinerek kafaları kâinatın yaratılışında ince hesaplara, yüce hikmetlere çekerek hilkatin önemini yer yer belirtmiştir. «Güneş ve ay hesap iledir. » (Rahmân sûresi âyet: 5) ayeti buna bir örnek teşkil eder.
Böylece Kur’ân akılla imânı, fizikle metafiziği içiçe işlerken her yönüyle beşer ufkunu genişletmeye çalışmıştır.
İşte müteşabih âyetlerin sır ve hikmetlerinden biri de budur. Artık aklınızı kullanmaz mısınız?
ÂYETLER ARASINDA BAĞLANTI
Geçen âyetlerle Hak Dinʹin bazı özellikleri açıklandıktan; Tevhîd akidesinin önemi belirtildikten; semâvî kitapların bu amaca yönelik olarak aynı kaynaktan indiği açıklandıktan; Kurʹân’ın barıştan yana geniş bir kapı açtığından; ilimde derinleşen bilginlerden ve onlara olan ihtiyaçtan söz edildikten sonra, küfür ehlinin İlâhî kanunlara itaatsizlikte bulunup ruhî yönden yücelmeye, gelişmeye yönelmediklerine temas ediliyor; ayrıca hayatı idâme sünnetinden maksadın daha çok İnsanî duygularla donanıp ruhî yönden olgun bir mü’min olmanın gereği üzerinde duruluyor. Sonunda İmanın üstün geleceği, küfrün yenilgiye uğrayacağı haber veriliyor.