Yunus Suresi 57-61. Ayet — Tefsir

Ayet sayfasına git →

يَاأَيُّهَا النَّاسُ قَدْ جَاءَتْكُمْ مَوْعِظَةٌ مِنْ رَبِّكُمْ وَشِفَاءٌ لِمَا فِي الصُّدُورِ وَهُدًى وَرَحْمَةٌ لِلْمُؤْمِنِينَ قُلْ بِفَضْلِ اللّٰهِ وَبِرَحْمَتِهِ فَبِذٰلِكَ فَلْيَفْرَحُوا هُوَ خَيْرٌ مِمَّا يَجْمَعُونَ قُلْ اَرَاَيْتُمْ مَا اَنْزَلَ اللّٰهُ لَكُمْ مِنْ رِزْقٍ فَجَعَلْتُمْ مِنْهُ حَرَامًا وَحَلَالًا قُلْ آٰللّٰهُ اَذِنَ لَكُمْ اَمْ عَلَى اللّٰهِ تَفْتَرُونَ وَمَا ظَنُّ الَّذِينَ يَفْتَرُونَ عَلَى اللّٰهِ الْكَذِبَ يَوْمَ الْقِيٰمَةِ اِنَّ اللّٰهَ لَذُو فَضْلٍ عَلَى النَّاسِ وَلٰكِنَّ اَكْثَرَهُمْ لَا يَشْكُرُونَ وَمَا تَكُونُ فِي شَأْنٍ وَمَا تَتْلُوا مِنْهُ مِنْ قُرْاٰنٍ وَلَا تَعْمَلُونَ مِنْ عَمَلٍ اِلَّا كُنَّا عَلَيْكُمْ شُهُودًا اِذْ تُفِيضُونَ فِيهِ وَمَا يَعْزُبُ عَنْ رَبِّكَ مِنْ مِثْقَالِ ذَرَّةٍ فِي الْاَرْضِ وَلَا فِي السَّمَاءِ وَلَا اَصْغَرَ مِنْ ذٰلِكَ وَلَا اَكْبَرَ اِلَّا فِي كِتَابٍ مُبِينٍ

60.

Ey insanlar! İşte size Rabbinizden bir öğüt, kalplere bir şifa ve inananlar için yol gösterici bir rehber ve rahmet (olan Kur'an) geldi.

Diyanet İşleri

58.

De ki: "Ancak Allah'ın lütuf ve rahmetiyle, yalnız bunlarla sevinsinler. Bu, onların toplayıp durduklarından daha hayırlıdır."

59.

De ki: "Allah'ın size indirdiği; sizin de, bir kısmını helal, bir kısmını haram kıldığınız rızıklar hakkında ne dersiniz?" De ki: "Bunun için Allah mı size izin verdi, yoksa Allah'a iftira mı ediyorsunuz?"

60.

Allah'a karşı yalan uyduranların, kıyamet günü hakkındaki zanları nedir? Şüphesiz Allah insanlara karşı çok lütufkardır, fakat onların çoğu (O'nun nimetlerine) şükretmezler.

61.

(Ey Muhammed!) Sen hangi işte bulunursan bulun, ona dair Kur'an'dan ne okursan oku ve (ey insanlar, sizler de) hangi şeyi yaparsanız yapın, siz ona daldığınızda biz sizi mutlaka görürüz. Ne yerde, ne de gökte, zerre ağırlığınca, (hatta) bu zerreden daha küçük veya daha büyük olsun, hiçbir şey Rabbinden uzak (ve gizli) olmaz; hepsi muhakkak apaçık bir kitapta (Levh-i Mahfuz'da yazılı)dır.

Celal Yıldırım (İlmin Işığında Asrın Kur'an Tefsiri)

%100

MEÂLİ:

57- Ey insanlar! Size gerçekten Rabbinizden bir öğüt, gönüllerdeki (mânevî hastalıklara) bir şifâ ve mü’minlere doğru yolu gösteren (bir bel­ge) ve rahmet gelmiştir.

58- De ki: Ancak Allahʹın geniş nîmeti, yardım ve rahmetiyle; işte bununla ferahlanıp sevinin; bu onların topladıklarından daha hayırlıdır.

59- De ki: Baksanıza, Allahʹın size indirdiği rızıktan bir kısmını harâm, bir kısmını helâl saydınız. De ki: Allah mı (bu hususta) size izin ver­di, yoksa Allahʹa karşı yalan mı uyduruyorsunuz?

60- Allahʹa karşı yalan uyduranlar kıyâmet gününü ne sanırlar? Şüp­hesiz Allah insanlara bol nîmet ve geniş yardım sâhibidir. Ne yazık ki on­ların çoğu şükretmezler.

61- (Ey şânı yüce Peygamber! ) Hiçbir durumda ve işte bulunmaz­sın, onunla ilgili Kurʹânʹdan bir şey okumazsın ve hiçbir iş yapmazsınız ki yaptıklarınıza dalarken üzerinizde hazır olmayalım. Ne yerde, ne de gökte zerre ağırlığınca hiçbir varlık Rabbinizden uzak (ve örtülü) kalmaz. Bun­dan daha küçüğü de, daha büyüğü de yok ki, o açık kitapta (yazılı) olma­sın.

İLGİLİ HADÎSLER

Ashab-ı Kirâmdan Mâlik b. Nadle, babasının şöyle haber verdiğini ri­vâyet etmiştir: «Perişan bir kıyafet içinde Peygamber (A. S. ) Efendimize geldim. Bana dikkatle baktı ve aramızda şu konuşma geçti:

- Malın var mı?

- Evet...

- Hangi mal?

- Her çeşidinden: Deve, köle, at ve davar.

- Allah sana bir mal verdiğinde, onu senin üzerinde görsün (görmek ister), buyurdu ve sonra şöyle ilâve etti:

- Senin deven kulakları yerinde yavru doğuruyor da sen usturayı alıp onun kulağını yararak, «bu, kulağı çentiklidir», diyorsun. Derisini ya­rıp, «bu da derisi yarık olarak ayrılmıştır» diyor ve onları kendine ve aile efradına haram kılıyorsun, değil mi?

- Evet, diye cevap verdim. Buyurdu ki:

- Şüphesiz Allahʹın sana verdikleri helâldir. Allahʹın pazıları senin pazılarından daha güçlüdür ve Oʹnun usturası senin usturandan daha kes­kindir. » (Ahmed b. Hanbel: Avf b. Mâlik (R. A. )den, isnad-i ceyyid ile.)

«Allah bir kimseyi İslâmʹa eriştirir ve ona Kurʹân öğretir, sonra da o fakirlikten şikâyet ederse, Allah fakirliği onun alnına yazar da kendisine kavuşacağı güne kadar onun iki gözü arasına fakirliği nakşeder. » (Ahmed b. Hanbel: 2/104)

KUR’ÂN’IN DÖRT VASFI

«Ey in­sanlar! Size gerçekten Rabbinizden bir öğüt, gönüllerdeki (mânevî hasta­lıklara) bir şifâ ve mü’minlere doğru yolu gösteren (bir belge) ve rahmet gelmiştir. »

Kur’ân bütünüyle İlâhî rahmeti, hayat kanunlarını, Allah ile kulları ara­sındaki yolu ve bağlantıyı, dünya ile âhireti, bu ikisinin birbirini tamamla­dığını, sorumluluğun ölçü ve anlamını, hayır ve iyilikleri, fazîlet ve yüksek ahlâkı, adâlet ve hukuku bildiren ve her yönüyle beşer hayatını düzenle­yen semavî bir kitaptır. İlgili âyetle bu kitabın birçok özellikleri dört mad­de halinde özetlenerek bizlere bilgi verilmiştir:

1. Kur’ân en güzel öğüt mecmuasıdır. Ferdi, aileyi, toplumu ve millet­leri en iyiye, en güzele ve en doğruya çağırır.

2. Gönüllerdeki mânevî hastalıklara, dertlere ve hacetlere mutlak şi­fâdır.

3. İnsanlara, Allah’a uzanan doğru yolu gösteren en güvenilir rehber­dir.

4. Her yönüyle mü’minlere rahmettir.

Bu sıralama gelişigüzel değildir. İlâhî plân ve proğram uyarınca insan ruhuna ışık tutar, kalbine neşter vurur, vicdanına seslenir ve bu açıdan İlâhî irşat ve uyarı metodunu yansıtır. Şöyle ki: Din önce güzel ve yapıcı öğütle kalb ve kafalara işlenir ve yine onunla ayakta durur. Kur’ân’ın de­rin ve anlamlı öğütlerine kalbini ve kafasını açan şuurlu kimselerdir ki, gö­nüllerindeki cehaleti, kötü duyguları, yanlış inanç ve iddiaları, zararlı tut­kuları giderip şifaya kavuşurlar. Bu şifaya erişenlerdir ki, doğru yolda yü­rümeyi ibâdet edinirler ve öylece İlâhî rahmetin feyiz ve inâyetine erişirler.

Böylece öğütten şifâ; bu ikisinden doğru yol ve bu üçünden rahmet doğuyor.

Şüphesiz ki bütün bunlar Allahʹın geniş nîmeti, bol yardımı ile gerçek­leşir. İmân eden insanlar için bundan daha aziz ve daha değerli başka bir nîmet düşünülemez. O nedenle âyette, «İşte bununla ferahlanıp sevinin, bu onların topladıklarından daha hayırlıdır. » buyurulmuştur. O halde aklını iyice kullanan kişiler daha hayırlı olanı her zaman öne alır ve almaya ça­lışırlar.

HELÂL VE HARAM SINIRI

«De ki: Baksanıza, Allah’ın size indirdiği rızıktan bir kısmını harâm, bir kısmını helâl saydınız. De ki: Allah mı( bu hususta) size izin verdi, yoksa Allahʹa karşı yalan mı uyduruyorsunuz? »

Aslında helâl ve haram kavramları nisbî ve İzafîdir. Zira Cenâb-ı Hak hiçbir şeyi boşuna, faydasız, hikmetsiz ve amaçsız yaratmamıştır. O her şeyi insan için, insanı da Allah için yaratıp varlık alanına getirmiştir. An­cak bazı nesnelerin insan sağlığına zararlı olması, ruhunda tahribat yap­ması sebebiyle yenilmesi ve içilmesi yasaklanmıştır. Bu, onların boşuna, yararsız ve amaçsız yaratıldığını göstermez ve delil de sayılmaz. İlmî araş­tırmalar, bir kısmının faydalı yanlarının da bulunduğunu tesbit etmiştir. İle­ride yeni tesbitler de olabilir. Gerçek şu ki: Her şeyden önce kâinatta ve onun her parçasında bir denge kanunu söz konusudur. Her şeyin bu den­geyi sağlamada bir payı ve ölçüsü vardır. Canlıların birbirlerini yeyip ge­çinmesi bile sözü edilen dengeyi korumakta; tabii eleme kanunu onu yön­lendirip kendi kesiminde gerçekleştirmektedir.

Unutmamak gerekir ki, ilmî araştırmalar, insan sağlığını ve onun ruh­sal yapısını olumsuz yönde tehdit eden zararlı şeyleri bir çırpıda tesbit edip ortaya koyamaz. Bunun için uzun yıllara, geniş ve ciddi araştırma­lara, sabırlı çalışmalara ve koordine çalışan birçok kurumlara ihtiyaç var­dır. Hem İlmî buluşların hepsi kesin sonuçlu da değildir. Düne kadar zarar­lı kabul ettiği bir şeyi bugün yararlı görmekte veya bunun aksine bir tes­bit ortaya koyabilmektedir.

O bakımdan Allah, kullarına olan lütuf ve rahmeti gereği, helâl ve ha­ram nesneleri birbirinden ayırt etmiş ve bunlar için sınırlar koymuştur. Bi­ze nisbetle helâl ve haram, iyi ve kötü şeyler karışık ve karmaşıktır. Akıl, idrâk ve ilim bunlardan bir kısmını belirlemekte, bir kısmını ise kesin tes­bit edemediği için, zararlı olanı faydalı, faydalı olanı da zararlı görebilmek­te ve yanlış bir sonuca varmaktadır. O bakımdan aklımızın da, ilmin de İlâ­hî vahyin beyânına ihtiyacı vardır.

Ne var ki, ilim ilerledikçe, buluşlarında derinleştikçe, İlâhî sınırların isabet ve yararını daha iyi anlamakta ve insana daha doğru bilgi verebil­mektedir. Meselâ bugün alkollü ve uyuşturucu maddelerin insan sağlığını nasıl bozduğunu, nesli nasıl yozlaştırdığını ve beşer ruhunu nasıl tahrîp ettiğini artık bilimsel olarak da çok iyi biliyoruz. Böylece, ilim bu konuda gerçeği bulunca Kur’ân-ı Kerîmʹi doğrulamış oluyor.

O halde bir şeyi helâl, ya da haram kılma yetkisi Allah a aittir. İlim bir şeyin faydalı, ya da zararlı olduğunu tesbit edebilir; ama birini helâl, diğerini haram kılma konusuyla uğraşmaz, onu kişilerin imân, irfan ve ba­siretine bırakır. Dinî hükümler ise, ağır mânevî müeyyideler de koymak sûretiyle zararlı olan maddeleri harâm, veya mekruh; yararlı olan madde­leri helâl veya mubah kılar.

Bu açıklamamızda İlmî yönden zararlı ve faydalı şeyleri mutlak an­lamda ele alıp genel bir yargıda bulunmadık. Çünkü ilmin her zararlı diye tanımladığı şey haram, faydalı diye tanıttığı şey de helâl olmayabilir. Ör­neğin, ilim sigaranın zararlı olduğunu tesbit etmiştir. Bu madde hakkında kitap ve sünnette kesin bir beyân bulunmadığından biz ona haram diyemi­yoruz, birtakım zararlarını dikkate alarak mekrûh kabul ediyoruz. İlim sal­yangoz, kurbağa, kaplumbağa ve benzeri canlıların protein değerini dik­kate alarak faydalı olduklarını söyler. Dinimiz ise, bunların yenilmesini ha­ram kılıp yasaklamıştır. Bundan çıkan sonuç şudur: İlim her ne kadar gıda değeri bakımından bunların faydasını tesbit etmişse de gerek beden, ge­rekse ruh üzerindeki olumsuz etkilerini ve zararlarını henüz tesbit edeme­miştir. Belki yakın gelecekte ilmî araştırmalar bu canlıların faydalarından ziyade zararlı yanları veya tahrib edici özellikleri bulunduğunu ortaya çı­karabilir. Zira ilmin bunlar üzerindeki tesbiti nihaîdir ve kesindir, denile­mez. Otuz-kırk yıl önce şeker hastalarını tedavide kullanılan ilâç ve uygu­lanan yöntemlerin, bugün zararlı ve öldürücü olduğu anlaşılmıştır.

Bu misalleri çoğaltmak mümkün.. Varmak istediğimiz sonuç, vurgula­mak istediğimiz hüküm şudur: Bir şeyi helâl, ya da haram kılma yetkisi Allah’a aittir. Çünkü Allah’ın tesbiti kesindir ve isâbetlidir. İlmin faydalı, ya da zararlı diye tanıttığı veya tanımladığı şeylerin hepsi haram veya he­lâl olmayabilir. Çünkü ilmin hem tesbit alanı ve amacı farklıdır, hem de çoğu zaman kesin sonuçlu ve isabetli değildir.

Açıklanması gerekli bir husus daha var ki, Kurʹân ve hadîste açık ve net olarak haram kılındığı bildirilmeyen bir şeyin, bir maddenin, insan sağ­lığına zararlı olduğu ilmî araştırmayla kesinlik kazanırsa, o takdirde Kur’ân ve hadîste ona yakın bir hüküm esas alınır ve şartlar uygun düşerse kıya­sa baş vurulur, ona göre ya haram, ya da mekrûh olduğu sonucuna varı­labilir. Şöyle ki: Birbirine benzeyen meselelerin hükümlerinde de benzer­lik bulunması gerekir. Çünkü menat (illet)teki eşitlik, hükümde de eşitliği icap ettirir. Ancak kıyasta şu dört rüknü her zaman göz önünde bulun­durmak şarttır: Asıl, feriʹ, hüküm ve ortak illet..

Asıl, Kurʹân veya Sünnetʹteki hükmün kaynağı ve dayanağıdır. Feriʹ, hakkında Kur’ân ve Sünnet’te nass bulunmayan meseledir. Hüküm, asıldan fer’a geçilmesi istenilen yargıdır. Ortak illet, hem asılda, hem de feri’de bulunan ortaklaşa bir vasıftır. Buna bir misal verelim: Kur ân da içki ile kumardan söz edilirken, bunların günah ve zararlarının, faydalarından da­ha büyük olduğu açıklanır. O halde Kur’ânʹda veya Sünnetʹte ismi geçmi­yen bir fiil veya maddenin zararı daha çoksa, o takdirde bu asla kıyas edi­lerek haram sayılır.

ALLAH FAZL-Ü KEREM SÂHİBİDİR

«Şüphesiz ki Allah insan­lara karşı bol nîmet ve geniş yardım sâhibidir. Ne yazık ki, onların çoğu şükretmezler. »

FazI ve kerem: İnâyet, bol ihsan gibi İlâhî rahmet ve yardımın genişliğini, inceliğini ve bolluğunu ifade eden kelimelerdir. Türkçemizde tam karşılıkları yoktur. O nedenle bunları bazan birkaç cümleyle açıklama ihtiyacını duyuyoruz.

Zararlı ve yararlı şeylerin açıklanması ve bu ölçüde olan şeylerin Ki­tap ve Sünnet’te bir dayanağı bulunduğu takdirde kıyasa baş vurulmasına cevâz verilmesi, şüphesiz ki Allah’ın insanlara olan bol nîmeti ve geniş yardımıdır. Aynı zamanda insan aklına değer vermesi, içtihada kapıyı açık tutması bakımından zarif bir iltifatıdır.

Bir şeyi haram kılıp yasaklamasında Allah’ın ne gibi istifadesi vardır? O mutlak ganîdir; her şey O’na muhtaçtır, O ise hiçbir şeye muhtaç de­ğildir. Ganî ve Samed sıfatları Oʹnun bu sınırsız kudretini yansıtır. Emir ve tavsiyelerinin tamamı, bizim düzenli, huzurlu, sağlıklı ve dengeli bir hayat sürmemize ve ruhumuzdaki fıtrat mayasıyla uyum sağlayan bir ortam için­de varlığımızı belirlenmiş süreye kadar devam ettirmemize yöneliktir. Me­seleyi bu açıdan düşünüp değerlendirdiğimizde, ilâhî emirlere daha iyi yaklaşmış oluruz. Ne var ki, insanların çoğu ilâhî emir ve yasaklardan hoş­lanmazlar, nefislerinin esiri olarak bu gerçekleri anlamak veya dinlemek istemezler.

DÜŞÜNCE VE DAVRANIŞLARIMIZI BİLEN YÜCE KUDRET

«Hiçbir durum ve işte bulunmazsın, onunla ilgili Kur’ân’dan bir şey oku­mazsın ve hiçbir iş yapmazsınız ki yaptıklarınıza dalarken üzerinizde hazır olmayalım.. »

İlgili âyetle, her durum, her düşünce ve her davranışımızın İlâhî murakaba ve müşahede altında bulunduğu hatırlatılıyor. Bu, daha çok insanı temkinli, hesaplı, plânlı ve proğramlı bir hayata alıştırır. Düşüncelerimizi berraklaştırıp davranışlarımızı asilleştirir.

Şüphesiz ki, Allahʹa inanmanın insana sağladığı sayısız yararlardan biri de budur. Her şeyden önce İlâhî denetimin her an kontrolünde bulun­duğumuza inanmamız, günlük hayatımızı düzenli ve disiplinli kılar; bizi ba­şıboşluktan, lâubalilikten, vurdum duymazlıktan kurtarır. Hiçbir otorite, hiçbir yasal kurum bu düzen ve disiplini sağlayamaz.

ZERRE VE AĞIRLIĞI (MOLEKÜL VE ATOM)

«Ne yerde ne de gökte zerre ağırlığınca hiçbir varlık Rabbinizden uzak (ve örtülü) kalmaz. Bundan daha küçüğü de, daha büyüğü de yok ki, o açık kitapta (yazılı) olmasın. »

Sözlükte zerre: En küçük kırmızımsı karıncalara, bulundukları çevre­ye yayılıp saçıldıkları için bu isim verilmiş ve bu manayla pencere ve her­hangi bir menfezden içeri giren güneş ışınında görülen toz taneciklerine de «zerre» denilmiştir. Ayrıca saçılan kum, tohum ve benzeri şeyler hak­kında da bu isim kullanılmıştır. (Geniş bilgi için bak: Kamus-zerre maddesine ve ayrıca Rağıb’ın el-Müfredatına.)

Sözlük manasını dikkate alarak hareketle ilim adamlarımız yakın ta­rihlere kadar «zerre»yi parçalanmayan en küçük parça (cüzʹi lâ-yetecezza) diye tarif etmişlerdir. Aslında ilgili âyetle de bu kavramdan maksadın, en küçük parça olduğu anlatılmak istenmiştir. Sonra da buna bir açıklık ge­tirilerek bugünkü deyimiyle atom olduğuna dikkatler çekilerek «en kü­çük parçadan daha küçük» tabiri kullanılarak «atom çekirdeği» etrafında baş döndürücü hızla dönen elektronlara işâret edilmiştir. Yerde ve gökte hiçbir şeyin o yegâne düzenleyici, terbiyeci, geliştirip kemale erdirici Rabʹdan uzak ve gizli kalmayacağı belirtilerek insan aklı ve düşüncesi hare­kete geçirilmiştir. Sonra da en büyük parça dahil olmak üzere her şeyin kitapta, yani Levh-i Mahfûz’da yazılı bulunduğu açıklanmıştır. Bununla da İlâhî ilmin her şeyi önceden düzenleyip tesbit ettiği, plân ve proğrama bağladığı ve her şeyi tasarrufu altında bulundurduğu anlatılıyor.

Görüldüğü gibi, Cenâb-ı Hak, ilim adamına ışık tutarken yarı açık, yarı kapalı bir anlatımla temel bilgi veriyor, hareket noktasını belirleyip gösteriyor ve böylece Kur’ânʹın hemen her konuda insan aklına hem mal­zeme verdiği, hem de geniş çapta yardımcı olduğu anlaşılıyor. Yarı ka­palı bir anlatım metodu, insan aklını ve idrâkini araştırıcı bir havaya sok­mayı amaçlamaktadır. Her şey açık-seçik ve detaylı bildirilseydi, insan hazıra konmaya alışır, düşünce ufku genişlemez ve araştırma ihtiyacı duy­mazdı. Atom ve moleküllerle ilgili âyette de böyle bir metot uygulanarak ipucu mahiyetinde bir anlatım tarzı düzenlenmiştir.

ÂYETLER ARASINDA BAĞLANTI

Yukarıdaki âyetlerle Kurʹânʹın insana feyiz ve rahmet saçan dört vas­fından, diğer bir tabirle özelliğinden söz edildi. En büyük nîmetin imân cevherini aydınlatıp gıdalandıran İlâhî rahmetin beşer kalbine yönelmesi olduğuna işaret edildi. Asıl bununla ferahlık duymamızın lüzumu belirtildi. Sonra da insanları çepeçevre kuşatan bu rahmetin bir tezahürü olarak he­lâl ve haram sınırlarına atıflar yapılarak bu yetkinin Allahʹa has olduğu bildirildi. Arkasından İlâhî kudreti bütün incelik ve derinliğiyle yansıtan zerre konu edildi, bugünkü tabirle atoma ve moleküllere, atom çekirdeği etrafında dönen elektronlara dikkatimiz çekilerek bizi Allah’a daha çok yaklaştıran ve kâinatın en küçük modeli sayılan bir sistem üzerinde dur­mamız ilhâm edildi.

Aşağıdaki âyetlerle, Allahʹın plân ve proğramını ve koyduğu şaşma­yan kanunları görüp kendini Oʹna veren, teslimiyet ve mahviyet içinde O’nun dostluğunu kazanan bahtiyarların, başkaları korktuğunda korkma­yacakları, insanların çoğunun üzüldüğü zamanlarda ve dönemlerde onla­rın üzülmeyeceği bildirilerek âhiretteki göz ve gönül dolduran makam ve mertebelerine işâret ediliyor. Sonra da Allah dostlarının iki ana vasfına parmak basılarak bilgi veriliyor. Allahʹın koyduğu kanunların, beyân bu­yurduğu şeylerin ve sözlerin değişmesinin söz konusu olamıyacağına özel­likle dokunuluyor.

Böylece Allah ile kulları arasındaki yolun imânla, ilimle, berrak düşün­ceyle, iyi niyetle ve yüksek bir idrâkle açık tutulması isteniliyor.