MEÂLİ:
65- Allahʹın yerde olanları ve O’nun buyruğuyla denizde yol alıp giden gemiyi sizin emrinize verdiğini görmedin mi? Yerin üstüne (büyükçe gök taşlarının) düşmemesi için göğü (ondaki cisimleri) tutar; ancak Oʹnun izniyle düşebilir. Şüphesiz ki Allah insanlara karşı çok şefkatli, esirgeyici ve çok merhametlidir.
66- Oʹdur ki sizi dirilten; sonra sizi öldürecek, sonra yine diriltecek de Oʹdur. Doğrusu insan çok nankördür.
67- Her ümmete (kendi çağlarında) ayrı bir ibâdet yolu sunduk ki onlar o yolda ibâdet ederler. O halde bu konuda seninle tartışmasınlar. Sen Rabbına dâvet etmeye bak. Şüphesiz ki sen dosdoğru yolda bulunuyorsun.
68- Bununla beraber seninle mücâdele ederlerse, de ki: «Allah sizin neler yaptığınızı bilir. »
69- Allah Kıyâmet günü görüş ayrılığına düştüğünüz şeyler hakkında aranızda hükmedecektir.
70- Bilmez misin ki, Allah mutlaka gökte ve yerde olanları bilir. Şüphesiz ki bunların (hepsi) kitapta (yazılı) dır. Ve bunlar elbette Allahʹa pek kolaydır.
71- Allahʹtan başka, hakkında Allahʹın hiçbir delil ve belge indirmediği ve o hususta (kendilerinin de) hiçbir bilgileri olmadığı şeylere tapıyorlar. Zâlimler için hiçbir yardımcı yoktur.
72- Âyetlerimiz onlara karşı açık-seçik okunduğu zaman o kâfirlerin yüzünde inkâr ve hoşnudsuzluk (belirtisini) anlarsın. Neredeyse kendilerine âyetlerimizi okuyanlara saldıracaklar. De ki: Bundan daha kötüsünü size haber vereyim mi? Allahʹın inkârcılara vaʹdettiği (Cehennem) ateşi... O ne kötü gidilecek yerdir!
HER ŞEY İNSANIN HİZMETİNDE
«Allahʹın yerde olanları... sizin emrinize verdiğini görmedin mi? »
İlgili âyetle yeryüzündeki canlı-cansız her şeyin insanın hizmetine verildiği ve onun buyruğuna baş eğdirildiği belirtiliyor. Ayrıca denizleri gemilerin yüzebilmesi için belli fiziksel kanunlarla düzenleyip insanın yararına bıraktığına dikkatler çekiliyor.
Türleri bini aşan hayvanlarla dünyamızı süslerken; her biri yaşayıp soyunu devam ettirebilmek için diğerini yiyip geçinmekte ve böylece birbirlerinin nesillerini tüketmiyecek şekilde İlâhî denge ve düzen kanununa uymaktadırlar. Bunun gibi, belli elementleri değişik oranda bir araya getirip değişik madenleri depolayarak insana geçim kaynakları hazırlayan ve sayısı belirsiz bitkilerin bir kısmını vitamin kaynağı, bir kısmını şifa eczanesi özelliğinde yaratıp yeryüzüne serpiştiren; böcekler ve rüzgar aracılığıyla bitkiler arasında aşılanma meydana getiren Cenâb-ı Hak, hem bize hayat ve sağlık bahşetmekte, hem de dünyamızı çekici kılmaktadır.
Şüphesiz bunlardan her biri o çok yüce kudretin varlığına, birliğine başlıbaşına birer delil ve belge olarak, Allah kullarını Tevhîd İnancı’na çağırmaktadır.
Kur’ân-ı Kerîm’de sık sık denizden ve faydalarından söz edilmesi, dikkatleri bu hayat kaynağına çekmekte, deniz ürünlerinden yeterince yararlanmamızı ilhâm etmektedir.
ÇEKİM KANUNU VE GÖKTEKİ CİSİMLER
«Yerin üstüne (büyükçe gök taşlarının) düşmemesi için göğü (ondaki cisimleri) tutar; ancak Oʹnun izniyle düşebilir.. »
Bilindiği gibi, bir cismin düşmesi için, yerçekim kuvvetinin bulunması şarttır. Bu çekim kuvvetinin bulunmadığı boşlukta, cisim olduğu noktada kalır.
Fezada sayısı belirsiz cisimlerin kendilerine has yörüngelerde hareketlerine gelince: Yine bu yerçekim ve merkezkaç gibi fiziksel kanunlarla sağlanmıştır. Bütün bunları tesadüflerin oluşturduğunu iddia etmek, en düzenli ve dengeli olayları; dengesiz, düzensiz başıboş olayların meydana getirdiğini kabul etmek olur ki, bunun akıl ve düşünce terazisinde yeri ve anlamı yoktur.
Aklını az-çok kullanabilen ve düşünce ufkunu genişletip varlık âlemindeki mutlak düzene bakan hiç kimse tesadüflerin böylesine en ince matematiksel ve fiziksel ölçülerle vücut bulan sistemleri meydana getiremeyeceğini görüp anlar ve o sonsuz kudret karşısında hayranlık ve mahviyet duyarak secdeye kapanır.
Ortada bir plân ve proğram varsa, mutlaka bir plânlayıcı ve proğramlayıcı vardır. Mükemmel bir düzen varsa, mutlaka akılları aşan bir düzenleyici söz konusudur.
Kurʹân ilgili âyetle bu inceliğe dikkatleri çekiyor. Mevcut düzen nasıl İlâhî kudretin tezahürüyle kurulmuşsa, yine o kudretin tecelli ve tezahürüyle bir gün bozulup âhiret âlemine has yeni bir düzen meydana getirilecektir. Zira sebepleri, kanunları belli bir takdire göre vücuda getiren ancak Allah’tır. O’nun izni olmadan hiçbir şey yer değiştirmez, hiçbir düzen bozulup yerini ikinci düzene bırakmaz. Görevli melekler O’nun ezelde koymuş olduğu kanunları sebepler ve illetler doğrultusunda uygularlar ve en küçük bir hatâ yapmazlar.
Unutmayalım ki, her düzen ve her denge insandan yanadır. İnsan ne kadar baş kaldırıp hakkı red ve inkâr etse de Cenâb-ı Hak, koyduğu düzeni bozmaz ve insanlara olan şefkat ve merhameti devamlı önde gider. Çünkü O, hep Reuf ve hep Rahîm’dir.
ÖLDÜRÜP DİRİLTEN ANCAK OʹDUR
«Oʹdur ki sizi dirilten; sonra sizi öldürecek, sonra yine diriltecek de Oʹdur. Doğrusu insan çok nankördür. »
Her canlıyı ayrı bir özellikte yaratan ve her birinin kalıtımını türünün özelliğine göre genetik yoldan koruyan Allahʹın onları şaşmayan kanunlarla öldürdükten sonra, bizim henüz tam bilmediğimiz fizikötesi kanunlarla onları mutlaka diriltmeye kudreti yeter. İlk başlangıçla sonuç arasındaki bağı ve bağlı bulunduğu biyolojik kanunları bilmek, bizim öldükten sonra dirilmemizi telkin etmekte ve birtakım ipuçları vermektedir.
Kalıtım birimi olarak bilinen genlere insanın bütün özelliklerini kusursuz biçimde nakşeden; atalarımızın birçok kusur ve meziyetlerini onlar vasıtasıyla nesilden nesile aktaran Cenâb-ı Hakk’ın yaratmada benzersiz olduğu kendiliğinden anlaşılmıyor mu? Atom çekirdeğini ve etrafında dönen elektronları güneş sisteminin ve sonra da kâinatın en küçük modeli olarak düzenleyen bu sınırsız kudret, mevcut sistemi bozup bir yenisini yerine getiremez mi? İnsanı öldürdükten sonra diriltemez mi?
Görülüyor ki, ilim geliştikçe, yeni yeni buluşları ortaya koydukça insanoğlunu daha çok Yüce Yaratanʹına yaklaştırmakta ve inkâr bulutlarını sıyırıp onu aydınlığa çıkarmaktadır. Artık inkâr ve nankörlüğe sapmanın makul bir yanı var mıdır?
HER ÜMMETE AYRI BİR İBADET YOLU VERİLMİŞTİR
«Her ümmete (kendi çağlarında) ayrı bir ibâdet yolu sunduk ki onlar o yolda ibâdet ederler.. »
Gerçi «mensek» tabiri ibâdet yolundan başka, şu manalara da delâlet etmektedir: «Alışılıp gidilen ve gelinen yer», «peygamberlerin getirip yaydığı şeriât» «peygamberlerin koyduğu hayat düzeni... »
Bundan, şeriat sahibi olan her peygamberin yaşadığı dönemdeki sosyal yapının durumuna göre bir hayat düzeni, bir ibâdet şekli getirdiği anlaşılıyor. Meselâ: Namaz’ın her peygambere farz kılındığını biliyoruz; ama nasıl, ne vakitlerde ve ne biçimde kılındığını, neler okunduğunu bilmiyoruz. Kur’ân’ın bu ibâdetten söz ederken bazan «rükû» bazan «secde» tabirlerini kullandığına bakılırsa, kiminin sadece namaz ibâdetini rükû’, kiminin sadece secde şeklinde yerine getirdiği izlenimi doğuyor. Fakat bu konuda kesin bir şey söylemek çok zor..
Unutmamak gerekir ki, şeriatler de, ibâdetler de son din olan İslâmiyetle nihaî şeklini ve ölçüsünü bulmuştur. At arabasından bugünkü motorlu taşıtlara gelinmeye benzer bir tekâmül söz konusudur.
Kur’ân bu hususta tartışmanın gereksiz ve yararsız olduğunu belirtiyor. Peygambere (A. S. ) ve Onun yolunda yürüyen mürşitlere, ilim adamlarına gereken tek şey, insanları Allah’ın son dinine dâvet etmektir. Cenâb-ı Hak ise, haklıyı haksızdan, doğruyu eğriden, hakkı bâtıldan en uygun şekilde ayırt etmeyi, yani haklının elinden tutup haksızı cezalandırmayı âhiret gününe bırakmıştır. Haksız zulme sapmadığı, azıp tuğyan etmediği, küfrünü ahlâksızlıkla birleştirip baş belâsı olmadığı takdirde, Allah ona mühlet verir. Çünkü O, her şeyi çok iyi bilir; hiç bir olay, düşünce ve duygu O’ndan gizli kalamaz. Her şey Oʹnun ezelî ilminin tesbitiyle Levh-i Mahfuzʹa yazılıdır. Görevli melekler ise, aslâ hatâ yapmazlar.
İNKÂRCILARIN YÜZLERİNDEKİ HOŞNUTSUZLUK
«Ayetlerimiz onlara karşı açık-seçik okunduğu zaman o kâfirlerin yüzünde inkâr ve hoşnutsuzluk (belirtisi) anlarsın.. »
Bir şeyi inkâr etmek, onu benimsememekten, o şeyi sevmemekten ve inkâr edenin düşünce ve inancına ters gelmesinden kaynaklanır. Burada akıl ve sağduyu değil, his ve önyargı hâkimdir. Dün olduğu gibi bugün de, yarın da inkârcının hoşnutsuzluğunun sebebi budur. O halde Allahʹa imân edenlere gereken: Hakkı en güzel sözlerle, en çekici ve uyarıcı yollarla -kırmadan, incitmeden- anlatmaktır. Gerisi ise, Allahʹa aittir. Kabalığa, ölçüsüzlüğe karşı kabalık göstermek, mesafeyi açmaktan, karşısındakinin kin ve inkârını artırmaktan başka bir şeye yaramaz.
Unutulmamalıdır ki, hakkı kinle, nefretle reddetmek, aklı, vicdanı ve ruhu yıkıp mefluç hale sokmaktır. Öylelerine Cehennem ateşi ne de yakışır.. O bakımdan 72. âyetin son kısmında onların hakka karşı izhar ettikleri kin tasvîr edilirken şu sözlere yer verilmektedir: «Neredeyse kendilerine âyetlerimizi okuyanlara saldıracaklar. De ki: Bundan daha kötüsünü size haber vereyim mi? Allahʹın inkârcılara vaʹdettiği (Cehennem) ateşi.. O ne kötü gidilecek yerdir! »
ÂYETLER ARASINDA BAĞLANTI
Yukarıdaki âyetlerle, inkârcıların aklını harekete geçirmek, düşünce ufuklarını genişletmek için birkaç belgeye dikkatler çekildi. Sonra da semavî dinlerin hepsinin «Tevhîd İnancı» esasında birleştiği konu edildi. Şeriatlerin ise, sosyal yapının gelişmesiyle bir tekâmül gösterdiği ve İslâmiyetle son kertesine gelip dayandığına işâretle bu konuda daha etraflı düşünülmesinin gereği hatırlatıldı. Aksine düşünüp hakkı red edenlere hazırlanan ebedî ateş va’dedilerek, ölmeden önce dönüş yapmaları istenildi.
Aşağıdaki âyetlerle, Allahʹın sonsuz kudretine temas edilerek, Oʹndan başka edindikleri ilâhların bir sivrisinek bile yaratmaya muktedir olmadıkları belirtilerek, yoktan yaratma gücünün ancak O’na mahsus olduğu açıklanıyor. Böylece inkârcı sapıkların Allah’ın kadr-u kıymetini lâyıkıyla bilmedikleri, Oʹnun kudretinin izlerini eşyada görmedikleri konu edilerek, bu hakikatleri ancak Allah tarafından seçilip kendilerine peygamberlik payesi verilenlerin haber verebileceği bildiriliyor.