MEÂLİ:
60- (Ey Müslümanlar! ) Onlara karşı gücünüzün yettiğince her türlü kuvveti ve (savaş için) beslenen atları (gereken araçları) hazırlayın. Bununla hem Allahʹın düşmanlarını, hem de sizin düşmanlarınızı ve sizin bilmediğiniz, Allahʹın bildiği diğer düşmanları korkutup yıldırırsınız. Allah yolunda her ne harcarsanız, (karşılığı) size tastamam ödenir, hiç de haksızlığa uğramazsınız.
61- Eğer (düşmanlarınız) barışa meylederlerse, sen de ona yanaş, Allahʹa güvenip dayan. Çünkü Allah muhakkak işiten ve bilendir.
62- 63- Eğer hile yapıp seni aldatmak isterlerse, şüphesiz ki Allah, sana yeter; seni ve müʹminleri yardımıyla destekleyip güçlendiren Oʹdur.. Müʹminlerin gönüllerini birbirine ısındırıp biraraya getiren de Oʹdur. Eğer yeryüzünde bulunan her şeyi harcasaydın yine de onların kalblerini birbirine ısındırıp biraraya getiremezdin. Ama Allah’tır ki, onların kalblerini birbirine ısındırıp biraraya getirmiştir. Şüphesiz ki O, çok güçlü, çok üstündür ve yegâne hikmet sâhibidir.
İLGİLİ HADÎSLER
Akabe b. Amr (R. A. ) diyor ki:
Resûlüllâh (A. S. ) Efendimizin, minberde bulunduğu bir sırada şöyle buyurduğunu işittim: «Düşmana karşı gücünüz yettiğince her türlü kuvveti hazırlayın. Haberiniz olsun ki, kuvvet atmaktır; dikkat edin ki, kuvvet atmaktır; uyanık olun ki, kuvvet atmaktır. » (Müslim/imaret: 167- Ebû Davud/cihad: 23- Tirmizî/tefsîr: 8- İbn Mace/cihad: 19- Dâremî/cihad: 14)
«Atışa devam edin ve biniciliği sürdürün; ama atışta bulunmanız binmenizden hayırlıdır. » (Ebû Dâvud/cihad: 23- Nesâî/hayl: 8- İbn Mâce/cihad: 19- Dâremî/cihad: 14)
«Savaş atının alnına sarkan saçlarında kıyâmete kadar hayır düğümlüdür. Hayır ise, sevâp ve ganimettir. » (Buharî/menakıb: 28- Müslim/zekât: 25, imaret: 33- Taberânî/cihad: 44 Ahmed: 3/39-5/181)
«Hayır ve bereket, (savaş) atının alnındadır. » (Buharî/menakıb: 28- Müslim/zekât: 25, imaret: 33- Taberânî/cihad: 44 Ahmed: 3/39-5/181)
HER ÇEŞİT KUVVETİ HAZIRLAMAK
«Onlara karşı gücünüzün yettiğince her türlü kuvveti hazırlayın... »
Meâlindeki âyet, kesinlik ifâde eden ilâhı buyruklardan biridir. Hitap kimleredir? İlk bakışta, bütün inanan Müslümanlaradır. Ancak bu ne gelişigüzel bir hitaptır, ne de rastgele bir hazırlık emridir. Âyetin üç hitap yönü söz konusudur:
1- Devlete,
2- Orduya,
3- Halka..
Devlete olan hitap yönü, idare eden kadronun bu konuda düzenli ve disiplinli bir ordu vücuda getirmesi ve bu orduyu çağın gelişen her türlü silahıyla donatıp en azından kuvvetler arasında dengeyi sağlar düzeye getirmesidir.
Orduya olan hitap yönü, iç ve dış düşmanlara karşı hem yeterince hazırlıklı olması, hem de çok uyanık bulunmasıdır. Zira Kurʹânʹda belirtildiği gibi, Müslümanların ve Allahʹın biri bilinen, diğeri bilinmeyen iki ayrı düşmanı vardır. Bu gerçeği her zaman dikkatten uzak bulundurmamak ve bilinmeyen gizli düşmanı bilip tanımaya çalışmak devlet ve ordu için nasıl bir kutsal görevse, öylece Müslümanlar için de bir görevdir.
Halka olan hitap yönü, çalışıp ekonomik gücünü artırmak, devletine yeterince vergi vermesini bilmek ve kazancının bir bölümüyle hem kendi bünyesinde sosyal adâleti kurmak, hem de orduya yardım ederek onun gücüne güç katmaktır. Âyetteki emir, «gücünüz yettiğince» tabiriyle ifâde edilirken bunun için bir sınırlama yapılmamış, günün şartlarına göre, her türlü hazırlığın yapılması belirtilmiştir.
Âyette ayrıca savaş için besili atlardan söz edilmektedir. Bu bir ölçüdür ki, her çağın özelliğine ve teknik imkânlarına göre yorumlanabilir. Günümüzdeki teknik buluşlar ve güçlü silâhlarla birlikte ordunun artık atlarla değil, motorlu araçlarla kuvvetlendirilmesi ve bunun için yeterince teknik imkânların en verimli şekilde hazırlanması aynı hükmün kapsamına girmektedir. Zaten Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz, «kuvvet atmaktır» buyururken, çok geniş ve o nisbette kapsamlı bir deyim kullanmıştır.
Konuyu şöyle özetlemek mümkün:
Kur’ân’da ilgili âyetle, disiplinli, güçlü ve günün savaş tekniğiyle donatılmış bir ordunun varlığının, ekmek ile su kadar lüzumlu olduğu belirtiliyor. Çünkü genellikle ordu denilince hatıra şu tarif gelir: Ordu, düşman istilasını durdurabilecek, savaşı ülkenin dışına çıkarabilecek ve gerektiğinde ülke içinde düzeni koruyacak bir kuruluştur. Kısacası ordunun varlığı, savaş gerçeğine dayanır. Savaş ise, taraflardan herbirinin kendi irâdesini ve bazan kendi ideolojisini karşısındakine kabul ettirmeğe çalıştığı silâhlı bir çatışmadır.
İslâm, fitne ve azgınlığı durdurmayı, insan hürriyetini, din ve vicdan hürriyetini, ahlâk ve namusu korumayı, ülkeyi istilâdan uzak tutmayı ve bunlara göz dikenler olunca, savaşmayı emreder.
Güçlü bir orduya sahip olan milletlerin, her zaman düşmanlarının önüne bir korku ve endişe seddi kurdukları muhakkaktır. Âyette bilhassa bu noktaya parmak basılmaktadır.
İSLÂM BARIŞ DİNİDİR
«Eğer (düşmanlarınız) barışa meylederlerse, sen de ona yanaş, Allahʹa güvenip dayan. Çünkü Allah muhakkak işiten ve bilendir. »
Meâlindeki âyetle İslâmʹın barıştan yana olduğu çok açık bir ifadeyle belirtiliyor. Zira Kur’ân’a göre, savaş son çaredir. Düşman barışa yanaştığı taktirde, İslâm barışa her zaman hazırdır. Onlar hıyânette bulunup andlaşmayı bozarlarsa, Müslümanlar da onu bozduklarını ilân ederler, ama hiçbir zaman hıyanette bulunmazlar. Nitekim Resûlüllâh (A. S. ) Efendimizin 10 yıllık Medine döneminde yapmış olduğu onun üstündeki savaşta sadece karşı taraftan 150-160 kişi öldürülmüş ve Müslümanlar da 90-100 kadar şehît vermişlerdir. Bu savaşların hepsi de şahlanan küfrün, fitne ve tuğyanın bastırılmasına, Allah isminin daha yüce, daha aziz tutulmasına yöneliktir. O nedenle insan kanının akıtılmaması için her türlü tedbire başvurulmuş, bütün önlemler alınarak mecbur kalınmadıkça silâh kullanılmamıştır.
İslâmʹın barışçı olduğuna bir diğer belge, Hudeybiye andlaşmasıdır ve bir de Medine’deki Yahudilere her türlü vatandaşlık haklarının tanınması, hazırlanan anayasaya bu hakların korunmasının yazılmasıdır.
KALBLERİ BİRBİRİNE ISINDIRAN
«Müminlerin gönüllerini birbirine ısındırıp biraraya getiren de Odur. Eğer yeryüzünde bulunan her şeyi harcasaydın, yine de onların kalblerini birbirine ısındırıp biraraya getiremezdin. Ama Allahʹtır ki, onların kalblerini birbirine ısındırıp biraraya getirmiştir. Şüphesiz ki O, çok güçlü, çok üstündür ve yegâne hikmet sâhibidir. »
Çeşitli ırklara mensup, değişik dil konuşan, âdet ve gelenekleri ayrı olan insanları biraraya getirip kalblerini birbirine ısındırarak onları belli bir gaye uğrunda birleştirip bütünleştirmek mümkün müdür? Mümkünse, bu birleştirici faktör, ya da kader birliği ideali ne olabilir? Gerçi bu faktör, yalnız şudur, demek suretiyle dondurmak pek doğru bir teşhîs olmaz. Çünkü bazı ideal ve davâlar -hak olsun, bâtıl olsun- farklı insanları biraraya getirip kader birliği etrafında toplayabiliyor. Ama bu ne dereceye kadar sağlıklı ve sürekli olabiliyor? Olaylar, aşırı ırkçılıkla dinin toplayıcı, kader birliğinde birleştirici olduklarını göstermektedir. Diğer sebeplerin ise, daha çok kişisel ve toplumsal menfaatlara dayandığından kısa bir süreʹ sonra sabun köpüğü gibi sönüp kaybolduğu görülmüştür.
Ancak ırkçılık duygusu da belli bir sınıra kadar varmakta, dinî duygu gelişince yavaş yavaş tavsayıp yönlendirici, birleştirici tesirini kaybetmektedir. Çünkü İslâm ırk, dil, renk farkı gözetmez. İnsan unsurunu, insan olduğu için lâyık olduğu yere oturtur. O bakımdan Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz aşırı ırkçılığın dinde yeri olmadığını şu hadîsleriyle çok net biçimde açıklama ihtiyacını duymuştur:
«Irkçılığa çağıran bizden değildir; ırkçılık üzerine savaşıp vuruşan da bizden değildir; ırkçılık üzere ölen de bizden değildir. » (Et-Tac: 5/46-Mısır: 1961)
Bunun üzerine denildi ki:
- Ey Allah’ın peygamberi; ırkçılık nedir? Cevap verdi:
- Zulümde bulunmak üzere kendi kavmine yardımcı olmandır.
«Sizin hayırlınız, günah işlemediği sürece kendi aşiretinden (şer ve saldırıyı) savmaya çalışan kimsedir. » (Et-Tac: 5/46-Mısır: 1961)
«Kim kendi kavmine haksız yere yardımcı olursa, (bir çukura) yuvarlanıp kuyruğundan tutulup çıkarılmak istenen deveye benzer. » (Sünen-i Ebû Dâvud/edeb: 112)
Nitekim tarih bu hadîslerin ne kadar isâbetli olduğunu ortaya koymuş ve bazı kişisel çıkarların arayere girmesiyle ırkçılığın kan dökücü bir afet haline geldiği, bir zulüm aracı yapıldığı görülmüştür. Nazilerin hırçınlığı ve başkalarına hak ve hukuk tanımamaları, o yüzden yüz binlerce insanın canına kıyıldığı ve sonunun nereye vardığı, bunun en belirgin misallerinden biridir.
O halde toplumu toplum yapan nedir?
Toplumu toplum yapıp onları birbirlerine ısındırarak bağlayan, pekiştirip bütünleştiren; her birine ferağat-i nefs duygu ve inancını kusursuz aşılayan Allah’a dosdoğru imândır. Mekkeli muhacirlerle Medineli ansarın kardeş olması, Resûlüllah’ın (A. S. ) huzurunda köleyle emirin yanyana oturması bunun en güzel örneklerinden biridir. Habeşli köleyle Kureyşli asilzadenin cami ve cemaatte omuz omuza vermesi ne ile yorumlanabilir? Kur’ân-ı Kerîm’de ırkçılığın değil, dinin lâhutî havasının insanları nasıl birbirine ısındırdığı şu âyette en yüksek ifadesini bulmuştur: «Eğer yeryüzünde bulunan her şeyi harcasaydın, yine de onların kalblerini birbirine ısındırıp biraraya getiremezdin. Ama Allah’tır ki, onların kalblerini birbirine ısındırıp biraraya getirmiştir. »
Pakistan Millî Şâiri İkbalʹin dediği gibi: «Yol kesenler, Kurʹân okuyup öğrenince yol gösterici oldular. Bu kutsal kitaptan çıkardıkları İlâhî hükümlerle nice büyük kütüphaneler kurdular. Birbirleriyle amansız şekilde savaşanlar Allah sevgisinin çatısı altında bir aile haline geldiler; kan dökenler, rahmet ve ilim yaymaya yöneldiler. »
Kur’ân’ın bu feyizli havasının dışında kalan ve medenî geçinen birçok milletlerin millî yapısında hâlâ siyah-beyaz kavgası veya ayrımı sürmekte ve o yüzden birçok işkencelere başvurulmaktadır. Yine Kur’ân’ın hayat veren pınarından mahrum yetiştirilen genç kuşaklar, uyuşturucu mübtelâsı olmakta, hem ahlâkını, hem de sağlığını kaybetmektedirler.
Hz. Muhammedʹin (A. S. ) tezgâhında şekillenmeyen milletler, diğer zayıf ve güçsüz milletleri durmadan sömürmekte ve soğuk harbi devam ettirerek harp sanayiini çalıştırmaktadırlar.
Millî Şâirimiz M. Akif ERSOY ne güzel söylemiştir!
«Ne irfandır veren ahlâka yükseklik, ne vicdandır,
Fazîlet hissi insanlarda Allah korkusundandır.
Yüreklerden çekilmiş farz edilsin havfi Yezdan’ın..
Ne irfanın kalır tesiri katiyyen, ne vicdanın.. »
ÂYETLER ARASINDA BAĞLANTI
Yukarıdaki âyetlerle, Kitap ehlinin bölücü, bozucu, dağıtıcı tavırları kınandı. İslâm’ın birleştirici, barıştırıcı özelliği açıklanarak Muhacirle Ansan, köleyle asilzadeyi, zenginle fakiri nasıl kaynaştırıp kardeş yaptığı misal verildi ve aynı zamanda hiçbir faktörün hak din kadar birleştirici olamıyacağına atıflar yapıldı.
Aşağıdaki âyetlerle, İslâm düşmanları ne kadar kötü düşünürlerse düşünsünler, mü’minler Tevhît İnancı odağında bütünleştiği taktirde Allahʹın onlara mutlak yardımcı ve yeterli olacağı müjdeleniyor, sonra da imân gücünün üstünlüğü üzerinde durularak kuvvetler arasındaki farka dikkatler çekiliyor.