MEÂLİ:
60 - Yine hatırlayın ki, Musa (çölde susuzluktan yok olmaya yüztutan) kavmi için su istemişti. «Asâʹnı taşa vur! » demiştik. (O da vurunca) taştan oniki pınar kaynamıştı. (Böylece) her soy su alacağı pınarı bilmişti. (Onlara): «Allahʹın rızkından yeyin, için (fakat) fesad çıkararak yeryüzünde haddi aşmayın (ilâhî sınırların dışına taşmayın) denilmişti.
İLMÎ YÖNÜ
Cenâb-ı Kadir-i Mutlakın Musa olayında suyu tabiî yollardan ve kaynaklardan vermeyişi, maddî sebep ve câri kanunları bir tarafa bırakıp mânevî ve ledünnî sebeplere ircâ edişi, İlâhî kudretin maddî sebeplere bağlı ve onunla mukayyed olmadığını gösterir. Allah istediği ânda, arzu ettiği kimse için dilediği şeyi yapmaya elbette kadirdir. Fakat çoğu kere bir mu’cize özelliğinde bu kudretini peygamberler vasıtasıyla tecelli ettirir. Çünkü:
Peygamberlerin ruhî yapıları ile hayat anlayışları -ilim ve amel yönünden- örnek edinilecek en uygun niteliktedir. Peygamberlerin yapmış olduğu tebliğatın hedefi, insanlarda bu iki sıfatı tekemmül ettirmektir. Bundan dolayı bâzı muʹcizeler, insanların yakîn ve kanaati üzerinde te’sir ederse de onların amelleri üzerinde te’sir etmez.
Meselâ Asâʹnın yılana dönmesi, ay’ın bölünmesi aslında büyük mu’cizelerdir. Fakat bunların neticesi bâzı insanların îmânını takviye eder, yahut bir kısım insanların peygamberlere îmân etmelerini sağlar. Peygamberlerin diğer bazı mu’cizeleri vardır ki fevkal’âde muazzam amelî neticeler doğurur. Meselâ Asâʹnın yılana dönüşmesinde İsrâîloğulları için amelî hiçbir fayda yoktu. Fakat Asâ taşlardan pınarlar fışkırttığı zaman onlar su içmişler ve şükrederek birçok ihtiyaçlarını bu vesîleyle te’mîn etmişlerdi. Kur’ân-ı Kerîm mu’cizelerin birinci şekline «huccet» ve «burhan» der.. Bunlar insanların ilim ve yakînini artırır. İkinci tür muʹcizelere «İlâhî nusret» veya «teʹyid-i İlâhî» denilir. Birinci mu’cizeler istek üzerine vuku’ bulur. İkincisi istekle ilgili değildir. Peygamberlerin nübüvvetinin ilk devresinde öğrettikleri akaaid (inanç esasları), muarızlar tarafından red olunur. Onlar mu’cize isterler. Peygamberler de böyle zamanlarda birinci tür mu’cizeleri gösterirler. Hazret-i Musa, Fir’avn’in yanına gittiği zaman bu türden iki mu’cize gösterdi. Yine bu sebepten dolayı Peygamberimiz Kureyş kâfirlerine ay’ı ikiye bölme mu’cîzesini gösterdi. Fakat nübüvvetin bu birinci devri geçtikten sonra peygamberlerin etrafında umumiyetle fakir, yoksul ve mazlûmlardan müteşekkil bir grup muvahhid (Hakk’ın varlığına, birliğine inanan) toplanır. Gerçi bu grup, imânının sağlamlığına nazaran hiçbir mu’cize istemese de Cenâb-ı Hakk onları himâye ve sıyânet eyler. Bu himâye hiçbir istek olmadığı halde muhtelif şekillerde tecelli eder. Nitekim Müslümanlar hiçbir zaman Peygamberimiz (A. S. )den mu’cize istememişlerdir. Fakat onlara daimâ mu’cizeler gösterilmiştir. Meselâ savaşlarda Müslümanlar daima İlâhî desteğe nâil olurlardı. Bedir, Huneyn savaşlarında Müslümanlar melekler tarafından yardım görmüştür.
İşte amel cihetinden çok zayıf olan İsrâîloğulları’nın hevesini artırmak, amelleri üzerinde geniş te’sirler bırakmak için Hazret-i Musa İlâhî emir üzerine Asâʹsını taşa vurup su çıkarmıştır. Allah’ın bu yardım türü muʹcizesini Kurʹân-ı Kerîm «nusret» kelimesiyle ifâde eder.
TARİHÎ YÖNÜ
Oniki soy olan İsrâîloğulları Tîh çölünde susuz kaldılar. Hazret-i Musa’ya müracaat ettiler; bir çare bulunmazsa helâk olacaklarını söylediler. Su sıkıntısı devam edecek olursa, Mısır’dan ayrıldıklarına pişman olacağa benziyorlardı. Hazret-i Mûsâ onlar için su aramaya koyuldu, tabii bir imkân bulamayınca ellerini kaldırıp duâ etti. Allah ona: «Asâ’nı taşa vur! » diye emretti. Hazret-i Mûsâ aldığı emri yerine getirince, taştan her soy için bir meşrep olmak üzere 112 pınar kaynadı. Böyle bir mu’cizeye neden lüzum görülmüştü? Allah dileseydi belli kanun ve sebeplerle yağmur indirebilir veya bir yerin kazılmasıyla bir artezyen çıkarabilirdi. Fakat böyle irâde etmemişti. Çünkü imânları zayıf olan ve eski putperestlik kalıntılarını taşıyan İsrâîloğulları tabiî bir kaynağa kavuşmakla daha fazla Hakk’a ve O’nun peygamberine bağlanmıyacaklardı. Onlara İlâhî zevki her dem aşılamak icap ediyordu. Düzensiz, kararsız, şehirsiz, kültürsüz, mektepsiz ve mâbedsiz bir milleti ilimle irşâd etmek çok zor olurdu. Bu bakımdan onlara mu’cizeler gösteriliyor, taştan pınarlar kaynıyordu. Tevrat’ın Çıkış kısmının 17. babında bu hususa temasla deniliyor ki: «İsrâîloğullarıʹnın bütün cemaati Rabbin emrine göre Sin çölünden, konaktan konağa göç edip Refidimde kondular. Kavme içecek su yoktu. Bu yüzden Musa ile çekiştiler; bize su ver de içelim. Musa onlara dedi ki: Niçin benimle çekişiyorsunuz? Neden Rabbi deniyorsunuz? Ve kavm orada iyice susadı. Musaʹya karşı söylendiler: Bizi, oğullarımızı ve hayvanlarımızı susuzlukla öldürmek için mi bizi Mısırʹdan çıkardın? Mûsâ Rabbe feryat edip dedi ki: Ya Rab! bu kavme ne yapayım? Az daha beni taşlıyacaklar. Rab Mûsâʹya dedi ki: Kavmin önüne geç ve İsrâîl ihtiyarlarından bir kaçını kendinle beraber al, ırmağa vurduğun değneği eline al ve yürü. İşte ben orada, Horebde kaya üzerinde senin önünde duracağım, kayaya vuracaksın; kavm içsin diye ondan sular çıkacak. Mûsâ İsrâîl ihtiyarlarının gözü önünde böyle yaptı. O yerin adını «Massa» ve «Meriba» koydu. Çünkü İsrâîloğulları çekiştiler, zira, acaba Rab aramızda mı yoksa değil mi? diyerek Rabbi denediler.
AHLÂKÎ VE İÇTİMAÎ YÖNÜ
Allah’ın Rahmân, Rezzak ve Münʹim sıfatlarının birer tecellî ve tezahürü olan nimetlerin -az olsun, çok olsun- hepsi de muhteremdir. Hele bu nîmet, dînî ve dünyevî faydaları içinde toplayan bir ihsan olursa!.. Nîmetin kadrini, nîmeti vereni dosdoğru tanıyan bilir. Onun şükrünü, nereden ve hangi ellerin hizmetinden meydana geldiğini idrak edenler yerine getirir. İsrâîloğulları’na birçok nimetler verilmişti, ama onlar nîmetin gerçek sâhibini iyi tanıyamadıkları için şükür yerine küfür ettiler, taât yerine isyânda bulundular. Nefislerini ıslâh edecekleri yerde bozgunculuk yapıp fesad çıkardılar. Bu sebeple iki türlü azâba uğradılar: Biri dünyada, diğeri âhirette. Zaten onlara lütfedilen dokuzuncu büyük nîmet (suyun taştan kaynaması) dînî ve dünyevî faydaları taşıyordu. Hayatın değişmez mayası olan su, onların en şiddetli ihtiyacını karşılamış, çölde kuruyan dil ve ciğerlerini ıslatmıştı. Susuz bir çölde, susuzluktan ölüme yaklaşan bir insanın o ânda suya kavuşması, onun için -imândan sonra- en büyük nîmet değil midir? Ve kupkuru kayadan fışkırtılan su, Allah’ın sonsuz kudretine, Mûsâ’nın hak peygamber olduğuna en kuvvetli delil olmaz mı? Fakat ne yazık ki, yakînî bir îmân telkin eden böyle bir mu’cize karşısında bir türlü doğru yola girmiyen İsrâîloğulları, şüpheli bir itikattan kendilerini kurtaramadılar. Nîmetin geri alınması, insan için dünyada en büyük azâptır. Onlar zaman zaman bu azâbı tadmışlardır. Âhirette ise bunun daha şiddetlisi tahakkuk edecektir. İşte iki azâb budur.
TAHLİLLER
(El hacera) kelimesinin başında gelen «elif-lâm» ahd içindir. Nitekim bâzı rivâyetlere göre bu, Tûr dağından alınmış dört köşeli bir taşmış.
Ünâs, burada sebt (soy) mânâsında kullanılmıştır.
(Ve la tağsev) «âsv» kökündendir; haddi aşmayın, bozgunculuk yapmayın, mânâsına gelir.
ÂYETLER ARASINDA BAĞLANTI
(Ve iz gultum yâ mûsâ len nasbira alâ taamiv vâhıdin)
İsrâîloğulları’na gökten kudret helvası ile bıldırcın gönderildi. Tîh’de onları güneşin sıcaklığından koruyucu bulutlar sevkedildi. Susuzluktan helâke gidecekleri sırada taşlardan pınarlar akıtıldı. Bütün bu nimetler birbirini tâkip ederken ve onlara medenî bir hayat kapısını açarken, Allah’a başeğip geçmiş günlerine nazaran esaretten hürriyete kavuştuklarının şükrünü edâ etmeleri icâp ediyordu. Fakat onlar bilâkis şımardılar, mevcut nimetleri beğenmezlik ettiler. Hıyar, sarımsak, mercimek ve soğan istediler. Gerçi bunları isteme bir derece mâkul görülebilir. Fakat Allah’ın taksimine râzi olmamak, aşırı derecede sabırsızlık göstermek, O’nun âyetlerini inkâra kalkışmak, haksız yere peygamberleri öldürmek, şüphesiz ki suç üstüne suç, şüpheden sonra tuğyan, günahtan sonra açıktan açığa isyândı. İşte Kur’ân-ı Kerîm’de 61. âyetle onların bu nankörlükleri sebebiyle zillet ve meskenete düşüp Allah katında gazaba ermişlerden oldukları hatırlatılıyor ve okuyup işitenlerin, anlayıp duyanların bundan ders almaları gerektiğine işâret ediliyor.