Nisa Suresi 64-65. Ayet — Tefsir

Ayet sayfasına git →

وَمَا اَرْسَلْنَا مِنْ رَسُولٍ اِلَّا لِيُطَاعَ بِاِذْنِ اللّٰهِ وَلَوْ اَنَّهُمْ اِذْ ظَلَمُوا اَنْفُسَهُمْ جَٓاؤُ۫كَ فَاسْتَغْفَرُوا اللّٰهَ وَاسْتَغْفَرَ لَهُمُ الرَّسُولُ لَوَجَدُوا اللّٰهَ تَوَّابًا رَحِيمًا فَلَا وَرَبِّكَ لَا يُؤْمِنُونَ حَتّٰى يُحَكِّمُوكَ فِيمَا شَجَرَ بَيْنَهُمْ ثُمَّ لَا يَجِدُوا فِي اَنْفُسِهِمْ حَرَجًا مِمَّا قَضَيْتَ وَيُسَلِّمُوا تَسْلِيمًا

64.

Biz her peygamberi sırf, Allah'ın izni ile itaat edilmek üzere gönderdik. Eğer onlar kendilerine zulmettikleri zaman sana gelseler de Allah'tan günahlarının bağışlamasını dileseler ve Peygamber de onlara bağışlama dileseydi, elbette Allah'ı tövbeleri çok kabul edici ve çok merhametli bulacaklardı.

Diyanet İşleri

65.

Hayır! Rabbine andolsun ki onlar, aralarında çıkan çekişmeli işlerde seni hakem yapıp, sonra da verdiğin hükme, içlerinde hiçbir sıkıntı duymaksızın, tam bir teslimiyetle boyun eğmedikçe iman etmiş olmazlar.

Celal Yıldırım (İlmin Işığında Asrın Kur'an Tefsiri)

%100

MEÂLİ:

64- Biz gönderdiğimiz her peygamberi, ancak -Allahʹın izniyle- ken­disine itaât edilmesi için gönderdik. Eğer onlar kendilerine zulmettiklerin­de sana gelip Allah’tan günahlarının bağışlanmasını dileselerdi ve Pey­gamber de onlar için Allahʹtan bağışlanma dileseydi, herhalde Allahʹı tev­beleri çokça kabul eden ve çok merhametli bulurlardı.

65- Hayır, hayır! Rabbine and olsun ki, aralarında tartışıp çekiştik­leri şeylerde seni hakem kabul edip sonra da verdiğin hükümden dolayı içlerinde bir sıkıntı duymaksızın tam bir bağlanışla bağlanmadıkça imân etmiş olmazlar.

İNİŞ SEBEBİ

Rivâyete göre, Ashab-ı Kiramdan Zübeyr bin Avvam (R. A. ) ile Ansardan bir adamın, bahçe sulama konusunda aralarında anlaşmazlık çıkmıştı. Durumu Resûlüllâh (A. S. ) Efendimize arzettiklerinde, Efendimiz (A. S. ), Zübeyr’e: «Kendi bahçeni suladıktan sonra, suyu komşunun bahçesine sa­lıver! » diye buyurdu. Adam bu hükme pek razı olmadı ve: «Görüyorum ki halanızın oğlundan yanasınız.. » diyerek küstahlık etti. Peygamber (A. S. ) Efendimizin rengi değişti ve: «Ya Zübeyr! Bahçeni sula ve çevresindeki kesiğe ulaşıncaya kadar suyu tut, sonra da komşunun bahçesine salıver!. » buyurdu.

Birinci hükümde iki taraf için kolaylık ve genişlik vardı. Ama taraf­lardan biri razı olmayınca bu defa Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz hukukun gereğini emretti ki bu, itiraz edene ilk sağlanan kolaylığı kaldırıyordu. Böy­lece Zübeyr’e de su hakkının tamamını kullanması sağlanmış oldu. Bunun üzerine 65. âyet indi. (Buharî - Esbâb-ı Nüzul - Tefsîr-i Kurtubî - İbn Kesîr - Tefsîr-i İbn Ce­rîr Taberî - Lübabü’t-Te’vîl)

İLGİLİ HADÎS

«Canımı kudret elinde tutan Allah’a and olsun ki, sizden birinizin ar­zu ve hevesi benim getirdiğim (dine ve taşıdığı İlâhî hükm)e tabi olmadık­ça imân etmiş olmaz. » (Tefsîr-i İbn Kesîr: İlgili âyetin tefsirinde nakletmiştir.)

PEYGAMBER GÖNDERİLMESİNDEKİ HİKMET

«Biz gönderdiğimiz her pey­gamberi, ancak -Allahʹın izniyle- kendine itaat edilmesi için gönderdik. »

İnsan aklı, kendine has mantığıyla birleşince fizikî alanda eserden müessire, sanattan sanatkâra, dekordan dekoratöre geçiş sağlayacak güçtedir. Ancak akıl; sanatı, dekoru nasıl sonradan meydana getirilmiş bir ölçüde kabul ederse, bunu sanatkârın ve dekoratörün de sonradan var ol­duğuna delil sayar. İllet ma’lûl zincirlemesi, yani her malûlün bir illeti var­sayılarak zincirleme sürüp gitmesi ortaya çıkar ve akıl ister istemez bu fasit dairede bocalayıp kalır. Ayrıca dünya ile âhiret arasında bu ölçüde -yani illet mâlûl anlamında- ilgi bulunmadığı ve gecenin gelmesinin, ardın­dan gündüzün geleceğine delil sayılması ölçüsüne girmediği için âhiretin geleceğine bir geçiş de sağlayamaz. Üçüncü bir husus daha var ki, akıl onu kavramakta yalnız başına yeterli değildir: Varlık âlemini yaratan hak­kında sıhhatli bir sonuca varamaz. Aynı zamanda yaratana nasıl kulluk edileceğini de kâmil anlamda tesbit edemez.

İşte aklın geçiş sağlayamadığı hususlar insan için çok lüzumludur. Onsuz ne ruhla beden, ne dünya ile âhiret, ne de madde ile mâna arasında denge sağlanabilir. Bu bakımdan akla ve mantığa yardımcı olup ışık tutacak bir kuvvete ihtiyaç vardır. Cenâb-ı Hak bu ihtiyacı peygamber ve kitap göndererek karşılamıştır.

O halde gönderilen her peygamber, uyulmak, sözü dinlenmek, rehber­liği kabul edilmek için gönderilmiştir. Ortada akıl var, mantık var ve bir de peygamber var, ama doğruyu bulma yoksa, bunun iki sebebi vardır: Ya akıl kendine has mantığıyla yetinip peygambere ihtiyaç duymamakta­dır. Bu yüzden yalnız kalarak yaratılışın asıl maksadına yönelememiştir. Ya da peygambere ihtiyaç duymakla beraber onun getirdiği hakikatleri dış kabuğuyla değerlendirmeye çalışmış, daha doğrusu şekille meşgul olup ruh ve mânaya iltifat etmemiştir. Her iki durumda da hidâyet Allahʹ­tandır. Cenâb-ı Hak dilerse bunları doğru yola eriştirir. Ama neden dolayı eriştirir veya eriştirmez? Bunun hikmetini bilip çözmemiz çok zordur. Ni­tekim bu husus Kurʹânʹda «hidâyet» tabiri ve konumuzu oluşturan âyette ise «ALLAH’IN İZNİ» tabiriyle açıklanmıştır.

Ancak burada ilk hatıra gelen ve bir çıkış sayılan Allah’la kul arasın­daki imkân ve irâde sınırıdır. İnsan aklını ve mantığını kullanarak peygam­berden aldığı ışıkla imkân ve irâdesinin son kertesine gelip dayanırsa, o takdirde İlâhî hidâyet veya İzn-i Rabbânî tecelli eder. Ne var ki bu da de­ğişmeden sürüp giden bir kanun değildir. Bazan aksi biçimde tezahür et­mektedir. Allah daha iyisini bilir.

PEYGAMBERLER GÜNAHLARDAN KORUNMUŞLARDIR

Kurʹânʹdan açıkça anlaşılıyor ki, her peygamber mutlaka itaat edilmek üzere gönderilmiştir. O halde her peygamberin günah ve isyan­dan, yanlış yola itici ve götürücü hatâdan korunmuş olması gerekir. Zira mutlak itaatten amaç budur! İlâhî buyrukların hedefi; iyi ve yararlı şey­lere kapı açmak; günah ve kötülüklerden korunmaktır. Peygamberler Al­lah elçileri bulunduklarına ve O’nun buyruklarını açıklamakla görevli ol­duklarına göre, her söz ve davranışları İlâhî kitaba uymak zorundadır. Çünkü göreviyle yaşayışı uyum halinde olmadığı takdirde, kendilerine mut­lak mânada uyulması da söz konusu değildir.

Bu nedenledir ki, Allah onları günah ve isyândan, insanları yanlış yo­la iten hatâlardan korumuş ve kendilerine, mutlak surette uyulmasını em­retmiştir. İşte emrin hedefi ve ölçüsü budur!

İTİKADÎ YÖNÜ

ı«Hayır, hayır! Rabbına and olsun ki, aralarında tartışıp çekiştikleri şeylerde seni hakem kabul edip sonra da verdiğin hü­kümden dolayı içlerinde bir sıkıntı duymaksızın tam bir bağlanışla bağlan­madıkça iman etmiş olmazlar. »

Kurʹânʹın yine açık anlatımından anlıyoruz ki, bir kimse İslâm dininde bulunur da, dâvâ konusu bir anlaşmazlıkta Peygamber’in getirdiği hükme, koyduğu esasa razı olmazsa, İslâmʹdan çıkar, imândan sıyrılır. Nitekim Peygamber (A. S. ) Efendimizin vermiş olduğu hükme razı olmayan adamın Hz. Ömerʹe başvurması ve Ömerʹin ya onu öldürürcesine dövmesi veya doğrudan öldürmesi, sözü edilen genel kaidenin gereğidir. Çünkü Pey­gamber kendiliğinden söylemez; ancak Allahʹtan aldığını teblîğ eder. Yan­lış bir yol göstermesi, gayr-i âdil bir hüküm vermesi düşünülemez. Pey­gambere itaat, Allahʹa itaattir. Onu ret ve inkâr etmek, Allah’ı inkâr et­mektir.

Ancak bu konuda şunu hatırlatmamızda yarar vardır: Peygamberler kendilerine getirilen dâvâ konusu uyuşmazlığı halledip hükme bağlarken topladığı delillere göre hüküm verir, davacı ve davalıdan hangisinin haklı olduğunu nübüvvet gözüyle tesbit etse bile, ona göre hüküm vermez. Hu­kukta daima belgeler, şahitler ve benzeri vesikalar esas tutulur. Bunun için Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz de iki kişi arasında hükmederken delille­ri, belgeleri toplar, şahitleri dinler ve elde ettiği sonucu Allahʹın Kitabına göre hükme bağlardı. «Şüphesiz ki ben de bir insanım; siz davacı ve da­valı olarak bana gelirsiniz; bir kısmınız diğerinden delilini daha güzel ve ölçülü anlatır da ben de ona göre hüküm verebilirim. O halde kime Müs­lüman kardeşinin hakkını geçirir şekilde hükmettimse, herhalde o hak ateşten bir parçadır; isterse alsın, dilerse terketsin (alması ateş, terket­mesi fazîlet ve adâlettir). » (Buharî/hiyel: 10, mezâlim: 16, ahkâm: 20, 29, 31 - Müsllm/akzlye: 5, fezâil: 140, Birr: 88, 89, 95 - Nesâi/kuzat: 13, 33, sehv: 25, 26 - Ahmed: 3/33 - 5/41, 454)

O halde anlaşmazlık söz konusu olmayan meselelerde iki kişinin ken­di aralarında anlaşması -şerʹî ölçülere uymasa bile- câizdir. Çünkü karşı­lıklı rıza vardır. Zübeyr bin Avvam ile Ansardan bir adamın bahçe sulama davaları buna bir örnek teşkil eder. Ayrıca buna bir misal verelim: İslâm Miras Hukukunda oğlana iki, kıza bir verilir. Ama bu iki cinsten oluşan mirasçılar kendi aralarında hepsinin rızasıyla eşit bir taksimatta bulunur­larsa, bunda bir vebal yoktur; gönül rızasıyla bağış vardır, fedakârlık var­dır. Böyle değil de taksimat için İslâm kadısına veya müftüsüne başvu­rurlarsa, o takdirde hepsinin de yapılan taksimata rıza göstermesi gere­kir. Beğenmemezlik küfre götürür. Çünkü kadı verdiği bu hükümde Pey­gamber ve Kur’ân’ı temsil etmektedir. Onlar adına hükmetmiştir.

İşte Kur’ân konumuzla ilgili âyette bunu belirtiyor:

«Hayır, hayır! Rabbine and olsun ki, aralarında tartışıp çekiştikleri (anlaşmazlık çıktığı) şeylerde seni hakem kabul edip sonra da verdiğin hükümden dolayı içlerinde bir sıkıntı duymaksızın tam bir bağlanışla bağ­lanmadıkça imân etmiş olmazlar. »

ÂYETLER ARASINDA BAĞLANTI

Yukarıdaki âyetle, hakikî imânın, Peygambere uymak ve verdiği hük­mü hiçbir sıkıntı duymadan kabullenmekle gerçekleşebileceği belirtildi. Çünkü Peygambere mutlak anlamda uymanın vâcib olduğuna işâret edil­miş, her peygamberin sırf kendisine uyulmak için gönderildiği açıklan­mıştı.

Aşağıdaki âyetlerle, İslâmʹa girenlerden çoğunun Allah ve Resûlüne ka­yıtsız şartsız uyacaklarını iddia etmelerinin yeterli olmadığı, ileride ortaya çıkacak olayların insan karakterini daha iyi belirliyeceği hatırlatılıyor. Da­ha doğrusu İslâm sözden ziyade davranış bekliyor; olaylar karşısında ta­kınılan tavır ve varılan sonuca değer veriyor.