MEÂLİ:
6- Yeryüzünde hareket eden hiçbir canlı yoktur ki, rızkı Allahʹa ait olmasın. Onların yerleştikleri yeri de, tevdiʹ edildikleri yeri de bilir. Bunların hepsi açık kitapdadır.
7- O sizi denemek, hanginizin amelinin daha güzel olduğunu ortaya çıkarmak için gökleri ve yeri altı gün (devir)de yarattı ki Arşʹı da su üstünde idi. Eğer onlara, öldükten sonra diriltilip kaldırılacaksınız, diyecek olsan, o küfredenler, «herhalde bu açık bir sihirden başkası değildir! » diyecekler.
8- Şayet azâbı onlardan sayılı bir süreye kadar geciktirecek olsak, «onu engelleyip alıkoyan nedir? » diyecekler. Bilin ki azâp onlara geldiği gün, artık kendilerinden çevrilecek değildir ve alaya aldıkları şey onları iyiden iyiye kuşatacaktır.
İLGİLİ HADÎSLER
Ebû Rezîn el-Ulkiylî (R. A. ) anlatıyor: Peygamber (A. S. ) Efendimize sordum, dedim ki:
- Ey Allah’ın Resûlü; Cenâb-ı Hak, şu yarattıklarını yaratmadan önce neredeydi?
Cevap verdi:
- O bir amâda idi, ne üstünde hava vardı, ne de altında... (Tirmizî / tefsîr: 11- İbn Mâce/mukaddeme: 13- Ahmed: 4/11, 12)
Açıklama:
İmam Ahmed b. Hanbel’e göre, hadîste geçen «amâ» tabirinden maksat, Allah ile beraber hiçbir şey yoktu, demektir.
Ebû Bekir el-Beyhakî de diyor ki: «Allah hep vardı ve vardır, O’nunla beraber hiçbir şey yoktu. O’ndan önce ne su, ne Arş, ne de başka bir şey vardı demektir. »
Yine aynı zat diyor ki: «Amâ kelimesini med ile yazılmış şekilde gördüm; eğer böyle ise, manası, «çok ince bulut tabakası ve görüntüyü engelleyen gaz» anlamına gelir. Kasr ile okunduğu zaman ise, «hiçbir şey sâbit değildi» neticesi ortaya çıkar. »
İbnü’l-Esîr’e göre, amâ, ince bulut tabakası demektir ve hadîs-i-şerîf hazfı muzaf üzeredir, Resûlüllâh (A. S. )dan «Allah halkı yaratmadan önce neredeydi? » diye sorulan cümleden bir kelime hazfedilmiştir. Aslı, «Allah halkı yaratmadan önce Arşʹı nerede idi? »dir.
Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz buyurdu:
«Allah henüz gökleri ve yeri yaratmadan ellibin yıl önce mahlûkatın kaderlerini yazdı ve Arşı da su üstünde idi. » (Sahîh-i Müslim: Abdullah b. Amr (R. A. )dan)
«Allah hep vardır, Oʹndan başka hiçbir şey yoktu. Arşı da su üstünde idi. Sonra gökleri, yeri yarattı ve kitaba her şeyi yazdı. » (Sahîh-i Buharî: İmrân b. Husayn (R. A. )dan / bed-i halk: 1- Tirmizî / tefsîr: 3/5-9/11- Ahmed: 3/313, 501- 4/431)
DÂBBE (YÜZÜKOYUN YÜRÜYEN, YERDE DEBELENEN CANLILAR)
«Yeryüzünde hareket eden hiçbir canIı yoktur ki, rızkı Allah’a ait olmasın. »
Dâbbe kelimesi her ne kadar debelenen canlılara konulan bir cins isimse de, yeryüzünde yürüyen, hareket eden bütün canlıları kapsamına almaktadır ve insan da bu kapsamın içinde bulunmaktadır.
Yeryüzünde yalnız böceklerin milyarları aşan sayısına bakılırsa canlıların sayısı hakkında kesin bir rakam vermenin mümkün olamıyacağı kendiliğinden anlaşılır.
Âyetin açık anlatımından, her canlının rızkının Allahʹa ait olduğunu, her birinin eyleşip karar kıldığı yeri, doğum ve ölümünü de Allah’ın mutlak sûrette bildiğini öğrenmekteyiz. Şüphesiz ki, insan idrâkine sığmayan, aklın sınırının çok ötesinde olan, mahiyeti asla bilinmeyen O yüce yaratanın elbette her şeyi bilmesi gerekir. Aksi halde o canlıların Rabbi olamaz. Çünkü Rab sıfatı, kâinatta mevcut her şeyin mahiyetini bilip hilkatinin özelliğine göre, plândaki yerini belirlemeye ve geliştirip tekâmül ettirmeye, maddî ve mânevî ihtiyaçlarını hazırlayıp proğramlamaya delâlet etmektedir.
O halde mesele, her canlının rızkını nasıl ve hangi yoldan vermesi ve karşılaması ile ilgilidir. Ama biraz düşünüp, biraz da araştırdığımız, hiç değilse hayvanlar hakkında yazılan ciddi eserlere bir göz attığımız zaman, bu meseleyi çözmekte zorluk çekmeyiz. Cenâb-ı Hak her canlıyı, onun yaratılış özelliğine, plânda ayrılan yerine ve hizmetine göre belli kanunlara, proğramlara, diğer bir deyimle, ona has hayat kanunlarına bağlamıştır. Hiçbir canlı başıboş, hikmetsiz ve amaçsız yaratılmamıştır. Haklarındaki kanun onlara bir zekâ, içgüdü vermekte ve her biri içgüdüsüyle, zekâsıyla rızkını bulabilmekte ve neslini devam ettirebilmektedir.
Demek ki, ortada tanımı çok zor bir plân ve proğram vardır. Aynı zamanda bu plânda yaratılması takdir edilen her canlının özellikleri, eyleşecekleri yerler, yiyebilecekleri gıdalar ve nesneler, hayat süreleri ve üreyip çoğalmaları bütün ayrıntı ve incelikleriyle belirlenmiştir. Kusursuz şekilde uygulanan plân aksamadan hedefine doğru ilerlemekte ve taşıdığı İlâhî hikmeti bütün parlaklığıyla yansıtmaktadır.
İlgili âyetle bu plân bizlere hatırlatılmakta ve Cenâb-ı Hakk’a inanmayanların akılları ve vicdanları kamçılanarak gerçeğe yönelmeleri istenmektedir. Sadece akıllara durgunluk veren «dabbe ile ilgili plân ve proğram» üzerinde düşünecek olursak, Allah’ın varlığı, birliği ve kudretinin sınırsızlığı, ilminin her şeyi kapsayıp kuşattığı bütün ihtişamıyla gözlerimizin önüne serilir de «Allah! » deyip secdeye kapanmaktan başka bir şey düşünemez oluruz.
Âyette geçen «kitab-ı mübîn», sözünü ettiğimiz muhteşem plânın detayının, ana hatlarının bütün incelikleriyle, hikmet ve esrarıyla yazılı bulunan Levh-i Mahfuz’dur. Bu da bize, kâinatın en mükemmel plânda yaratılıp programlandığını, hiçbir şeyin amaçsız yaratılmadığını, varlıkta mutlak bir denge ve düzenin hâkim olduğunu öğretmektedir.
GÖKLERLE YERİN ALTI DEVİRDE YARATILDIĞI BİLDİRİLİYOR
«O sizi denemek, hanginizin amelinin daha güzel olduğunu ortaya çıkarmak için gökleri ve yeri altı gün (devir)de yarattı... »
A’râf sûresinde de aynı meâlde bir belge açıklanmış ve Allah’ın varlığı hakkında kuvvetli bir delil anlamında insan aklına seslenilmişti. Burada yine putperest inkârcı inatçıların duygusal davranarak Hakk’a karşı gelmeleri konu edinilirken üç önemli delil ortaya konuluyor ve göklerle yerin altı devirde yaratıldığı tekrarlanıp akla malzeme veriliyor.
Ayrıca dördüncü bir delil daha getirilerek göklerin ve yerin yaratılışı hakkında bir ipucu veriliyor ki o da şudur: «Arşı da su üstünde idi.. » Bilindiği gibi, su canlıların hayat kaynağıdır. Hayatın tamamı, suda maddelerin bir eriyiği olan protoplazmada oluşur, onunla korunur ve sürekliliği sağlanır. Susuz hiçbir protoplazma mevcut olamıyacağı gibi, protoplazmasız da canlının, hayatın olamayacağı kesinlik kazanmıştır.
Su sadece insan ve hayvan için değil, bitkiler için de hayat kaynağıdır. O bakımdan rahatlıkla denilebilir ki: Hayat suda başlamış ve suda doğmuştur. İlk insan Adem Peygamberʹin sıvı yapışkan bir balçıktan yaratılması da bize hayatın suda başladığı hakkında ipucu vermektedir.
SU ÜSTÜNDE BULUNAN ARŞ’IN BÜYÜKLÜĞÜ
Arş’ın büyüklüğünü tahmin veya tasavvur etmek bile mümkün değildir. Kâinat ve uzay alabildiğine geniştir. Dünyaʹdan milyonlarca, hattâ milyarlarca defa büyük olan milyonlarca yıldız bu geniş alanda bir toz serpintisi görünümündedir. Bunların üstünde ve ötesinde Kur’ân ve Hadîslerin, varlığını belirlediği Arş ve Kürsî vardır. Göklerin ve yerin bu iki varlığa oranla, büyükçe bir çöle atılan bir halka misali olduğu haber verilmektedir. İşte bu kadar büyük olan ilâhî Arş’ın su üstünde bulunduğunu Kur’ân haber veriyor. Önce su ve Arş, sonra da göklerin ve yerkürenin yaratıldığı anlatılıyor. Böylece göklerin ve yerin Arş’tan kopma birer parça olduğu hatıra gelebilir. Nitekim Enbiyâ sûresinde bu husus açıklanarak şöyle buyuruluyor: «İnkârcı sapıklar, göklerle yerin bitişik olduğunu, onları bizim ayırdığımızı ve her canlı olanı sudan yaratıp meydana getirdiğimizi görüp anlamıyorlar mı? Hâlâ inanmıyorlar mı?! » (Enbiyâ Sûresi: 30)
GÖKLERLE YERİN ALTI DEVİRDE YARATILMASI
«O, gökleri ve yeri altı gün (devir)de yarattı.... »
İnsan ve diğer canlıların ve bitkilerin yaşamasına elverişli şartları oluşturması için göklerle yerin üzerinden altı önemli devrin geçmesi plânlanmıştır. Yer kabuğunun oluşmasından, denizlerin meydana gelmesinden, bitki ve hayvanların yaratılıp düzene sokulmasından sonra, insan yaratılmış ve hazır bir dünyaya gözlerini açmıştır. Madenlerden su kaynaklarına, kömürden petrola kadar her şey önceden planlandığı şekilde oluşturulup hazırlanmış ve insan oğlunun istifadesine, diğer bir deyimle hizmetine verilmiştir.
Gerçi Allah yegâne kudret sâhibidir; dileseydi bütün bunları bir anda da yaratabilirdi. Ama öyle dilememiştir. Her şeyin var kılınıp oluşmasını, gelişip yararlı duruma gelmesini belli kanunlara ve proğramlara bağlamıştır. Böylece çok uzun devirlerin geçmesiyle bu kâinat oluşmuş ve bugünkü düzene kavuşmuştur. Sebebine gelince: İlmî araştırmalara imkân hazırlamayı, insan aklına ve zekâsına malzeme verip harekete geçirmeyi ve her şeyde kendi kudret damgasını gösteren denge ve düzen kurmayı dilemiştir. Günümüze kadar yapılan bilimsel çalışmalar ve araştırmalar, Allah’ın bu yüksek irâdesinin birer yankısı olmuştur.
NEDEN SADECE GÖKLER VE YER?
İnsanı ölümlü bir dünyaya getirip ona hayatın acı ve tatlı yanlarını tattıran, yaşama zevkini verip sonsuza kadar diri kalma arzu ve isteğini bahşeden Allah, neden onu böylesine kısa ve ölümlü bir hayata getirmeden ebedî hayat sınırından içeri geçirmemiştir? Bu sorunun cevabı yukarıda konumuzu oluşturan âyetle açıklanmıştır; şöyle ki: «O sizi denemek, hanginizin amelinin daha güzel olduğunu ortaya çıkarmak için gökleri ve yeri altı gün (devir)de yarattı.... » buyurularak her nîmetin ve saadetin o nisbette bir külfet karşılığında olduğuna işâret edilmiştir. Öyle ki, yüce ve sonsuz nimetlerin, çilesiz bir hayatın, elemsiz ve kedersiz bir ömrün kıymeti ancak bunların karşıtıyla donatılan bir hayattan geçtikten sonra anlaşılabilir.
İnsan diğer canlılara benzemeyen ayrı bir hilkat ve özelliktedir; o ne melektir, ne de basit bir hayvandır. İkisi arasında, her birinden bazı sıfatları kendinde taşıyan başka bir varlıktır. İyiye, kötüye, imâna ve küfre eğilimlidir. Ona verilecek yüce nimetler veya cezalar onun eğilimine göre bir ölçü ve anlamda olacaktır.
Özetliyecek olursak, diyebiliriz ki: Dünyaʹya getirilişimizin amaçlarından biri, kimin daha iyi, daha güzel iş ve amelde bulunacağını ortaya çıkarmak, mayasındaki cevherin üzerindeki kılıfı sıyırıp onun asıl karakterini belirlemektir. O halde inanan kişilerin iyilikte, yararlı işlerde, güzel amellerde birbirleriyle yarış halinde olmaları gerekmektedir. Nitekim Mülk sûresi ikinci âyette bu gerçeğe değinilerek açıklık getirilmiştir: «Hanginizin daha güzel amelde bulunacağını deneyip ortaya çıkarmak için ölümü ve dirimi yaratan Oʹdur. O, çok üstündür, çok güçlüdür ve çok bağışlayandır. »
ÖLDÜKTEN SONRA DİRİLMEYE İNANMAYIP ONU SİHİR OLARAK NİTELEYENLER
«Eğer onlara, öldükten sonra diriltilip kaldırılacaksınız, diyecek olsan, o küfredenler, «elbette bu açık bir sihirden başkası değildir! » diyecekler. »
Akıl ve idrâkini kâinat kitabına çevirmeyen, en azından hayvanlar ve bitkiler âlemini araştırıp İlâhî kudret, düzen, denge ve tasarrufun hâkim olduğu bu kesimlerle ilgilenmiyen veya böyle bir zahmete katlanmayan ve insanların ellerinde ve ayaklarında neden beşer parmağın yer aldığı üzerinde durmayan, sadece birtakım varsayımlarla yetinip Darvinʹin «evrim» nazariyesini can simidi sayıp canlıların devamlı bir değişme ve başkalaşma halinde olduğuna inanan maddeci inkârcıların gayet tabii olarak ölümden sonra dirilmeye inanmaları düşünülemez ve bu İlâhî beyâna karşı kayıtsız kalmaları pek yadırganmaz.
Gerçi bilim ve tekniğin birçok imkânlarından yoksun olan Mekke putperestlerinin görüş ve iddia açısı daha değişik idi. Onları, kabirlerde, yani toprak altında çürüyüp ufalanan kemikleri görünce, «bunların tekrar biraraya gelip canlanması ancak açık bir sihirle gözboyama olabilir» demekten başka bir bilgi ve kültürleri yoktu. Yirminci asrın insanı ise, birçok alanlarda ilim ve tekniğin nîmetlerine, geniş çapta araştırma malzemesine erişmesine rağmen, hâlâ insanın maymundan, gorilden veya okyanuslardaki beş kemikli yüzgeci olan balıktan türediğini iddia etmekte ve böylece âhireti, öldükten sonra dirilmeyi bir çırpıda inkâr etmekte ve kutsal değerleri temelinden reddedip hayatı bütünüyle bir tesadüfe bağlamaktadır.
Kur’ân’da bunlara dört ana fikir verilmekte ve bu açıdan hareketle kâinatın tesadüfler zinciri olmadığı belirtilerek iyice düşünme imkânı bahşedilmektedir. Ne yazık ki, pozitif ilimlerde söz sâhibi olan uzmanların çoğu Kur’ân’ı bir gün olsun okuma ihtiyacını duymamakta, din hakkında çok sığ ve basit bilgilerle yetinmeyi ihtiyar etmekteler. Gerçi bu bir eğitim meselesidir. Kur’ân-ı Kerîm üzerinde bilimsel araştırma yapacak bir enstitü, ya da akademi kurulmadıkça günümüzün okumuşlarının çoğundan böylesine bir dönüş ve yöneliş beklenemez.
Hayreti mucip bir olaydır ki, Hıristiyan olan Batılı bazı seçkin ilim adamları Kur’ânʹı iyice araştırma zahmetine katlanmakta ve her kelimesiyle İlâhî olduğuna inanarak bu konuda kitaplar yazmaktalar. Ümit ederiz ki, tek yanlı yetişen ilim adamlarımız, her konuda Batılı ilim adamlarını kaynak görüp gösterdikleri gibi, Kurʹân ve İslâm konusunda da pek yakında onları kaynak görmeye başlayacaklardır.
İNKÂRIN SONU HÜSRANDIR
Dünün olduğu gibi, bugünün maddeci insanı da her felâketi ve yok edici her olayı tabii bir olay saymakta, ilâhî plân, proğram ve tasarrufu aklının ucundan olsun geçirmemekte ve aslında kendisini saran elim felâketi görmemektedir. Oysa Hakkʹı inkâr, ilâhî kudretin eşyadaki damgasını görmemek ve böylece hayata tesadüfler zincirinin oluşumu açısından bakmak musîbetlerin en kötüsü, felâketlerin en beteridir. En azından zekâsı gelişmiş, ruhu ve vicdanı ihmal edilmiş, kutsal değerlerden uzak bırakılmış nesillerin ortaya çıkmasıyla kendi kültürlerine en büyük kötülüğü yapmışlardır. Bu, gerçekte bir felâket değil de nedir?
Sonra da toplum yapısında güvenin sarsılması, insanların birbirlerine karşı sevgi ve saygı duymaması huzur havasını bütünüyle yok etmemiş midir? Zira aile ve toplumu ayakta tutan birtakım değerler söz konusudur. Onlar gözardı edildiği veya unutulduğu takdirde toplum ve aile mânen çökmüş ve çözülmüş sayılır. Oysa hiç kimsenin toplumu bu duruma düşürmeye hakkı yoktur. Bilmiyorlar ki, dengesiz bir toplumun, güvensiz, istikrarsız bir âilenin oluşması, millet için yıkıcı bir depremden, yakıcı bir yangından, silip süpürücü bir kasırgadan daha kötü ve daha beterdir.
Kurʹânʹda belirtildiği gibi, bu azâp ve felâketin temelinde Allahsızlık, imansızlık, dengesizlik yatmaktadır. Böylesine bir azâp ve felâket kendi haline bırakılıp acil tedbir alınmadığı takdirde telafisi gayr-i mümkin neticeler doğurur. Aslında gelecek azâbın gecikmesi hiç kimseye umut vermemelidir. O yavaş yavaş, emekliyerek oluşur, bir gün gelir de hiçbir engel ve set dinlemiyecek büyük bir sel felâketi halini alabilir.
Kur’ân’da bu sonuca dikkatler çekilerek söyle buyuruluyor: «Alaya alıp durdukları şey onları iyiden iyiye kuşatacaktır. »
Ayetler arasında bağlantı
Yukarıdaki âyetlerle, kâinat plânında yer alan her canlının rızkının ve eyleşeceği yerin belli ölçülere bağlandığı ve ezelî ilimle takdîr edildiği açıklanarak, araştırıcılar için ana fikir verildi. Sonra da göklerin ve yerin altı uzun devirde yaratıldığına değinilerek kâinatın önemli bir bölümünün insan için yaratılıp hizmete sevkedildiğine işâret edildi ve bu mükemmel düzen içinde insandan en güzel ve en yararlı hizmetlerin beklendiği açıklanarak herkesin kendi yeteneklerine göre ezelî plândaki yerini alması hatırlatıldı.
Aşağıdaki âyetlerle insan oğlunun dünya hayatında ardı-arkası kesilmeyen denemelerle karşılaşacağına, bazan umut dolu günler, bazan da ümitsizliğe düşer gibi sıkıntılı anlar geçireceğine, her iki durumda da sabırlı olup sonucu güvenle beklemesinin yararına işâret ediliyor.