MEÂLİ:
66- De ki: «Sizin Allahʹtan başka taptıklarınıza tapmaktan, bana Rabbımdan gelen açık belgelere göre kesinlikle menʹedilmişimdir ve ben âlemlerin Rabbına teslîmiyet göstermekle emrolundum.
67- O ki sizi topraktan yarattı, sonra nutfe(deki sperma)dan, sonra kan pıhtısından meydana getirdi; sonra sizi çocuk olarak çıkarır; sonra gücünüzü bulup ergenliğe erişiyorsunuz; sonra da yaşlanıyorsunuz. Kiminiz önceden (çocukken ya da genç yaşta iken) öldürülür, (kiminiz do) belirlenmiş bir vakte erişmeniz için (yaşatılırsınız). Olur ki aklınızı kullanırsınız.
68- O ki, yaşatır ve öldürür. O bir işin yerine gelmesini dilediğinde, ona sadece «ol! » der, o da oluverir.
İNİŞ SEBEBİ
Mekkeʹnin ileri gelenleri, Müslümanlarla kendileri arasında bir barış ortamının sağlanabilmesi için, her şeyden önce Hz. Muhammedʹin (A. S) putlara saygılı olmasının gereği üzerinde duruyor, buna benzer birtakım yersiz, anlamsız önerilerde bulunuyorlardı. O sebeple yukarıdaki âyetlerin indiği söylenir.
ALLAHʹTAN BAŞKASINA TAPMAMAK
«De ki: Sizin, Allahʹtan başka taptıklarınıza tapmaktan, bana Rabbımdan gelen açık belgelere göre, kesinlikle menʹedilmişimdir. »
Âyette «Rab» sıfatı iki defa kullanılmıştır. Birincisi, Hz. Muhammed’i (A. S. ) çok cahil ve kaba bir kavmin bağrından seçip edep ve terbiyenin ekmel derecesine yükselttiğine; İkincisi, her varlığın İlâhî terbiye ve tekâmül kanunuyla vücut bulup türünün özelliğine göre kemal mertebesine getirildiğine işârettir.
Böylece Cenâb-ı Hakʹtan indirilen belgelerin faydasına dikkatler çekilmekte ve bu belgelere kulak ve kalbini açmayanların dalâlet, yani sapıklıkta kalacağı ve insanın bâtıl bir bataklıktan kurtulması için mutlaka bu belgelere muhtaç bulunduğu dolaylı şekilde hatırlatılmaktadır.
«Ve ben, âlemlerin Rabbına teslimiyet göstermekle emrolundum» cümlesi, önemli bir hususu yansıtmaktadır. Şöyle ki: İslâmiyet, her yönüyle Hakk’a teslîm olmaktır. Aynı zamanda barış ve güven telkîn edip topluma huzur havası estirmektir. Zira İslâm, «silm» kökünden türetilmiştir. Bu, mutlaka barış, esenlik ve güven anlamını taşır. İslâm, son dinin özel ismi olarak, bütünüyle Hakkʹa teslîm olup insanlara -Allah adına- sulh ve güven ortamı hazırlamaktır.
İlgili âyetle, Hz. Muhammed’in (A. S. ) Hakk’a olan teslimiyetini sırası geldikçe izhar etmesi emrediliyor. Bu, aynı zamanda kıyâmete kadar gelecek olan ümmetine de yönelik bir emirdir; yani hitap her ne kadar özellik arzediyorsa da emir genellik ifade etmektedir.
İNSANIN YARATILIŞI VE MENŞEİ
«O ki sizi topraktan yarattı, sonra nutfe (deki sperma) dan, sonra kan pıhtısından meydana getirdi; sonra sizi çocuk olarak çıkarır.. »
Cenâb-ı Hak bu âyetle, «hayat madde ile birlikte ezelden beri mevcuttur. Yeryüzünde hayatın başlaması, tesadüflerin oluşturduğu mikro organizmalarla gerçekleşmiştir» diye iddia edenleri reddetmekte ve araştırıcılara insanın menşei hakkında ip ucu vererek hareket noktasını belirlemektedir.
İlk insan Adem (A. S. ) ve onun sol arka kaburgasından yaratılan Havva’nın «kün emri» ile vücut bulmaları, insanın başlangıcı, yani menşei kabul edilir. Böylece ilk erkek ve dişi yaratılınca, konulan biyolojik kanunlarla, erkek ve dişinin birleşmesiyle üreme olayı gerçekleşmiştir. Ancak Kur’ân’da bu üremenin dört ana safhası konu edilmektedir:
a) Toprak,
b) Nutfe (meni ve içindeki canlı organizma),
c) Alâka,
d) İnsan şekline girmiş bebek veya cenin..
Toprak ilk insanın menşei olduğu gibi, onun soyundan gelen insanlara da bir bakıma menşe’ sayılır. Şöyle ki: Toprakta yetişip çıkan gıda maddelerinin yenilmesiyle erkekte sperma, kadında yumurta oluşmaktadır. Sperma, ana rahmine intikal edip yumurtayla birleşince, geometrik katlanma şeklinde çoğalıp «alâk» durumuna gelmektedir. Sonra da yavaş yavaş gelişip et parçası haline dönüşerek cenin oluşmaktadır. Bu safhaların hepsi, değişmeyen sünnetullahın gereğidir. Belli bir proğrama bağlı bulunuyor; kör tesadüfün eseri değildir ve olamaz..
«Alâk» çok yönlü bir kavramdır. Bulunduğu yere, konuya göre manalandırılır. Daha çok şu beş şeye delâlet ettiği tesbit edilmiştir:
1- Bir şeye ilgi duyup teşebbüste bulunmak,
2- Avın, avcının ağına takılıp kalması,
3- Kova ve benzeri kapların kulpu veya tutamağı,
4- Asalak (sülük),
5- Donuk, pıhtılaşmış kan..
Konumuzu oluşturan âyette yer alan «alâk» dördüncü ve beşinci manalara delâlet etmektedir. Beşinci manaya delâleti her ne kadar çok yaygınsa da, dördüncü manaya delâleti de uzak bir ihtimal sayılmaz. Zira ana rahmine intikal eden sperma denilen canlı organizmalara mikroskopla bakıldığında tam asalak, yani sülük şeklinde olduğu görülür. (Bilgi için bak: Alâk Sûresi: 2. âyetin tefsiri)
ECEL-İ MÜSEMMA
«Kiminiz önceden (çocukken ya da genç yaşta iken) öldürülür. (Kiminiz de) belirlenmiş bir vakte erişmeniz için (yaşatılırsınız). Olur ki aklınızı kullanırsınız. » İslâm akaidçilerinden bazısı, insanın ölüm olayını, «ecel-i kaza» ve «ecel-i müsemmâ» diye iki kısma ayırmışlardır. «Ecel-i Kaza»yı, henüz takdîr edilip belirlenen ömür süresi bitmeden bir kaza sebebiyle hayat ışığının sönmesiyle yorumlamışlardır. «Ecel-i Müsemma» ise, belirlenip takdîr edilen ömür süresinin son çizgisine kadar devam ettikten sonra hayat ışığının sönmesi şeklinde tarif edilmiştir.
Ecelin belirtilen şekilde iki kısma ayrılması daha çok Mu’tezile’nin görüşüdür. Gerçekte ise, her iki ecel de İlâhî ilmin tesbit ve takdiriyledir. Cenâb-ı Hak, yaratıp dünya hayatına getireceği her insanın ömür sermayesini ne yolda nasıl kullanacağını ve bunu nasıl noktalayacağını bilir ve ona göre kader çizgisini çizer. Bu manayla her iki ecel de önceden belirlenip takdîr edilmiş oluyor.
Kader ve İlâhî kudretin onunla ilgili takdîr ve plânı hakkında verilen kısa bilgi, akla ışık tutmak içindir. Zira akıl yalnız başına bu ince ve duyarlı konuları çözemez; hayat ve kader plânını hazırlayan Allahʹın vereceği ana bilgiye muhtaçtır. İlgili 67. âyetin son cümlesi bu hususa işâret etmektedir.
Böylece insan yaratıldıktan sonra başıboş bırakılmamış, mevcut şart ve ortam içinde hayatını devam ettirmenin yol ve yöntemini anlayacak kadar kendisine akıl ve zekâ verilmiştir. Sonra da kendisine cüz’î irâde verilerek hayat sahnesinde serbest bırakılmış, ancak yanlış bir harekette bulunmasın diye kendisine yol gösteren, ışık tutan kitap indirilmiş ve peygamber gönderilmiştir.
HAYAT VE ÖLÜM KANUNU
«O ki, yaşatır ve öldürür. »
Dünyaʹya gelmemiz nasıl elimizde, irâdemiz dahilinde değilse, ölmemiz de bir bakıma elimizde değildir ve irâdemizin dışında cereyan eden kaçınılmaz bir olaydır. O halde insan bütünüyle başka bir kudretin tasarrufu altında bulunuyor demektir. Hayatı da, ölümü de yaptığı takdîre ve hazırladığı proğrama göre O kudret düzenlemiştir. İster istemez Oʹna, O’nun çizdiği hayat ve ölüm kanunlarına uymak zorundayız. Böylece insan tamamıyla ne hürdür, ne de esîrdir; ikisi arasında cüz’î bir irâdeye sâhiptir. Varlık alanına çıkarılması, belli bir ömürle sınırlandırılması; iç organlarına kumanda edememesi bütünüyle irâdesi dışında gerçekleştirilen bir düzenlemedir.
Dış organlarına kumanda etmesi, hayatını dinî doğrultuda nizama sokması; iyi ya da kötü bir kişi olması ise, irâdesine bırakılmıştır.
O bakımdan ilgili âyette, insan üzerinde mutlak tasarrufa sahip olan küllî irâdeye dikkatler çekilerek, «O ki yaşatır ve öldürür» buyurulmaktadır.
«OL» EMRİ, İLÂHÎ İRADEYE BAĞLIDIR
«O bir işin yerine gelmesini dilediğinde, ona sadece «ol! » der, o da oluverir. »
«Ol emri», iki yönde tecelli eder: Biri, peygamberlerin doğruluğunu kanıtlamak için sebepler zincirini kaldırıp olağanüstü bir olayı meydana getirir ki buna «mu’cize» denilir. Musa (A. S. )ın Asâʹsının Kızıldeniz’i ayırıp yol açması; Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz’in parmaklarından, yüzlerce susuz mü’minin susuzluğunu giderecek kadar su kaynayıp çıkması; Resûlüllahʹın (A. S. ) parmağıyla Ayʹa işâret edip onu ikiye bölmesi bu cümledendir. Diğeri ise, sebep ve illetleri oluşturmak suretiyle olayın gerçekleşmesini sağlayan bir emir ve irâdedir. Kâinatın vücut bulması, düzen ve dengenin kurulması; hayat kanunlarının biteviye aksamadan devam etmesi bu cümledendir.
İlgili âyetle «kün» yani «ol» emriyle bu iki manaya işâret edilmektedir. Muʹcizeler ikinci manaya nisbetle istisna teşkil eder.
Sonuç:
Yaratıp var kılma, öldürüp yok etme; rızık ve eceli belli kanunlara bağlayıp düzenleme; sebep ve illetleri belli ölçülere göre var kılıp harekete geçirme; olayları meydana getirme bütünüyle Allah’a aittir. İnsan aklının ve zekâsının icad ettiği, keşiflerde bulunduğu her şeyin özünü, mayasını önceden oluşturan O’dur. Varlık alanında tesadüflerin, düzensizliğin ve dengesizliğin yeri yoktur. Bu, her yönüyle mükemmel bir plânın mevcudiyetini ve o plânı hazırlayıp işler duruma getiren çok yüksek bir kudretin varlığını isbat etmektedir.
Gerçek bu olunca, neden inkâra sapıp yanlış yola girilir?! Oysa inkârcının kendisi de o mükemmel plândaki çizgiye göre yaratılıp varlık alanına getirilmiştir. Bu durumda Allahʹın varlığını inkâr etmekle neyi isbat etmek ister veya nereye varmak arzusundadır?
Ayetler arasında bağlantı
Yukarıdaki âyetlerle, Cenâb-ı Hakkʹın varlığına, kudretinin sınırsızlığına ve küllî irâde sâhibi olduğuna delâlet eden belgeler ve olaylara yer verildi. Kâinatın bütünüyle Oʹnun tasarrufu altında bulunduğu belirtilerek, insana cüzʹî bir irâde verildiğine işâret edildi.
Aşağıdaki âyetlerle, Allah’ın âyetleri üzerinde inatla tartışan inkârcı zâlimlere, ölmeden önce dönüp yapmadıkları takdirde çok üzücü bir gelecek hazırlandığına değinilerek âhiret âlemiʹnde onlar aleyhine tecelli edecek azabın birkaç safhası konu ediliyor ve böylece yönlendirici bilgiler veriliyor.