MEÂLİ:
60- Rabbiniz dedi ki: «Bana duâ edip yalvarın ki kabul edip karşılık vereyim. Doğrusu bana kulluk etmeyi gururlarına yediremiyenler, zillete uğrayıp aşağılanarak Cehennemʹe gireceklerdir. »
61- O Allah ki, dinlenip sükûnet bulasınız diye geceyi, aydınlık içinde (hayatınızı kazanasınız diye) gündüzü sizin için yarattı. Şüphesiz ki, Allah insanlara karşı bol bağış, çok iyilik sâhibidir. Fakat insanların çoğu şükretmezler.
62- İşte bu, Rabbiniz Allahʹtır, her şeyi yaratandır. Oʹndan başka ilâh yoktur. Öyle iken nereye dönüyorsunuz?!
63- Allahʹın âyetlerini bile bile inâdla inkâr edenler de böyle çevriliyorlar.
64- O Allah ki, yeryüzünü sizin için oturmaya elverişli, göğü de bir bina (kubbe) kıldı. Sizi biçimlendirdi, biçiminizi güzel yaptı ve helâl-temiz şeylerle sizi rızıklandırdı. İşte bu Allah, Rabbinizdir. Âlemlerin Rabbi olan Allah çok yücedir, çok kutsaldır.
65- O hep diridir. Oʹndan başka ilâh yoktur. Dini Oʹna hâlis kılarak kulluk edip yalvarın. Âlemlerin Rabbına hamd olsun.
İLGİLİ HADÎSLER
(Kudsî hadîs)
«Dört hasletten biri benim için, biri senin için; biri benimle senin aranda, biri de seninle kullarım arasındadır: Benim için olanı, bana ibâdet edip hiçbir şeyi bana ortak koşmamandır. Senin için olanı, hayırdan ne işlersen onunla seni mükâfatlandırmamdır. Benimle senin aranda olanı, senden duâ edip yalvarmak, benden de onu kabul etmektir. Seninle kullarım arasında olanı, kendin için arzu edip hoş gördüğünü onlar için de arzu edip hoş görmendir. » (Müslim/hac: 26- Ahmed: 3/498 - 4/230)
«Şüphesiz duâ, ibâdetin tâ kendisidir. » (Tirmizî/tefsîr: 2/16-40 - İbn Mâce/duâ: 1- Ahmed: 4/267, 271. 276)
«Aziz ve Celîl olan Allahʹa duâ etmiyen kimseye Allah gazap eder. » (İbn Mâce/duâ: 1- Ahmed: 2/477)
«Kim Cenâb-ı Hak’tan dilekte bulunup bir şey istemezse, Allah ona gazap eder. » (Tirmizi/daavat: 24)
«Kıyâmet gününde mütekebbirler (büyüklük taslayanlar) insan suretinde küçük karıncalar misâli haşrolunurlar. Küçük olarak ne gibi şey varsa, onları boyca aşar. Böylece Cehennem’de «Bevles» veya «Bûles» zindanına girerler. Ateş dalgaları üzerlerine yükselir. Cehennemliklerin bedenlerinden akan kanlı irinden meydana gelen «habal»dan içerler. » (Tirmizi/kıyâmet: 47- Ahmed: 2/179)
Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz her namazın arkasından şunu okurdu:
Türkçesi:
«Allah’tan başka ilâh yoktur, O birdir, ortağı yoktur. Mülk Oʹnundur; hamd O’na mahsustur. Oʹnun kudreti her şeye yeter. Hiçbir güç ve kuvvetimiz yoktur, ancak Allah ile vardır. Allah’tan başka ilâh yoktur ve biz ancak O’na ibâdet ederiz. Nîmet Oʹnundur; fazîlet ve güzel övgü de O’na mahsustur. Allahʹtan başka ilâh yoktur. Kâfirler hoşlanmasa bile (müʹminler) dini O’na hâlis kılarak (dindarlıkta bulunup ibâdet ederler). » (Müslim - Ebû Dâvud - Nesâî)
DUÂ, İBÂDET ANLAMINA GELİR
«Rabbiniz dedi ki: Bana duâ edip yalvarın ki kabul edip karşılık vereyim.. »
Hadîs-i Şerifte açıklandığı gibi, duâ ibâdettir. Çünkü Allah’a kul olduğuna inanan kimse, ancak Oʹna el açıp duâ eder, hacetini Oʹna arz edip yalvarır. O nedenle İmam Kurtubî bu cümleyi, «beni bir olarak tanıyın ve bana ibâdet edin ki ibâdetinizi kabul edip sizi bağışlayayım» diye yorumlamıştır. (Tefsîr-i Kurtubî: 15/327)
Ayrıca buradaki «duâ»yı zikir, el açıp yalvarma, dilekte bulunma manasına yorumlayanlar da olmuştur. Şüphesiz yorumların hepsi de maksat ve amaca uygundur.
Duâyı asıl delâlet ettiği «dilekte bulunma, haceti arzetme» manası doğrultusunda ele alırsak, karşımıza şu soru çıkar: «Cenâb-ı Hak, bana duâ edip yalvarın ki kabul edeyim ve karşılık vereyim» buyuruyor. Oysa insan, birçok defalar el açıp duâ ettiği halde dileğinin kabul edilmediğini görüp üzülür. Bu duruma göre, âyeti nasıl açıklamak gerekir? Diyebiliriz ki, duânın kabul olunmasının birtakım şartları vardır, onlara herhalde riâyet gerekir. Şöyle ki:
1- İmân ve ıhlâs üzere yerine getirilmesi,
2- Duâ esnasında kalbin başka şeyle meşgul olmaması,
3- Yapılan dileğin, arzedilen hacetin insan için meşru sınırlar içinde olup yararlı ve uygun bir anlam taşıması,
4- Hısımlardan ilgi kesecek, onlara merhamet ve şefkat kapısını kapatacak niyetle yapılmaması,
5- Eninde sonunda kabul olunacağına inanıp güvenmesi,
6- Helâl lokma ile kendini beslemiş bulunması,
7- Allah, Âhiret ve diğer inanç esasları hakkında kalbini her türlü şüpheden uzak bulundurması bu cümledendir.
Nitekim Tirmizî’nin Ebû Hüreyre (R. A. )den yaptığı rivâyette, Resûlüllâh (A. S. ) şöyle buyurmuştur: «Herhangi bir adam, Allahʹa el açıp bir dilek ve duâda bulunursa, mutlaka kabul edilir. Bu ya dünyada kendisine hemen verilir, ya âhiret gününe geciktirilir, ya da duâ ettiği nisbette günahları bağışlanır. Şu şartla ki, günahı gerektiren veya hısımlardan ilgiyi kesen bir anlamda yapılmamış ve acele gösterip (hemen kabul olunmasını) istememiş olsun. »
Bunun üzerine soruldu:
- Ya Resûlellah! Nasıl acele edilir?
Cevap verdi:
- «Rabbıma duâ ettim, kabul etmedi» diye söylenir.
DUÂ KULLUĞUN GEREĞİDİR
«Doğrusu bana kulluk etmeyi gururuna yediremiyenler zillete uğrayıp aşağılanarak Cehennemʹe gireceklerdir. »
Allah’ın kudret ve saltanatının sınırsızlığını, nîmet ve ihsanının bolluğunu ve insanların her an O’na muhtaç durumda olduğunu düşünerek, mahviyetkâr bir tavırla teslimiyet gösteren mü’min, şüphesiz duâ ve ibâdeti kulluğun gereği olarak görür ve aczini dile getirerek Hakk’a sık sık el açıp dilekte bulunur. Allah’ın mülkünde, O’nun tasarrufu altında O’nun rahmet ve nîmetiyle beslendiğine inanan kimsenin duâ ve ibâdeti bırakması, bunu gururuna yedirememesi aslâ düşünülemez. O halde duâ ve ibâdeti aşağılanma sanıp kendini ihtiyaçtan vareste görenlerin kalbinde inançsızlık, nifak ve küfürden kaynaklanan cehâlet yatmaktadır.
Böylesine verilecek ceza da o nisbette aşağılayıcı, horlayıcı ve zillete sürükleyici olacaktır. Konumuzu oluşturan âyette o gibilere hazırlanan azâbın, niyet ve amelinin cinsinden olduğuna işâret edilmekte ve Allahʹa kulluk görevini aşağılık ve zillet sayanların, kendi aleyhlerine çok kötü sonuç hazırladıkları hatırlatılmaktadır.
GÖRÜLEBİLEN, BİLİNEBİLEN HER ŞEY İNSANDAN YANA YARATILMIŞTIR
«O Allah ki, dinlenip sükûnet bulasınız diye geceyi; aydınlık içinde (hayatınızı kazanasınız diye) gündüzü sizin için yarattı.. »
Şüphesiz Cenâb-ı Hakk’a el açıp duâ etmemiz, dilekte bulunmamız, yalvarıp yakarmamız için, önce O’nun insanlardan yana yaratıp hizmete sevkettiği kaynakları görüp anlamamız ve her nîmette O’nun «ihsan mührünü» müşahede etmemiz gerekmektedir. Bunun için Cenâb-ı Hak hem konumuzu oluşturan âyette, hem de Kur’ân’ın özellikle dört ayrı yerinde her şeyin insandan yana yaratılıp onun buyruğuna baş eğdirildiğini haber vermekte ve böylece yerden çıkan, gökten inen nîmetlerde «Rezzak Sıfatı»nın tecelli ve tezahürünü görmemizi ilhâm etmektedir. (Bilgi için bak: Bakara Sûresi: 29, Hac Sûresi: 65, Lukman Sûresi: 20. Câsiye Sûresi: 13. âyetlerin tefsiri)
Yukarıdaki âyetle, iki önemli nîmet ve belgeden söz edilmekte ve İnsan aklına ışık tutularak yönlendirici bilgi verilmektedir. Böylece Kur’ân her şeyi yaratanın Allah olduğunu icmâlen bildirdikten hemen sonra bu icmâli tefsîr edip açıklayarak iki önemli nîmeti peşpeşe sıralıyor:
1- Dinlenip sükûnet bulmamız için geceyi,
2- Aydınlık içinde hayatımızı sürdürelim diye gündüzü yaratıp düzenlemiştir.
Bu düzen ve sistem bütünüyle insanın dünya hayatının devamıyla içiçedir. Şöyle ki: Aldığı besin ve kalori nisbetinde hareket sağlayıp enerji sarfeden insanın, 24 saat durup dinlenmeden bu durumunu sürdürmesi mümkün değildir. Hılkatındaki ölçü ve esaslara ters düşmekte, hayatı idame prensibiyle bağdaşmamaktadır. O halde kurulan mevcut düzende gece ve gündüzün ardarda birbirini izleyip durmasına büyük ihtiyaç söz konusudur. Zira bu, gelişigüzel bir sistem değil; insan hayatıyla ve mevcut yaşama şartlarıyla yakından ilgili bir düzenlemedir ki bütünüyle ince hesaplara, çok mükemmel fiziksel kanunlara dayalıdır.
Dünyamızı iki ayrı hareketle belli ve belirli hizmete sevkeden O Yüce Kudret’in, güneşi, güneş ailesini ne maksatla yarattığı kendiliğinden ortaya çıkmış oluyor. Aynı zamanda bu sistemi bu kadar ölçülü, dengeli ve hesaplı yaratan o kudretin, diğer sistemleri ve kâinatta her şeyi de belli amaçlara yönelik yarattığı kesinlik arzetmektedir. Sistemlerin bağlı bulundukları kanunlarla aksamadan, hatâ yapmadan, hedefinden şaşmadan hareket ve hizmetlerini sürdürmeleri ise, Allah’tan başka ilâh olmadığının başlıca delillerinden biri değil midir?
Gerçek bu olunca, insan aklına ve idrâkine ana fikir verilmesine rağmen, bazı kimselerin hâlâ inkârda ısrar etmesi şaşılacak şey değil midir? Kurʹân-ı Kerîmʹde bu hayret, şu cümleyle yansıtılmakta ve inkârcı insafa dâvet edilmektedir: «Öyle iken nereye dönüyorsunuz?! »
İCMALDAN SONRA DÖRT AÇIKLAYICI BELGE
«O Allah ki, yeryüzünü sizin için oturmaya elverişli kıldı.. »
Kur’ân, ikinci defa İlâhî kudreti yansıtan icmalî bir fikir veriyor ve arkasından bunu dört belge ile açıklayarak aydınlatıcı bilgi sıralıyor:
1- Yeryüzünün yaşamaya elverişli şekilde yaratılması,
2- Göğün bir kubbe görünümünde mükemmel plâna göre düzenlenmesi,
3- İnsanın en güzel biçimde yaratılıp şekillendirilmesi,
4- İnsanın tertemiz yararlı rızıklarla rızıklandırılması..
Bunlar aklı eren, gözü gören herkesin her gün karşılaştığı ve müşahede edebildiği nîmetler ve belgelerdir.
Yerküre belli jeolojik devirleri geçirdikten sonra insan ve diğer canlıların yaşamasına elverişli şekilde ve uygun şartlar doğrultusunda yaratılmıştır. Dörtte üçünün veya onda yedisinin denizlerle kaplı olması, yer yer dağların yükselmesi; ova ve yaylaların; vâdi ve geçitlerin konması; kaynakların, yer altı ve yer üstü madenlerin hazırlanması; atmosfer tabakasının belli kalınlıkta ve belli gazların bileşimiyle var kılınması; dünyanın güneşe olan uzaklık nisbetinin belli oranda tutulması, çok yüksek bir kudretin insanların yaşamasına yönelik mükemmel bir düzen kurduğunu isbatlamıyor mu? Ortada bir dengesizlik ve düzensizlik var mıdır?
«Göğün bina kılınması» anlatımı neyi hatırlatmaktadır veya bize ne gibi bir ip ucu, ana fikir vermektedir?
«Bina» kavramı, önce bir plânı, plânlayanı hatırlatmıyor mu? Sonra da bir amaç ve hikmeti yansıtmıyor mu? Böylece fezadaki her sistem ve âilenin; her yıldız ve galeksinin belli bir plân ve proğrama; hazırlanmış bir amaç ve hikmete göre yaratılıp hizmete sevk edildiği ortaya çıkıyor.
İnsanın güzel biçimde yaratılması bize neyi öğretiyor veya hatırlatıyor? Daha güzel, daha mükemmel yaratılamaz mıydı? Şüphesiz İlâhî kudretin sınırı olmadığı ve üstünlüğü tartışılmadığı gibi, güzel yaratmasının da sınırı düşünülemez; ama O, dünya hayatında ve kâinatta var kıldığı eşya düzeyinde; hikmete dayalı şart ve ortama uygun hazırladığı plân gereği «insanı en güzel biçimde yaratmıştır. » Bu en güzellik, içinde yaşadığımız âleme ve ondaki ortam ve şartlara, sonra da hılkatımızdaki hikmete nisbetledir. Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz: «Cenâb-ı Hak, Âdemʹi kendi sureti üzerine yarattı; boyunun uzunluğu 60 zira’ (yaklaşık 40 metre) idi», buyurmuştur. Bu, Allah’ın ezelî ilminde, sanatında tecelli eden surettir. Artık «Neden bu surette yarattı da şu veya bu surette yaratmadı? » denilemez. Çünkü ilim ve kudretinin tecellisindeki hikmeti ancak O bilir, bu konuda bize söz düşmez.
Canlılar içinde insandan daha güzeli yoktur. İç ve dış organlarının gerek konumu, gerekse ölçü ve biçimi «Ahsen-i Takvîm»in bütün özelliklerini yansıtır güzelliktedir.
İlim bu konuda da bize az şey verebilmiş ve canlıların men’şei hakkında doğru bir tesbit yapamamıştır. O sadece canlı organların kimyasal yapısının altı esas bileşimden meydana geldiğini tesbit edebilmiş; canlılık vasfı üzerinde birtakım varsayımlardan öteye geçememiştir. Gerek kâinatın, gerekse insanın var kılınışı hakkında en doğru bilgiyi Kur’ân ve Hz. Muhammed (A. S. ) Efendimiz vermiştir.
Genel jeolojide, «Hayat, madde ile birlikte ezelden beri mevcuttur; başlangıcı yoktur» denilerek çok sakat, sathî ve indi bir varsayım ortaya atılmış ve böyle iddiada bulunan sözde ilim adamları kendilerini bile buna inandıramamışlardır. Zira bu kadar önemli bir konuyu İlâhî hilkat kanununun dışında ele alınca, insan aklı ancak bu kadar bir bilgi verebilir.
TAYYİBAT İLE RIZIKLANDIRILMA
«Ve O helâl temiz şeylerle sizi rızıklandırdı.. »
Tayyibat, «tayyibe»nin çoğuludur. Bu kelime, pak, temiz, faydalı ve helâl nesne anlamına gelir. Karada ve denizde insanın rızıklanıp hayatını belli bir süreye kadar sürdürebilmesi için, vücudunun ihtiyacını en ölçülü ve yararlı anlamda karşılayacak çok şeyler yaratılmış; aynı zamanda nelerin helâl, nelerin de haram ve zararlı olduğu açıklanmıştır. Hayvansal ürünlerin taşıdığı proteinler; meyva ve sebzelerin taşıdığı vitaminler, tuzlar ve diğer kimyasal maddelerin hep bir plân ve proğrama göre hazırlandığı kesindir. Bunların yarar ve zarar oranlarını anlayacak kadar insana akıl, zekâ ve başka yetenekler verilmiş; bir de bunlara ilâveten akla ışık tutan kitap indirilmiş ve peygamber gönderilmiştir.
Böylece din, sözü edilen faydalı temiz rızıklardan yararlanmanın meşru yollarını belirlemekte, zararlı ve haram olanlarını tanıtıp onlardan kaçınmanın insana mutluluk ve rahmet kapısını açacağını haber vermektedir. Şüphesiz dinin bu konudaki emir ve yasakları bütünüyle insandan yana bir hikmet taşımaktadır. Yoksa Allahʹa nisbetle helâl ve haram düşünülemez.
NE YÜCE VE NE KUTSALDIR O!
«Alemlerin Rabbi olan Allah çok yücedir, çok kutsaldır. »
Hilkat kanununun bazı önemli safhaları açıklanıp «insan» denilen canlının güzel bir biçimde tasvîr edildiği ve en güzel, en yararlı rızıkların ondan yana var kılınıp imkân alanına getirildiği belirtildikten sonra, Allahʹın çok yüce, çok kutsal kudretine dikkatler çekilmekte ve bu kudret sâhibi olan Allahʹın, âlemlerin Rabbi olduğuna değinilerek âyet noktalanmaktadır.
«Âlemîn» kelimesi, bilindiği gibi, «âlem»in çoğuludur. Arapça gramer kaidesine göre bu çoğula «cemʹ-i selâmet» denilir ki, «akıl sâhipleri» hakkında kullanılır. Aslında tekili olan «âlem» kavramı, Râğıbʹın da kendi Müfredat’ında açıkladığı gibi, kâinatı ve kâinatın kapsadığı cevher ve arâzı içine alır. Kök mana olarak, bir şeyi mühürleyen, bir şeyi tamamlayıp noktalayan (kimse veya âmil) anlamına gelir.
Böylece kâinatta bizatihi yer işgal eden veya yer işgal eden şeyde ârız olan her şeyin, İlâhî kudret ve sanatın mührünü taşıdığına delâlet eden bir mana ortaya çıkıyor. Ancak «cem’i- selâmet» şeklinde kullanılması halinde, kâinatta akıl sahipleri olan insan, melek ve cinlere ağırlık kazandırılarak tağlîp kaidesi uygulanmıştır.
Bu manayla, kâinatta mevcut ister canlı, ister cansız; ister cevher, isterse arâz olsun her şey «âlemîn»in kapsamına girmekte ve her tür kendi özelliği doğrultusunda yüce kudretin ismini taşımaktadır. Onun için her tür hakkında «âlem» kelimesi kullanılmış, örneğin «insan âlemi», «su âlemi», «ateş âlemi» gibi ifadelere yer verilmiştir. Gerçi Türkçemizde bu gibi tabir ve anlatımlar pek kullanılmaz, ama Arapçaʹda kullanılır.
Sonuç olarak, varlıkta İlâhî sanatın damgasını taşımayan hiçbir şey yoktur. İnanan ilim adamlarına düşen görev, bu damgayı tesbit edip bilimsel açıklamada bulunmaktır.
HER BAŞLANGICIN BİR SONU VAR
«O hep diridir. Oʹndan başka ilâh yoktur. »
İlgili âyetlerle, Cenâb-ı Hakk’ın beşer idrâkini ve kudretini aşan sanatındaki estetiğin mükemmelliğine, varlıkta her şeyin «Rab» ismiyle damgalı bulunduğuna dikkatler çekildikten sonra, yaratanla yaratılanın bir olamıyacağı iki önemli delille açıklanıyor:
1- Yaratan hep diridir.
2- O’ndan başka ilâh yoktur.
Yaratanın hep diri olması, Oʹnun için bir başlangıç ve sonuç söz konu su olamıyacağına delâlet etmektedir. Başlangıç ve sonu olmayacağına göre, Oʹndan başka ilâhın bulunmadığı ortaya çıkmaktadır. O halde ölümlü, süreli ve sınırlı olan hiçbir varlığın İlâhlık vasfı yoktur; hepsi de ancak O çok Yüce İlâh’ın eseridir. Bunun için de tapılmaya, ibâdet edilmeye de Allahʹtan başkası lâyık değildir.
Bu manayla Allah’a, her türlü gösteriş ve art niyetten uzak, samimi inanç ve hâlis duyguyla yönelip kulluk etmek farzdır. Çünkü yaratanla yaratılan arasındaki köprü ve irtibatın en belirgin tezahürü, duâ ve ibâdettir. Bundan dolayı, âlemleri türlerinin özelliğine göre yaratıp kemal düzeyine getiren Rab, her türlü güzel övgüye çok daha lâyıktır.
ÂYETLER ARASINDA BAĞLANTI
Yukarıdaki âyetlerle, ibâdet ve duânın önemi üzerinde duruldu. Büyüklük taslayıp Allahʹa ibâdet etmiyenler tehdît edilerek yönlendirici uyarıda bulunuldu. Sonra da ibâdete lâyık olan Allahʹın öncesiz ve sonrasız olduğuna atıf yapılarak dört kadar delil sıralandı.
Aşağıdaki âyetlerle, Allah’ın varlığına ve birliğine delâlet eden insanın biyolojik gelişmesine yer veriliyor ve kâinatın bütünüyle İlâhî tedbîr ile yönetilip yönlendirildiği belirtiliyor.