MEÂLİ:
64- Bu Dünya hayatı bir eğlence ve oyundan başka bir şey değildir. Âhiret yurdu ise gerçek hayatın kendisidir. Bunu bir bilselerdi!.
65- Gemiye bindikleri zaman, dini dindarlığı Allahʹa has kılarak samimiyetle Oʹna duâ edip yalvarırlar. Kendilerini kurtarıp karaya çıkarınca bir de bakarsın onlar (Allahʹa) ortak koşarlar.
66- Böylece kendilerine verdiğimiz nimetlere karşı nankörlük etsinler ve bir süre yararlanıp geçinsinler; ileride (bunun nasıl bir kötülük ve şuursuzluk olduğunu) bileceklerdir.
67- Görmediler mi ki, çevrelerindeki ve civarlarındaki insanlar kapılıp (malları) yağma edilirken, biz (Mekke’yi) güven verici bir Harem yaptık. Onlar hâlâ bâtıla inanıyor, Allahʹın nîmetini inkâr mı ediyorlar?!
68- Allahʹa karşı yakışıksız isnatta bulunup yalan uyduran veya hak (olan Kurʹân ve Peygamber) kendisine gelince Oʹnu yalan sayandan daha zâlim kim vardır? Cehennemʹde kâfirlere bir konak yok mudur?
69- Bizim hoşnutluğumuz doğrultusunda cihâd edenleri elbette yollarımıza iletiriz. Şüphesiz ki Allah iyiliği, güzelliği huy edinenlerle beraberdir.
İLGİLİ HADÎSLER
«Dünya tatlıdır ve yeşilliktir. Kim ondan hak ölçülerine göre alırsa, o ona mübarek kılınır. Dünyaya nice dalan kimseler var ki nefsi İştiha duyar da âhirette ona ateşten başka bir şey yoktur. » (Tirmizî/fiten: 26, Zühd: 41- İbn Mâce/fiten: 19- Dâremî/rikak: 37- Ahmed: 3/7, 19, 22, 46, 61- 6/68)
«Dünya yeşilliktir ve tatlıdır. Kim ondan helâlından kazanır da hak ölçüsüne göre harcayıp yedirirse, ona karşılık Allah ona sevap verir ve onu cennetine eriştirir. Kim de dünyadan helâlının gayrisinden kazanır da hak ölçüleri dışında harcarsa, Allah ona horluk, hakîrlik yurdunu helâl kılar (oraya müstahık olur). Allah ve Peygamberiʹnin (meşru saymadığı) mala dalan nice kimseler var ki, kıyâmet gününde onlara ancak ateş vardır. » (İbn Hibbân- Câmiussağîr: 1/17)
«Dünya, (âhiretteki makamına nisbetle) müʹmine zindan; kâfire de (cehennemdeki yerine nisbetle) cennettir. » (Müslim/zühd: 1- Tirmizî/zühd: 16- İbn Mâce/zühd: 3- Ahmed: 2/197, 233, 379, 485)
DÜNYA HAYATI
«Bu dünya hayatı bir eğlence ve oyundan başka bir şey değildir.. »
Dünya, âhiret yolu üzerinde bir uğraktır. İnsan ruhu yaratıldığından beri yolculuk halindedir. Son durağı âhiret âleminde ya cennet, ya da cehennemdir.
Bu uğrakta bir süre kalmamız, hayatın tadını almamız; anlam ve hikmetini öğrenip kavramamız gerekmektedir. Zira ancak böylece âhiret hayatına daha şuurlu hazırlanabiliriz ve oradaki sonsuz nimetlerin kıymetini ancak bu yoldan anlayıp takdir edebiliriz.
O halde dünya, âhiret yurduna hazırlık dönemidir. İnsan ömrü kısadır; ve her gün aynı şeylerin tekrarından, bir bakıma eğlence ve oyundan başka bir şey değildir. Nitekim insanoğlunu eğlendiren oyun ve eğlenceler de her gün tekrarlanmaktadır.
Dünya’yı mutlu bir hayatın son durağı görmek, şüphesiz ki ondan maksat ve amacın, hikmet ve gayenin ne olduğunu idrâk etmemek demektir. Zira ölümlü ve ıstıraplı bir hayat hiçbir zaman son durak değil, son durağın yolu üzerinde bir uğraktır. İnsan uğrak için değil, sonsuz bir hayat için yaratılmıştır. Ona verilen kısa ömür içinde, ancak dünya hayatından maksat ve hikmetin ne olduğunu; niçin yaratılıp varlık alanına getirildiğini, kendisini yoktan var kılıp hayat düzeyine getiren yüce yaratanın âlemlerin Rabbi bulunduğunu anlayıp öğrenebilir. O bakımdan boşuna harcayacak bir saatimiz bile yoktur diyebiliriz.
Böylece İslâm Dini dünyayı bırakmamızı, ona hiç önem vermememizi telkîn etmiyor; bilâkis kısa ömrümüz süresinde her iki hayatı birden kucaklamamızı ve dünyadan meşru ölçülerde yararlanmamızı, fakat onu hiçbir zaman amaç edinmememizi emrediyor.
DİN VE ALLAH DUYGUSU İNSANDA FITRÎDİR
«Gemiye bindikleri zaman, dini, dindarlığı Allahʹa has kılarak samimiyetle Oʹna duâ edip yalvarırlar. Kendilerini kurtarıp karaya çıkarınca, bir de bakarsın onlar (Allahʹa) ortak koşarlar. »
Dünya hayatıyla yetinip ondan amaç ve hikmetin ne olduğunu hesaba katmayan şüpheci şaşkınlar, Allahʹı ve âhireti pek hatırlamazlar. Ama bir gün gemiye binip tehlikeyle burun buruna gelince, içlerinde doğuştan var olan, fakat nefis, şehvet ve dünyalık örtüleriyle belirsiz hale gelen din ve Allah duygusu kıpırdayıp harekete geçer ve kişi bir anda Hakkʹa teslimiyet havasına girip duâ ve niyaza başlar. İçindeki fıtrî duygu o anlarda onun nefsine, şehvetine ve dünyalığa sed çeker ve kendini ortaya çıkararak «Allah’ı hatırla, Oʹnu ferahlık günlerinde de, sıkıntılı ve tehlikeli anlarında da anmayı unutma» diye fısıldar. Karaya çıkıp selâmete erince Allah’ı unutup kendi cesaretlerini, beceri ve maharetlerini ve birtakım eşyayı Oʹna ortak koşarlar.
Kur’ân-ı Kerîm bu incelik üzerinde dururken, insan aklını fıtratındaki cevhere, diğer bir anlatımla, mayaya çekerek onu harekete geçirmek ister. Zira insan, bütün bu gerçekleri incelik ve ayrıntılarıyla birlikte anlayabilecek yetenekte yaratılmıştır. Cenâb-ı Hak hiç bir eşya ve canlıya lâyık görmediği üstün nimetleri insanoğluna lâyık görmüş ve onu mükerrem yaratmıştır. Bu iltifata rağmen insanın, Yaratanʹı hakkında şüpheye düşmesi veya O’nu inkâr etmesi çok düşündürücüdür. Cenâb-ı Hakk’ın böyle bir nankörlüğü cezasız bırakacağı söylenemez. Meğer ki kişi ölmeden önce dönüş yapar da İlâhî mağfireti dilerse, Allah elbette ki Gafur ve Rahîm’dir.
MEKKELİ MÜŞRİKLERİN NANKÖRLÜKLERİ
«Görmediler mi ki, çevrelerindeki ve civarlarındaki insanlar kapılıp (malları) yağma edilirken, biz (Mekke’yi) güven verici bir Harem yaptık. Onlar hâlâ bâtıla inanıyor, Allah’ın nîmetini inkâr mı ediyorlar?! »
Cenâb-ı Hak kendisine ibâdet edilmesi için ilk mâbedin Mekkeʹde yapılmasını diledi. Bununla o beldeyi «Tevhîd İnancı»nın yeşerip dal budak salacağı, ülkeleri aydınlatacağı bir merkez yaptı. Böylece orayı «beldeler anası» veya «beldeler aslı ve merkezi» anlamına gelen «Ümmu’l-kurâ» adıyla şereflendirdi. Kutsal Kâbe’yi güven yeri ilân etti. Böylece Arap Yarımadası’nda yaşayan kabileler arasında vuruşma, tecavüz, haklara saygısızlık ve güvensizlik kol gezerken Mekkeliler Kâbe sayesinde güven içinde yaşıyorlardı. Ne yazık ki kendilerine verilen bu yüksek değeri, şeref ve izzeti anlayamadılar; Kâbe’nin Rabbim bırakıp putlara taptılar ve o kutsal yeri bir bakıma puthane haline getirdiler. Yıkılıp şekil değiştiren «Tevhîd İnancı»nı yeniden ihyâ edecek, dünyadaki küfür, şer ve fesadı; zulüm ve tuğyanı durduracak Rahmet Peygamberi Hz. Muhammed’e (A. S. ) düşman kesildiler; O’na inananlara işkencede bulundular; Allahʹa iftira ettiler; peygamberi (A. S. ) yalanlayarak zâlimlerden oldular.
İlgili âyetlerle Harem sakinleri bu nankörlüklerinden dolayı kınanıyor, uyarılıyor ve dünyada da, âhirette de bunun hesabının ağır olacağı haber verilerek, bundan böyle o kutsal beldede benzeri kötülüklerin işlenmemesine dikkatler çekiliyor.
Cenâb-ı Hak kalıcı tehdît ve ihtarını şöyle açıklamaktadır:
«Allah’a karşı yakışıksız isnatta bulunup yalan uyduran veya hak (olan Kur’ân ve peygamberi) kendisine gelince onu yalan sayandan daha zâlim kim vardır? Cehennemʹde kâfirlere bir konak yok mudur? »
ALLAH YOLUNDA CİHÂD EDENLER
«Bizim hoşnutluğumuz doğrultusunda cihâd edenleri elbette yollarımıza iletiriz. Şüphesiz ki Allah iyiliği, güzelliği huy edinenlerle beraberdir. »
Allah sözü daha yüce olsun, küfür ve azgınlık durdurulsun, fitne ve fesat önlensin ve Allah’ın insanlara son mesajı olan İslâmiyet dimdik ayakta dursun diye savaşmak, gerçek anlamıyla «cihâd»dır.
Bu anlam düzeyinde insanlığın kurtuluş ve mutluluğu; dünya ve âhiret saadetine erişmesi için savaşmak ne büyük şereftir. «Allah vardır ve birdir» sözünü, inancını kalp ve kafalara enjekte etmek için teblîğ ve irşatta, eğitim ve öğretimde bulunmak ne yüce hizmettir!
İşte ilgili âyetle, anlatılan dava ve amaç bu gerçekleri yansıtmakta ve cihâdın gerçek anlamına işârette bulunulmaktadır.
Bilindiği gibi, cihâd, «cehd» ve «cühd» kökünden türetilen bir isimdir. Kökü itibarıyla şu manalara delâlet eder:
a) Güç ve takati kullanmak,
b) Meşakkat ve sıkıntıya katlanmak,
c) Gayeye erişmek, sonuç almak,
d) Çalışıp çabalamak, mevcut gayret ve enerjiyi sarfetmek,
e) Denemek ve sınavdan geçirmek,
f) Hastayı halsiz bırakmak,
g) Sütün yağını olduğu gibi çekip almak,
h) İştiha duymak..
İşte Cenâb-ı Hakkʹın sözünü ettiği gerçek cihâd, bütün bu mana ve amaçları kendinde taşımaktadır. Mücâhid olan mü’min, belirtilen vasıflara lâyık olmaya çalışan ve sonuç elde eden kimsedir.
Şunu da belirtelim ki, cihâdın manası, sadece silah alıp düşmanla vuruşmak değildir. Günün şartlarına, milletlerin tekâmül ve tutumuna; ilim ve tekniğin kaydettiği gelişmeye göre, fikirle, kalemle, sözle, kitapla, yayım organlarıyla; tahsilli, kültürlü kadrolar yetiştirmekle ve gerektiğinde modern silahlarla cihâd yapılır ve böylece asıl amaca hizmet edilmiş olunur.
O sebeple Kurʹân’da «Allah için, Allah yolunda cihâd» sözleri kullanılırken, meşru olan her vasıtaya baş vurup küfrü, tuğyanı, dinsizliği, şer ve fesadı, saldırı ve işkenceyi durdurmaya çalışmanın da gerçek anlamda cihâd olduğuna işâret edilmekte ve bu kavram üzerinde dikkatle durmamız ilhâm edilmektedir.
Bu bakımdan ilim adamlarımızın çoğuna göre, cihâdın bir diğer verimli ve feyizli yanı, amaca en uygun olanı; imân temeli üzerinde sâlih amellerde bulunup iyiliği, faydalı olmayı, örnek bir insan seviyesine gelmeyi ve din kardeşliğini geliştirmeyi görev bilerek bu uğurda üstün gayret sarfetmektir. Zira Allah böyle olan mü’minlerle her zaman beraberdir.
Ankebût Sûresiʹne, «İnandık dedikten sonra insanları çetin sınavların beklediği» hikmetli ve düşündürücü sözle başlanmakta ve Allah yolunda cihâd edenlerin inayet ve rahmet, başarı ve güven yollarına eriştirileceği; aynı zamanda Cenâb-ı Hakk’ın, sâlih amellerde bulunup iyiliği, güzelliği huy edinenlerle beraber olduğu belirtilerek sûre noktalanmaktadır.
Bu sûrenin de tefsirine bizi muvaffak kılan Cenâb-ı Hakk’a hamd-u senâlar olsun. Şerefli hadîsleriyle Kur’ân’ı bize açıklayan Sevgili Peygamberimize de salât-ü selâmlar olsun..