En'am Suresi 66-69. Ayet — Tefsir

Ayet sayfasına git →

وَكَذَّبَ بِهِ قَوْمُكَ وَهُوَ الْحَقُّ قُلْ لَسْتُ عَلَيْكُمْ بِوَكِيلٍ لِكُلِّ نَبَاٍ مُسْتَقَرٌّ وَسَوْفَ تَعْلَمُونَ وَاِذَا رَاَيْتَ الَّذِينَ يَخُوضُونَ فِي اٰيَاتِنَا فَاَعْرِضْ عَنْهُمْ حَتّٰى يَخُوضُوا فِي حَدِيثٍ غَيْرِهِ وَاِمَّا يُنْسِيَنَّكَ الشَّيْطَانُ فَلَا تَقْعُدْ بَعْدَ الذِّكْرٰى مَعَ الْقَوْمِ الظَّالِمِينَ وَمَا عَلَى الَّذِينَ يَتَّقُونَ مِنْ حِسَابِهِمْ مِنْ شَيْءٍ وَلٰكِنْ ذِكْرٰى لَعَلَّهُمْ يَتَّقُونَ

68.

O (Kur'an) hak olduğu halde, kavmin onu yalanladı. De ki: "Ben size vekil (sizden sorumlu) değilim."

Diyanet İşleri

67.

Her haberin gerçekleşeceği bir zamanı vardır. İleride bileceksiniz.

68.

Ayetlerimiz hakkında dedikoduya dalanları gördüğün vakit başka bir söze dalıncaya kadar onlardan yüz çevir, uzaklaş. Şayet şeytan sana unutturursa hatırladıktan sonra (kalk), o zalimler grubu ile beraber oturma.

69.

Allah'a karşı gelmekten sakınanlara, onların hesabından bir şey (sorumluluk) yoktur. Fakat üzerlerine düşen bir hatırlatmadır. Belki sakınırlar.

Celal Yıldırım (İlmin Işığında Asrın Kur'an Tefsiri)

%100

MEÂLİ:

66- Kavmin onu (Kurʹânʹı) yalan saydı. Halbuki o haktır. De ki: Üze­rinize vekil değilim (benim görevim açık bir tebliğdir. Azâp ve mükâfat verme Allahʹın kudreti dahilindedir).

67- Her haberin kararlaştırılmış bir vakti (belirlenmiş bir saati) var­dır ve siz de onu ileride görüp anlıyacaksınız.

68- Âyetlerimize (alaylı bir tavırla, saygısız bir ağızla) dalanları gör­düğün zaman, başka bir söze dalıncaya kadar onlardan yüzçevir. Şayet şeytan sana unutturursa, hatırladıktan sonra artık o zâlim kavm ile bera­ber oturma.

69- Allah’tan korkup kötülüklerden sakınanlar üzerine, onların he­sabından bir şey yoktur; fakat bir hatırlatmadır, ola ki sakınırlar.

İLGİLİ HADÎSLER

«Âdem (A. S. ) unuttu, zürriyetine de (soyçekimi nedeniyle bu geçtiği için onlarda da) unutkanlık meydana geldi. » (Tirmizî/tefsîr-i sûre: 7)

«Ben de sizin gibi bir beşerim; sizin unuttuğunuz gibi ben de (dünya işlerinde bazı şeyleri) unutabilirim. O halde (bir şeyi) unuttuğum zaman bana hatırlatın. » (Buharî/salât: 31- Müslim/mesâcid: 90, 92, 93, 94- Ebû Dâvud/salât: 189, 190, sehv: 25, 26- İbn Mâce ikamet: 129, 133- Ahmed: 1/379, 420, 424, 438, 455)

«Ümmetimden hatâ, unutma ve bir de zorlanarak işledikleri bir şeyin (günah ve cezâsı) kaldırılmıştır. » (İbn Mâce/talâk: 16- Taberânî)

PEYGAMBER TASARRUFA SAHİP MİDİR?

«De ki: Üzerinize vekil değilim. »

Kur’ânʹda sırası gelince Peygamberin görev ve yetkileri üzerinde du­rulur ve ayrı ayrı sıfat ve yetkileri sözkonusu edilerek gerekli açıklama yapılır.

Değişik ifadelerle değişik sıfatlara dikkatler çekilir ve bu hususta ya­pılan tekrarlar çok önemli birkaç hususu bize öğretip bilgimizi artırır. Şöy­le ki:

a) Aynı konunun belirttiğimiz ölçüde tekrarı, her defasında ayrı bir mâna kapısını açar, düşünce ufkunu genişletir.

b) Kişilerin ifrata (aşırı gidip ölçüsüzlüğe) kaçmasını önler ve lider olarak başlarına geçen kişileri ilâhlaştırmalarına engel olmak için, en bü­yük insan ve Allah’ın tayîn ettiği en başarılı lider ve önder olan Hz. Mu­hammed (A. S. )in bile insanlar üzerinde dilediği gibi tasarrufa yetkili bu­lunmadığını hatırlatır; İlâhî kudret ve yetkinin fânilere havale edilmediği­ni; hiç kimsenin Allahʹın vereceği âzâbı verme veya geri çevirme güç ve tasarrufu taşımadığını telkîn eder.

c) Peygamberin asıl vazifesi, İlâhî buyrukları rahmet havası içinde teblîğ etmek; inkârcıları, nankörleri ve âsileri tuttukları yolun kendilerini felâkete götürdüğü hususunda uyarmaktır.

Kur’ân’da Peygamberin görev ve yetkilerini belirten diğer âyetler de hep bu amaçlara yöneliktir. (Fazla bilgi için bak: Ğaşiye: 21, Kaaf: 45 ve Müddessir: 11. âyetlerin tefsirine.)

HER HABERİN KARARLAŞTIRILMIŞ VAKTİ VAR

«Her haberin kararlaştırılmış bir vakti (belirlenmiş bir saati) vardır..»

Olmuş olacak her şey önceden tesbit edilip LEVH-İ MAHFUZA (ANA KİTABA, KORUNMUŞ İLÂHÎ LEVHAYA) yazılmış, Misal Âleminde de birer misali konulmuştur. Her olay mutlaka zaman ve mekân kavramlarıyla bağ­lantılıdır. Tabii olaydan kasdımız, biz canlılar âlemiyle, madde âleminde meydana gelenleridir. Olaylar ise, genellikle ikiye ayrılır: Allahʹın Yüce Kalem’le önceden yazıp sonuca bağladıkları; diğeri ise, insanların kendi irâde ve istekleriyle yapacakları şeyler. Yüce Kalemʹin yazıp sonuca bağladığı ve mürekkebinin kuruduğu olaylar, vakti-saati gelince meydana çıkar. Bunların değişmesi veya geciktirilmesi, ya da terkedilmesi söz ko­nusu değildir. Kurulan kâinat düzeni ve bu düzen içinde yerini alan sis­temlerin yaratılması, göklerle yerin altı devrede vücut bulması, güneş sis­temi dahil diğer bütün sistemler, yeraltı madenlerinin oluşturulması, dep­remler, dünyanın iki ayrı hareketi, Kitap ve Peygamberlerin gönderilmesi bu cümledendir.

İnsanların irâde ve ihtiyarlarıyla meydana gelen olaylar da önceden tesbit edilmiş ve diğer ikinci derecede bulunan kalemler onları yazmıştır ve yazmaktadır, vakti-saati gelince oluşup meydana çıkar. Ne var ki bun­lar yazıldığı için ortaya çıkmıyor, çıkacağı için yazılmışlardır. Bazan İlâhî müdahale bu olaylara yön verir, bazan da sildiği olur. Çünkü Allah bu ikinci kademede yazılan şeylerden dilediğini siler, dilediğini sabit bırakır; Ana Kitap O’nun katindadır. Bu, kaderin bir sırrıdır ki, anlamak ve anlat­mak mümkün değildir.

Kur’ânʹda ilgili âyetle bu hususlara işâret edilirken bilhassa Allahʹın inkârcıları ve müşrikleri -bunca âyet ve belge karşısında- cezasız bırakmıyacağı belirtilir ve bütün bunların vakti-saati gelince gerçekleşeceği ha­tırlatılır. Çünkü Allahʹın sözü haktır, o mutlaka yerine gelecektir. Allah sö­zünden dönmez, O yegâne hikmet sâhibidir.

İNKÂR İMÂN DERECESİNDE OLURSA

«Âyetlerimize (alaylı bir tavır­la) dalanları gördüğün zaman onlardan yüzçevir. »

İnkâr imân derecesinde bir kuvvet kazanır, kişinin beyni küfür doğrul­tusunda iyice yıkanıp hakka karşı içinde aşırı bir kin ve hınç oluşturulur­sa, artık öylesiyle tartışmak, bilgi alış-verişinde bulunmak yarar yerine za­rar getirir. Önyargı, hep önde gider. Birinin hakka, diğerinin bâtıla taham­mülü yoktur. Aradaki fark ise, çok değişik yönlüdür: İnkârcıda akıl ve man­tık yerini hisse terketmiş; inananlarda ise, akıl ve mantık imânla birleşip sarsılmaz bir güç oluşturmuştur.

Akla ve mantığa karşı akıl ve mantıkla cevap verilirse sonuca varmak mümkün olur.

Kur’ân bu konuda önemli bir noktaya parmak basarak mesafenin açıl­masında bir yarar olmadığını, hisse hisle karşı koymanın hakka ve ger­çeğe götürmiyeceğini belirtiyor. Bunun için inkârcı inatçıların hislerinin esiri olarak hak din ve hak kitap ile alay ettikleri bir toplantıda mü’minlerin oturmaması emrediliyor.

Yukarıda da kısmen belirtildiği gibi, böyle bir metot uygulamakta bir­çok yararlar vardır, onları özetliyecek olursak, konu daha iyi anlaşılmış olur:

a- Önce saygısız inkârcıları ölçüsüz duygularıyla başbaşa bırakmak,

b- Duygusal söz ve davranışlara duygusal ölçüde cevap vermemek, akl-i selîmle hareket etmeyi âdet edinmek,

c- Seviyesiz kişilerin seviyesine düşmemek, konuşmadan meclisi terkederek en güzel cevabı vermiş olmak,

d- Mü’minlerin her hususta olduğu gibi, bu gibi hallerde de yüksek bir terbiye örneği vermekten yana olduklarını ortaya koymak,

e- Azgının azgınlığını artırmasına, câhilin cehaletini kırıcı ölçüde ortaya dökmesine fırsat vermemek...

Görülüyor ki Kur’ân, ilim alış-verişine kapı kapamıyor, onu her yerde teşvik ediyor. Allah’ın kitabı Kur’ân üzerinde de seviyeli bir tartışmayı ya­saklamıyor. Hissin rehberliğinde kaba ve bilgisizce bir tartışmaya muha­tap olmayı yasaklıyor. Çünkü din ve kitabı alaya almakta, aklın değil his­sin, ilmin değil cehaletin, saygının değil saygısızlığın rehberliği hâkimdir.

UNUTMA - UNUTKANLIK

«Şayet şeytan sana unutturursa. »

Hafıza (bellek): İnsanın deneylerle edindiği izlenim ve bilgileri tesbit edip beyninde biriktirme ve gerektiğinde bunları ortaya koyma ve yarar­lanma yeteneğidir. İnsan beyninde birkaç milyar hücrenin bulunduğu ve hafıza merkezinin milyarlarca şeyi rengiyle, biçimiyle, sesiyle ve sözüyle alıp arşivliyecek güçte olduğu bilinmektedir.

Hafıza ile ilgili incelemelerde, izlenimin tesbiti, korunması ve yeniden yüzeye çıkarılması olarak üç aşama bulunduğunu söyliyebiliriz.

Diğer taraftan öğrenilmiş bilgilerin gereğince korunabilmesi, beyinde derin ve yeterli izler bırakabilmesi, tekrarı gerektirir. Hem önemsenmiyen, hem de tekrar edilmiyen bir konuyu, bir olayı, bir sözü unutabiliriz, çünkü beyinde bıraktığı derin bir izi yoktur.

Şüphesiz ki, her insanın hafıza yeteneği aynı güçte değildir. İrsî ku­sur ve meziyetlerin de bunda payı pek büyüktür. Ama hepsi de bazı sebep­lerle unutma, silinme arızasıyla yüzyüzedir.

Şüphesiz ki Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz gerek akıl ve zekâ, gerek ha­fıza, idrâk ve irâde gibi yetenekler bakımından çok güçlü ve gelişkin idi. Bütün çağlara ve gelecek olan milletlere hitap etme durumunda olan bir peygamberin de kuşkusuz böyle olması gerekirdi. O bakımdan yaratılış­tan yani doğuştan üstün yeteneklerle donatılmıştı. Böyle olmasına rağ­men, kalbleri ve ruhları her dem yüce kudretle temas halinde bulunduğu, metafizikle derinden ilgilendiği için bazan dünya ile ilgili hususları unut­tuğu olurdu. Ama çok geçmeden hatırlıyabilir, başka cihetle bağlantılı bu­lunan dikkatini o konuya çevirebilirdi.

Kur’ân’da Musa (A. S. ) ile Hızır kıssasında, Musâ Peygamberʹin ver­diği sözü unuttuğundan söz edilir. «Unuttuğun zaman Rabbini an! » (Kehf sûresi: 24) âyetiyle de peygamberimizin bazan unuttuğu hususların olduğuna işâret­te bulunuluyor.

ÂYETLER ARASINDA BAĞLANTI

Yukarıda geçen âyetlerle, bunca belgelere ve kâinattaki İlâhî kudre­ti yansıtan delillere rağmen putperest ve inatçı inkârcıların hâlâ Kur’ânʹı insan ürünü saymaları kınandı. Peygamberin hemen azâp indiren veya inecek azâbı geri çeviren bir kudret olmadığı, bütün tasarrufun Allahʹa ait bulunduğu açıklandı.

Kur’ân âyetlerine alaylı bir tavırla dalanlarla beraber oturulmaması emredildi.

Aşağıdaki âyetle, bu kadar kör ve nankör olanların kendi dinlerini de oyuncak ve alay edindiklerine temas ediliyor; inat hastalığına yakalanıp sadece hisleriyle hüküm vermeye kalkışan beyni yıkanmışların çoğunun böylesine mariz bir karakter taşıdığına işârette bulunuluyor. Sonunda İlâ­hî adâletin tecelli edeceği, bir uyarı şeklinde hatırlatılıyor.