MEÂLİ:
57- Ey insanlar! Size gerçekten Rabbinizden bir öğüt, gönüllerdeki (mânevî hastalıklara) bir şifâ ve mü’minlere doğru yolu gösteren (bir belge) ve rahmet gelmiştir.
58- De ki: Ancak Allahʹın geniş nîmeti, yardım ve rahmetiyle; işte bununla ferahlanıp sevinin; bu onların topladıklarından daha hayırlıdır.
59- De ki: Baksanıza, Allahʹın size indirdiği rızıktan bir kısmını harâm, bir kısmını helâl saydınız. De ki: Allah mı (bu hususta) size izin verdi, yoksa Allahʹa karşı yalan mı uyduruyorsunuz?
60- Allahʹa karşı yalan uyduranlar kıyâmet gününü ne sanırlar? Şüphesiz Allah insanlara bol nîmet ve geniş yardım sâhibidir. Ne yazık ki onların çoğu şükretmezler.
61- (Ey şânı yüce Peygamber! ) Hiçbir durumda ve işte bulunmazsın, onunla ilgili Kurʹânʹdan bir şey okumazsın ve hiçbir iş yapmazsınız ki yaptıklarınıza dalarken üzerinizde hazır olmayalım. Ne yerde, ne de gökte zerre ağırlığınca hiçbir varlık Rabbinizden uzak (ve örtülü) kalmaz. Bundan daha küçüğü de, daha büyüğü de yok ki, o açık kitapta (yazılı) olmasın.
İLGİLİ HADÎSLER
Ashab-ı Kirâmdan Mâlik b. Nadle, babasının şöyle haber verdiğini rivâyet etmiştir: «Perişan bir kıyafet içinde Peygamber (A. S. ) Efendimize geldim. Bana dikkatle baktı ve aramızda şu konuşma geçti:
- Malın var mı?
- Evet...
- Hangi mal?
- Her çeşidinden: Deve, köle, at ve davar.
- Allah sana bir mal verdiğinde, onu senin üzerinde görsün (görmek ister), buyurdu ve sonra şöyle ilâve etti:
- Senin deven kulakları yerinde yavru doğuruyor da sen usturayı alıp onun kulağını yararak, «bu, kulağı çentiklidir», diyorsun. Derisini yarıp, «bu da derisi yarık olarak ayrılmıştır» diyor ve onları kendine ve aile efradına haram kılıyorsun, değil mi?
- Evet, diye cevap verdim. Buyurdu ki:
- Şüphesiz Allahʹın sana verdikleri helâldir. Allahʹın pazıları senin pazılarından daha güçlüdür ve Oʹnun usturası senin usturandan daha keskindir. » (Ahmed b. Hanbel: Avf b. Mâlik (R. A. )den, isnad-i ceyyid ile.)
«Allah bir kimseyi İslâmʹa eriştirir ve ona Kurʹân öğretir, sonra da o fakirlikten şikâyet ederse, Allah fakirliği onun alnına yazar da kendisine kavuşacağı güne kadar onun iki gözü arasına fakirliği nakşeder. » (Ahmed b. Hanbel: 2/104)
KUR’ÂN’IN DÖRT VASFI
«Ey insanlar! Size gerçekten Rabbinizden bir öğüt, gönüllerdeki (mânevî hastalıklara) bir şifâ ve mü’minlere doğru yolu gösteren (bir belge) ve rahmet gelmiştir. »
Kur’ân bütünüyle İlâhî rahmeti, hayat kanunlarını, Allah ile kulları arasındaki yolu ve bağlantıyı, dünya ile âhireti, bu ikisinin birbirini tamamladığını, sorumluluğun ölçü ve anlamını, hayır ve iyilikleri, fazîlet ve yüksek ahlâkı, adâlet ve hukuku bildiren ve her yönüyle beşer hayatını düzenleyen semavî bir kitaptır. İlgili âyetle bu kitabın birçok özellikleri dört madde halinde özetlenerek bizlere bilgi verilmiştir:
1. Kur’ân en güzel öğüt mecmuasıdır. Ferdi, aileyi, toplumu ve milletleri en iyiye, en güzele ve en doğruya çağırır.
2. Gönüllerdeki mânevî hastalıklara, dertlere ve hacetlere mutlak şifâdır.
3. İnsanlara, Allah’a uzanan doğru yolu gösteren en güvenilir rehberdir.
4. Her yönüyle mü’minlere rahmettir.
Bu sıralama gelişigüzel değildir. İlâhî plân ve proğram uyarınca insan ruhuna ışık tutar, kalbine neşter vurur, vicdanına seslenir ve bu açıdan İlâhî irşat ve uyarı metodunu yansıtır. Şöyle ki: Din önce güzel ve yapıcı öğütle kalb ve kafalara işlenir ve yine onunla ayakta durur. Kur’ân’ın derin ve anlamlı öğütlerine kalbini ve kafasını açan şuurlu kimselerdir ki, gönüllerindeki cehaleti, kötü duyguları, yanlış inanç ve iddiaları, zararlı tutkuları giderip şifaya kavuşurlar. Bu şifaya erişenlerdir ki, doğru yolda yürümeyi ibâdet edinirler ve öylece İlâhî rahmetin feyiz ve inâyetine erişirler.
Böylece öğütten şifâ; bu ikisinden doğru yol ve bu üçünden rahmet doğuyor.
Şüphesiz ki bütün bunlar Allahʹın geniş nîmeti, bol yardımı ile gerçekleşir. İmân eden insanlar için bundan daha aziz ve daha değerli başka bir nîmet düşünülemez. O nedenle âyette, «İşte bununla ferahlanıp sevinin, bu onların topladıklarından daha hayırlıdır. » buyurulmuştur. O halde aklını iyice kullanan kişiler daha hayırlı olanı her zaman öne alır ve almaya çalışırlar.
HELÂL VE HARAM SINIRI
«De ki: Baksanıza, Allah’ın size indirdiği rızıktan bir kısmını harâm, bir kısmını helâl saydınız. De ki: Allah mı( bu hususta) size izin verdi, yoksa Allahʹa karşı yalan mı uyduruyorsunuz? »
Aslında helâl ve haram kavramları nisbî ve İzafîdir. Zira Cenâb-ı Hak hiçbir şeyi boşuna, faydasız, hikmetsiz ve amaçsız yaratmamıştır. O her şeyi insan için, insanı da Allah için yaratıp varlık alanına getirmiştir. Ancak bazı nesnelerin insan sağlığına zararlı olması, ruhunda tahribat yapması sebebiyle yenilmesi ve içilmesi yasaklanmıştır. Bu, onların boşuna, yararsız ve amaçsız yaratıldığını göstermez ve delil de sayılmaz. İlmî araştırmalar, bir kısmının faydalı yanlarının da bulunduğunu tesbit etmiştir. İleride yeni tesbitler de olabilir. Gerçek şu ki: Her şeyden önce kâinatta ve onun her parçasında bir denge kanunu söz konusudur. Her şeyin bu dengeyi sağlamada bir payı ve ölçüsü vardır. Canlıların birbirlerini yeyip geçinmesi bile sözü edilen dengeyi korumakta; tabii eleme kanunu onu yönlendirip kendi kesiminde gerçekleştirmektedir.
Unutmamak gerekir ki, ilmî araştırmalar, insan sağlığını ve onun ruhsal yapısını olumsuz yönde tehdit eden zararlı şeyleri bir çırpıda tesbit edip ortaya koyamaz. Bunun için uzun yıllara, geniş ve ciddi araştırmalara, sabırlı çalışmalara ve koordine çalışan birçok kurumlara ihtiyaç vardır. Hem İlmî buluşların hepsi kesin sonuçlu da değildir. Düne kadar zararlı kabul ettiği bir şeyi bugün yararlı görmekte veya bunun aksine bir tesbit ortaya koyabilmektedir.
O bakımdan Allah, kullarına olan lütuf ve rahmeti gereği, helâl ve haram nesneleri birbirinden ayırt etmiş ve bunlar için sınırlar koymuştur. Bize nisbetle helâl ve haram, iyi ve kötü şeyler karışık ve karmaşıktır. Akıl, idrâk ve ilim bunlardan bir kısmını belirlemekte, bir kısmını ise kesin tesbit edemediği için, zararlı olanı faydalı, faydalı olanı da zararlı görebilmekte ve yanlış bir sonuca varmaktadır. O bakımdan aklımızın da, ilmin de İlâhî vahyin beyânına ihtiyacı vardır.
Ne var ki, ilim ilerledikçe, buluşlarında derinleştikçe, İlâhî sınırların isabet ve yararını daha iyi anlamakta ve insana daha doğru bilgi verebilmektedir. Meselâ bugün alkollü ve uyuşturucu maddelerin insan sağlığını nasıl bozduğunu, nesli nasıl yozlaştırdığını ve beşer ruhunu nasıl tahrîp ettiğini artık bilimsel olarak da çok iyi biliyoruz. Böylece, ilim bu konuda gerçeği bulunca Kur’ân-ı Kerîmʹi doğrulamış oluyor.
O halde bir şeyi helâl, ya da haram kılma yetkisi Allah a aittir. İlim bir şeyin faydalı, ya da zararlı olduğunu tesbit edebilir; ama birini helâl, diğerini haram kılma konusuyla uğraşmaz, onu kişilerin imân, irfan ve basiretine bırakır. Dinî hükümler ise, ağır mânevî müeyyideler de koymak sûretiyle zararlı olan maddeleri harâm, veya mekruh; yararlı olan maddeleri helâl veya mubah kılar.
Bu açıklamamızda İlmî yönden zararlı ve faydalı şeyleri mutlak anlamda ele alıp genel bir yargıda bulunmadık. Çünkü ilmin her zararlı diye tanımladığı şey haram, faydalı diye tanıttığı şey de helâl olmayabilir. Örneğin, ilim sigaranın zararlı olduğunu tesbit etmiştir. Bu madde hakkında kitap ve sünnette kesin bir beyân bulunmadığından biz ona haram diyemiyoruz, birtakım zararlarını dikkate alarak mekrûh kabul ediyoruz. İlim salyangoz, kurbağa, kaplumbağa ve benzeri canlıların protein değerini dikkate alarak faydalı olduklarını söyler. Dinimiz ise, bunların yenilmesini haram kılıp yasaklamıştır. Bundan çıkan sonuç şudur: İlim her ne kadar gıda değeri bakımından bunların faydasını tesbit etmişse de gerek beden, gerekse ruh üzerindeki olumsuz etkilerini ve zararlarını henüz tesbit edememiştir. Belki yakın gelecekte ilmî araştırmalar bu canlıların faydalarından ziyade zararlı yanları veya tahrib edici özellikleri bulunduğunu ortaya çıkarabilir. Zira ilmin bunlar üzerindeki tesbiti nihaîdir ve kesindir, denilemez. Otuz-kırk yıl önce şeker hastalarını tedavide kullanılan ilâç ve uygulanan yöntemlerin, bugün zararlı ve öldürücü olduğu anlaşılmıştır.
Bu misalleri çoğaltmak mümkün.. Varmak istediğimiz sonuç, vurgulamak istediğimiz hüküm şudur: Bir şeyi helâl, ya da haram kılma yetkisi Allah’a aittir. Çünkü Allah’ın tesbiti kesindir ve isâbetlidir. İlmin faydalı, ya da zararlı diye tanıttığı veya tanımladığı şeylerin hepsi haram veya helâl olmayabilir. Çünkü ilmin hem tesbit alanı ve amacı farklıdır, hem de çoğu zaman kesin sonuçlu ve isabetli değildir.
Açıklanması gerekli bir husus daha var ki, Kurʹân ve hadîste açık ve net olarak haram kılındığı bildirilmeyen bir şeyin, bir maddenin, insan sağlığına zararlı olduğu ilmî araştırmayla kesinlik kazanırsa, o takdirde Kur’ân ve hadîste ona yakın bir hüküm esas alınır ve şartlar uygun düşerse kıyasa baş vurulur, ona göre ya haram, ya da mekrûh olduğu sonucuna varılabilir. Şöyle ki: Birbirine benzeyen meselelerin hükümlerinde de benzerlik bulunması gerekir. Çünkü menat (illet)teki eşitlik, hükümde de eşitliği icap ettirir. Ancak kıyasta şu dört rüknü her zaman göz önünde bulundurmak şarttır: Asıl, feriʹ, hüküm ve ortak illet..
Asıl, Kurʹân veya Sünnetʹteki hükmün kaynağı ve dayanağıdır. Feriʹ, hakkında Kur’ân ve Sünnet’te nass bulunmayan meseledir. Hüküm, asıldan fer’a geçilmesi istenilen yargıdır. Ortak illet, hem asılda, hem de feri’de bulunan ortaklaşa bir vasıftır. Buna bir misal verelim: Kur ân da içki ile kumardan söz edilirken, bunların günah ve zararlarının, faydalarından daha büyük olduğu açıklanır. O halde Kur’ânʹda veya Sünnetʹte ismi geçmiyen bir fiil veya maddenin zararı daha çoksa, o takdirde bu asla kıyas edilerek haram sayılır.
ALLAH FAZL-Ü KEREM SÂHİBİDİR
«Şüphesiz ki Allah insanlara karşı bol nîmet ve geniş yardım sâhibidir. Ne yazık ki, onların çoğu şükretmezler. »
FazI ve kerem: İnâyet, bol ihsan gibi İlâhî rahmet ve yardımın genişliğini, inceliğini ve bolluğunu ifade eden kelimelerdir. Türkçemizde tam karşılıkları yoktur. O nedenle bunları bazan birkaç cümleyle açıklama ihtiyacını duyuyoruz.
Zararlı ve yararlı şeylerin açıklanması ve bu ölçüde olan şeylerin Kitap ve Sünnet’te bir dayanağı bulunduğu takdirde kıyasa baş vurulmasına cevâz verilmesi, şüphesiz ki Allah’ın insanlara olan bol nîmeti ve geniş yardımıdır. Aynı zamanda insan aklına değer vermesi, içtihada kapıyı açık tutması bakımından zarif bir iltifatıdır.
Bir şeyi haram kılıp yasaklamasında Allah’ın ne gibi istifadesi vardır? O mutlak ganîdir; her şey O’na muhtaçtır, O ise hiçbir şeye muhtaç değildir. Ganî ve Samed sıfatları Oʹnun bu sınırsız kudretini yansıtır. Emir ve tavsiyelerinin tamamı, bizim düzenli, huzurlu, sağlıklı ve dengeli bir hayat sürmemize ve ruhumuzdaki fıtrat mayasıyla uyum sağlayan bir ortam içinde varlığımızı belirlenmiş süreye kadar devam ettirmemize yöneliktir. Meseleyi bu açıdan düşünüp değerlendirdiğimizde, ilâhî emirlere daha iyi yaklaşmış oluruz. Ne var ki, insanların çoğu ilâhî emir ve yasaklardan hoşlanmazlar, nefislerinin esiri olarak bu gerçekleri anlamak veya dinlemek istemezler.
DÜŞÜNCE VE DAVRANIŞLARIMIZI BİLEN YÜCE KUDRET
«Hiçbir durum ve işte bulunmazsın, onunla ilgili Kur’ân’dan bir şey okumazsın ve hiçbir iş yapmazsınız ki yaptıklarınıza dalarken üzerinizde hazır olmayalım.. »
İlgili âyetle, her durum, her düşünce ve her davranışımızın İlâhî murakaba ve müşahede altında bulunduğu hatırlatılıyor. Bu, daha çok insanı temkinli, hesaplı, plânlı ve proğramlı bir hayata alıştırır. Düşüncelerimizi berraklaştırıp davranışlarımızı asilleştirir.
Şüphesiz ki, Allahʹa inanmanın insana sağladığı sayısız yararlardan biri de budur. Her şeyden önce İlâhî denetimin her an kontrolünde bulunduğumuza inanmamız, günlük hayatımızı düzenli ve disiplinli kılar; bizi başıboşluktan, lâubalilikten, vurdum duymazlıktan kurtarır. Hiçbir otorite, hiçbir yasal kurum bu düzen ve disiplini sağlayamaz.
ZERRE VE AĞIRLIĞI (MOLEKÜL VE ATOM)
«Ne yerde ne de gökte zerre ağırlığınca hiçbir varlık Rabbinizden uzak (ve örtülü) kalmaz. Bundan daha küçüğü de, daha büyüğü de yok ki, o açık kitapta (yazılı) olmasın. »
Sözlükte zerre: En küçük kırmızımsı karıncalara, bulundukları çevreye yayılıp saçıldıkları için bu isim verilmiş ve bu manayla pencere ve herhangi bir menfezden içeri giren güneş ışınında görülen toz taneciklerine de «zerre» denilmiştir. Ayrıca saçılan kum, tohum ve benzeri şeyler hakkında da bu isim kullanılmıştır. (Geniş bilgi için bak: Kamus-zerre maddesine ve ayrıca Rağıb’ın el-Müfredatına.)
Sözlük manasını dikkate alarak hareketle ilim adamlarımız yakın tarihlere kadar «zerre»yi parçalanmayan en küçük parça (cüzʹi lâ-yetecezza) diye tarif etmişlerdir. Aslında ilgili âyetle de bu kavramdan maksadın, en küçük parça olduğu anlatılmak istenmiştir. Sonra da buna bir açıklık getirilerek bugünkü deyimiyle atom olduğuna dikkatler çekilerek «en küçük parçadan daha küçük» tabiri kullanılarak «atom çekirdeği» etrafında baş döndürücü hızla dönen elektronlara işâret edilmiştir. Yerde ve gökte hiçbir şeyin o yegâne düzenleyici, terbiyeci, geliştirip kemale erdirici Rabʹdan uzak ve gizli kalmayacağı belirtilerek insan aklı ve düşüncesi harekete geçirilmiştir. Sonra da en büyük parça dahil olmak üzere her şeyin kitapta, yani Levh-i Mahfûz’da yazılı bulunduğu açıklanmıştır. Bununla da İlâhî ilmin her şeyi önceden düzenleyip tesbit ettiği, plân ve proğrama bağladığı ve her şeyi tasarrufu altında bulundurduğu anlatılıyor.
Görüldüğü gibi, Cenâb-ı Hak, ilim adamına ışık tutarken yarı açık, yarı kapalı bir anlatımla temel bilgi veriyor, hareket noktasını belirleyip gösteriyor ve böylece Kur’ânʹın hemen her konuda insan aklına hem malzeme verdiği, hem de geniş çapta yardımcı olduğu anlaşılıyor. Yarı kapalı bir anlatım metodu, insan aklını ve idrâkini araştırıcı bir havaya sokmayı amaçlamaktadır. Her şey açık-seçik ve detaylı bildirilseydi, insan hazıra konmaya alışır, düşünce ufku genişlemez ve araştırma ihtiyacı duymazdı. Atom ve moleküllerle ilgili âyette de böyle bir metot uygulanarak ipucu mahiyetinde bir anlatım tarzı düzenlenmiştir.
ÂYETLER ARASINDA BAĞLANTI
Yukarıdaki âyetlerle Kurʹânʹın insana feyiz ve rahmet saçan dört vasfından, diğer bir tabirle özelliğinden söz edildi. En büyük nîmetin imân cevherini aydınlatıp gıdalandıran İlâhî rahmetin beşer kalbine yönelmesi olduğuna işaret edildi. Asıl bununla ferahlık duymamızın lüzumu belirtildi. Sonra da insanları çepeçevre kuşatan bu rahmetin bir tezahürü olarak helâl ve haram sınırlarına atıflar yapılarak bu yetkinin Allahʹa has olduğu bildirildi. Arkasından İlâhî kudreti bütün incelik ve derinliğiyle yansıtan zerre konu edildi, bugünkü tabirle atoma ve moleküllere, atom çekirdeği etrafında dönen elektronlara dikkatimiz çekilerek bizi Allah’a daha çok yaklaştıran ve kâinatın en küçük modeli sayılan bir sistem üzerinde durmamız ilhâm edildi.
Aşağıdaki âyetlerle, Allahʹın plân ve proğramını ve koyduğu şaşmayan kanunları görüp kendini Oʹna veren, teslimiyet ve mahviyet içinde O’nun dostluğunu kazanan bahtiyarların, başkaları korktuğunda korkmayacakları, insanların çoğunun üzüldüğü zamanlarda ve dönemlerde onların üzülmeyeceği bildirilerek âhiretteki göz ve gönül dolduran makam ve mertebelerine işâret ediliyor. Sonra da Allah dostlarının iki ana vasfına parmak basılarak bilgi veriliyor. Allahʹın koyduğu kanunların, beyân buyurduğu şeylerin ve sözlerin değişmesinin söz konusu olamıyacağına özellikle dokunuluyor.
Böylece Allah ile kulları arasındaki yolun imânla, ilimle, berrak düşünceyle, iyi niyetle ve yüksek bir idrâkle açık tutulması isteniliyor.