MEÂLİ:
5- Harâm Ayları çıkınca artık müşrikleri bulduğunuz yerde öldürün; yakalayıp tutuklayın; gelip geçecek bütün gözetleme yollarını tutun. Tevbe eder, namaz kılar ve zekât verirlerse onları serbest bırakın gitsinler. Çünkü Allah şüphesiz çok bağışlayan, çok merhamet edendir.
6- Müşriklerden biri aman dileyerek sana gelirse, ona aman ver ki Allahʹın sözünü dinleyebilsin. Sonra da onu güven duyacağı yere kadar ulaştır. Çünkü onlar bilgisiz bir topluluktur.
İLGİLİ HADÎSLER
«İnsanlarla, Allahʹtan başka ilâh yoktur, Muhammed Oʹnun peygamberidir deyinceye; namaz kılıp zekât verinceye kadar savaşmakla emrolundum. » (Buharî/imân: 17, zekât: 1. salât: 28, i’tisam: 2, 28- Müslim/imân: 32- Ebû Dâvud: zekât: 1, cihâd: 95- Tirmizî/iman: 1, 2, tefsîr: 88- Nesâî/zekât: 3, iman: 15, cihat: 1- İbn Mâce/mukaddeme: 9, fiten: 1- Ahmed: 1/11, 78- 2/314, 349)
«İnsanlarla, Allahʹtan başka ilâh olmadığına, Muhammedʹin Allahʹın peygamberi olduğuna şehadet etmelerine kadar, savaşmakla emrolundum. Allah’tan başka ilâh olmadığına, Muhammedʹin Allahʹın peygamberi olduğuna şehadet edip kıblemize yöneldikleri, kestiğimiz hayvanların etinden yedikleri, namazımız gibi namaz kıldıkları takdirde, artık onların kanları ve malları -haklı bir sebep dışında- bize haram olur. Müslümanların lehine olan şey, onların da lehine, aleyhine olan şey de onların aleyhinedir. » (Müsned-i Ahmed: Enes b. Mâlik (R. A. )den)
«Kim dünyadan, bir olan Allahʹa kulluk ve ibâdette İhlâs üzere bulunup Oʹna hiçbir şeyi ortak koşmaksızın ayrılırsa, Allah, kendisinden razı olduğu halde ayrılmış olur. » (Buharî - Müslim/zühd: 32, 33 - Tirmizî/zühd: 38- Ahmed: 2/270, 434 - 4/121)
«Müslüman kişinin kanı ancak şu üç şeyden biriyle helâl olur:
1- İmândan sonra küfre dönmesi,
2- Evlilikten sonra zinâ etmesi,
3- Bir cana karşılık (kısas) olmaksızın bir canı öldürmesi. » (Buharî/diyet: 6- Müslim/kasamet: 25, 26- Ebû Dâvud/hudud: 1- Tirmizî/hudud: 15- Nesâî/tahrîm: 5, 11, 14- Dâremî/siyer: 11- Ahmed: 1/61 63 65 70 - 6/181)
HARAM AYLARI
«Haram ayları çıkınca artık müşrikleri bulduğunuz yerde öldürün.. »
Burada, «haram ayları» diye çevirisini yaptığımız «eşhürüʹl-hürum»den iki ayrı mana ve hüküm anlaşılmaktadır: Birincisi, öteden beri bilinegelen ve Araplarca saygı gösterilen zilkade, zilhicce, muharrem ve recep aylarıdır. İkincisi, kendileriyle andlaşma yapılan müşriklere tanınan dört aylık süredir ki, bu süre içinde herhangi bir savaş veya tecavüz haram sayılmıştır. Ancak en sahîh tesbite göre, sûrenin başında belirtilen dört aylık süredir. Bu süre içinde Müslümanların savaşması haram kılınmış ve o nedenle belirtilen süreye «eşhürü’l-hürum» denilmiştir. Çünkü eğer bu tabirde mâruf olan haram ayları kastedilmiş olsaydı, o takdirde Mekkeʹde toplanan halka ilândan sonra sadece 50 günlük bir süre tanınmış olurdu ki bu âyetin siyak ve sibakı itibariyle taşıdığı ültimatom ve hükme ters düşerdi. Zilhiccenin onuncu gününden muharremin sonuna kadar sadece 50 gün bir süre vardır ki, bu durumda mâruf olan haram aylarının süresi kısaltılmış oluyor. Oysa baştaki âyetler çok açık bir anlatımla müşriklere dört aylık bir süre tanındığını haber veriyor. Nitekim İbn Abbas da (R. A. ) aynı görüştedir.
İSLÂM DEVLETİNİN HÂKİMİYET KURMASI
İslâm bir devlet hüviyetine bürünüp ortaya çıkınca, önce Arap Yarımadasında hakimiyet kurma plânını hazırladı. Hz. Muhammed (A. S. ) Efendimiz, Medine, Mekke ve çevresini İslâm hakimiyeti altına alıp güç ve kudretini, taşıdığı adâlet, hürriyet ve insan haklarını koruma doğrultusunda etrafa iyice duyurmuş oldu. Böylece ilk adımda yarımadaya ve çok geçmeden Bizans ve İran sınırlarına yayılmayı hedef seçerek sesini yarımadanın dışında duyurmaya muvaffak oldu. Tahmin edilmiyecek kadar süratli bir gelişme sağladı. O bakımdan bir çok ülke ve kabilelerin dikkatlerini kendi üzerine çekerek pasif alandan aktif alana sıçradığını kabul ettirdi.
Şüphesiz ki bu, Hz. Peygamberʹin (A. S. ) ötedenberi uygulamak istediği fakat bir türlü elverişli ortam bulamadığı plânının bir bölümü idi ki, on yıllık Medine döneminde hedefine ulaşmış oldu.
Mekke ve Medine dolaylarındaki kabileler döneklikleriyle ün yapmış bulunuyorlardı. Onların bu tutumu Hz. Peygamberʹle (A. S. ) olan ilişkilerinde de devam ediyor, birtakım sinsi faaliyetler ve ihânetlerden geri kalmıyorlardı. O bakımdan ilgili âyetle hazırlanan İslâmiyetin yayılma plânının diğer bir yanı uygulamaya konuldu: Müşriklere iyice düşünüp karar verebilmeleri, hislerinden sıyrılıp akıl ve vicdanlarının sesiyle sonuca varmaları, döneklik, nifak ve şikakın artık hiçbir yarar sağlamıyacağını hesaba katmaları için dört aylık bir süre tanındı. Bu, İslâm devletinin kesin tutum ve kararını belirten bir ültimatom idi. O bakımdan beşinci âyetle belirlenen süreden sonra izlenecek yol ve strateji açıklanıyor ve bütün bir Arap Yarımadasına seslenilerek şöyle meydan okunuyordu:
1- Müslümanlar, ister hil, ister haram sınırları içinde olsun, ihânet içinde bulunan müşrikleri günün şartları ve ortamını dikkate alarak, buldukları yerde öldürecekler.
2- Gerektiğinde, ihânetlerinin bir cezası olarak onları yakalayıp esir edecekler, silâhlarını bırakıp teslîm olma zorunda bırakacaklar. Çünkü İslâmiyet artık üstünlük sağlayacak ezici bir kuvvete sâhip bulunuyordu. Düşmanları esir alma yetkisi vardı.
3- Kale ve benzeri müstahkem yerlere sığınıp pasif mukavemete geçenleri kuşatıp kendi yerlerinde onları bir bakıma gözaltına alacaklar.
4- Müşriklerin birleşip, diğer ülkelerden de yardım sağlamak suretiyle İslâm’a karşı büyük bir kuvvet hazırlamalarını önlemek için önemli yolları gözetim altında tutacaklar.
Allah ve Peygamberinin kesin uyarısına uymak isteyenlerden ise, şu üç şeyi yerine getirmeleri istenecek:
a) Pişmanlık duyup, tevbe ederek Allahʹa ve Peygamberine imân etmek sûretiyle İslâm’a girmek,
b) Namazı dosdoğru kılmak,
c) İslâmî ölçüye göre, zekâtı vakti gelince vermek..
Oysa evvelce Mekkeʹde müşriklerden bu üçü değil, sadece birinci maddede yer alan hususu yerine getirmeleri istenmişti. Onun için de bir ültimatom verilmemiş, dilek ve tavsiye doğrultusunda onlardan böyle bir temayül beklenmişti. Çünkü henüz varlığını, kuvvetini hissettiremiyen son dinin, Allah’ın varlığını, birliğini, yüce kudretinin hayat veren havasını kalblere ve vicdanlara enjekte etmekle yetinmesi, ahkâmı sonraya bırakması gerekiyordu. İşte İslâmî siyaset olarak bu esas ve prensibten hareket edilerek yola çıkılmış ve Medineʹde İslâm devleti, Tevhît (Allah’ı bir bilip O’na inanmak) temeli üzerinde yavaş yavaş yükselip kuvvet bulunca ikinci ve üçüncü maddeleri de şart koşmuştur..
Bu âyetler indiğinde hac ibâdeti henüz farz kılınmadığından sadece namaz ve zekât gibi iki önemli ibâdetten söz edilmiş, bu ikisini yerine getirenlerin oruç tutup haccedeceklerinde şüphe kalmamıştır.
İSLÂM CEMAATİNİ OLUŞTURUP BÜTÜNLEŞTİREN UNSURLAR
«Tevbe eder, namaz kılar ve zekât verirlerse, onları serbest bırakın gitsinler. »
Tevbe ve pişmanlık imânı gerektirir; imân da namaz ve orucu; namaz ve oruç imânla birlikte güven ve kardeşliği gerçekleştirir. Nitekim ilgili âyetle bu çok önemli hususa işâret edilmektedir. İslâm cemaatini kardeş yapıp güven duyguları içinde onları oluşturup bütünleştiren iki önemli unsur söz konusudur: Birincisi, Allah’a ve Peygamberine kayıtsız şartsız inanmak, onları her şeyden çok sevmek; İkincisi, güzel ahlâkı, sosyal adâleti gerçekleştiren namaz ve zekât ibâdetlerini, dinin emrettiği şekilde amacına yönelik olarak yerine getirmek..
Böylece namaz, sözünü ettiğimiz amaç için en uygun toplantı yeri olan camileri; zekât ise inananlar arasındaki mesafe ve kopukluğu kapatıp fakirle zengin, işçiyle patron arasında sağlam bir köprünün kurulmasını gerçekleştirir. İslâmʹdan bu iki ibâdeti çekip aldığımız takdirde geriye meyvasız bir imân kalır ki, her an kurumaya mahkûmdur. Zira namaz bir yandan da ruhları arındırıp insana kişilik kazandırır; Yaratan ile yaratılan arasında en işlek yolu sağlar. Zekât ise, sosyal yapıyı birbirine kenetlerken, mal ve servetin amaç olmadığını, amaca erişmek için birer araç olduğunu öğretir; insanı vicdanen rahatlatıp gönül huzuruna kavuşturur. Bir yetimin yüzünün gülmesi, fakir bir ailenin sevinmesi, kimsesiz dul bir kadının sıkıntısının giderilmesi ne ile ölçülebilir? Bunların verdiği iç rahatlığını insan hangi işte ve hangi eğlencede elde edebilir? Ayrıca zekât farizası, İslâm’ın mülkiyete geniş yer verdiğini belirleyen delillerden biridir.
Diğer yandan namaz, nefis ve şeytanın tesirini zayıflatıp insanı Allah’a daha çok yaklaştırarak bir bakıma melekleştirir. Zekât ise, insanı egoist olmaktan kurtarıp toplumun yararlı bir parçası haline getirir.
Namaz, sinir sistemini düzeltip ruha âfiyet verir; geleceğe umut ve güvenle bakma şuurunu geliştirip ümitsizlikten kurtarır. Zekât ise, insanı katılık ve tekelcilikten uzaklaştırır; Allahʹın sonsuz hazinesinden verdiği nîmetin bir kısmını yine Allah’ın hoşnutluğuna ermek için harcamayı âdet haline getirir.
Namaz, zaman denilen nîmeti ciddi şekilde proğramlamayı öğretir; hayatı düzenli ve verimli kılmanın yollarını gösterir. Zekât ise, servetin amaç değil, araç olduğunu ilhâm eder.
Namaz, kula kul olmaktan insanı kurtarıp hılkatındaki hikmete uygun, bir olan Allahʹa ibâdet etme şuurunu geliştirir. İç ve dış organların bir bakıma mânevî bekçisi olup her organı yaratıldığı görevin meşru sınırları içinde tutma inancını aşılar. Zekât da, insanı bütün bir ömür mal ve servet bekçiliği yapmaktan kurtararak mal ve serveti insana bekçi yapıp onun iki hayatını saadete çevirmeye vasıta kılar.
İLTİCA EDİP AMAN DİLEYENLER
«Müşriklerden biri aman dileyerek sana gelirse, ona aman ver ki.... »
Meâlindeki âyet çok önemli bir hüküm daha ortaya koymaktadır. Şöyle ki, Peygambere veya İslâm devlet reisine veya askerin başındaki kumandana, düşman tarafından biri ya iltica niyetiyle, ya da son dinin kitabını dinleyip anlamak ve öğrenmek için veya bunların dışında elçilik ve habercilik göreviyle gelecek olursa, onu kabul etmek vâcibtir. Bu, süre olarak tanınan dört ayın sona ermesinden sonra da olsa böyledir. Zira haysiyetli, onurlu ve itibarlı bir devletin en seçkin vasıflarından biri de, düşmanına bile olsa güven telkîn etmektir. İslâm’ın bu konuda güttüğü politika, iki önemli faydanın ortaya çıkmasına yöneliktir: Birincisi, iltica eden veya haberci olarak gelen yabancının, İslâmiyetin mü’minler arasında sağladığı sevgi, saygı, edep, terbiye, kardeşlik ve sıcak ilgiyi yakından görmesi; İkincisi ise, kalbleri fetheden, göğüslere şifa ve rahmet havası estiren Kurʹânʹı işitip kulak vermesine imkân sağlanmasıdır. Çünkü İslâm dini ve ona bağlı dindarlık, sözden ziyade davranışa önem verir, iyi dindarların günlük yaşayışının yabancılar üzerinde çok daha olumlu tesirler bırakacağına yer yer işarette bulunur. Gelen yabancılar Allah sözünü ve mü’minlerin güzel davranışlarını yakından görüp işitme imkânına kavuşunca bütün dikkatlerini bu iki nokta üzerinde toplayabilirler. Nitekim Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz zamanında gelen sefirler ve diğer yabancı kişiler, çok geçmeden İslâmiyetle dosdoğru yaşayan mü’minlerin tesir alanına girmişler ve kafalarıyla kalblerinde silinmesi mümkün olmayan derin fakat müsbet izlerle dönmüşlerdir. Hatta bir kısmı böyle bir niyeti olmadığı halde İslâmʹa girmeye karar vermiş ve her şeye rağmen kendini o olumlu havanın dışında tutamamıştır. Şâir Tufayl, ünlü kabile reisi Carud bunun misallerinden sadece biridir.
Görülüyor ki, İslâm dini inanç hürriyetine devamlı saygı göstermiş, ister iltica, ister bilgi edinmek, isterse elçi olarak görev yapmak için gelenleri hiçbir zaman zorlamamış, üstelik ayrılmak istedikleri zaman onların güven duyacakları yere kadar ulaştırılmalarını emretmiştir.
Peygamber nedir, hak din nedir, ne değildir? hususlarını bilmeyen müşriklere bu gerçekleri en güzel şekilde gösterip öğretmek gerekiyordu. O da Peygamber tezgâhında şekillendirilip yetiştirilen mü’minlerin toplumsal hayatında tezahür eden büyüleyici hava ile daha çok mümkün oluyordu.
DİNDE TAKLÎT YETERLİ MİDİR?
«Ona aman ver ki Allah’ın sözünü dinleyebilsin. »
Meâlindeki âyetin anlatımındaki incelikten ve taşıdığı işaretten anlıyoruz ki, körükörüne taklît, birçok konuda olduğu gibi, dinde de yeterli değildir. Görmek, bilmek, araştırıp anlamak, gerçeklere nüfuz etmek şarttır. Nitekim ünlü müfessir Fahrüddîn Râzî de ilgili âyetin tefsîrinde aynı hususa parmak basıp üzerinde yeterince durmuştur. O bakımdan İslâm dini, Kurʹân’ın yukarıdaki beyânına uyarak her ferdi inanıp inanmama, kabul edip etmeme arasında serbest bırakmış, en güçlü dönemlerinde bile kimseyi zorla dine sokmaya tenezzül etmemiştir. Ancak tarihte bazı istisnaî olaylar varsa, o İslâm’ın değil, şahısların kusuru ve yanlış anlayış ve tutumudur.
Saldırgan müşriklere gerek dört ay bir süre tanınması, gerekse bu arada aman dileyerek gelenlere aman verilip inancında serbest bırakılması, bu gerçeği bütün açıklığıyla yansıtmaya yeterdir. Nitekim Hudeybiye andlaşması nedeniyle Mekkeʹden gönderilen Urve b. Mesʹûd, Mukrız b. Hafs ve Süheyl bin Amr ve arkadaşları, Hz. Peygamberʹin (A. S. ) huzuruna kabul edildiklerinde, Peygamberin yüksek terbiye ve nezaketi; müʹminlerin peygamberlerine karşı gösterdikleri sevgi, saygı ve terbiye, hepsinin dikkatini fazlasıyla çekmiş ve ister istemez bu kutlu havanın tesirine girmişlerdi. Mekkeʹye döndüklerinde, gördükleri ve hayranlık duydukları manzarayı anlatmakla bitirememişler; o sebeple de birçok müşrik kendi arzularıyla gelip İslâmʹı kabul etme basîretini göstermişlerdi.
Yalancı peygamber Müseylemeʹnin elçisi Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz’e geldiğinde birçok ölçüsüz, lâûbali davranışları, edep dışı sözleri olmuştu. Peygamberimiz (A. S. ) ona: «Sen, Müseyleme’nin peygamber olduğuna şehadet ediyor musun? » diye sorduğunda, o da hiç tereddüt etmeden, «evet... » diye cevap vermiş ve bunun üzerine Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz, «Eğer elçilerin korunulmuşluğu olmasaydı, herhalde seni öldürtürdüm!» buyurmuş ve kılına dokunulmadan tam bir güven içinde yurduna dönmesi sağlanmıştı. (İbn Kesîr: 2/337)
ÂYETLER ARASINDA BAĞLANTI
Yukarıdaki âyetlerle, öteden beri Müslümanları rahatsız eden, İslâmʹı doğduğu yerde öldürmek için her kötülüğü mubah gören müşriklerin şerrinden ancak Medine’ye hicret etmek sûretiyle kurtulma imkânı olabilmiş ve sonra da yapılan bazı anlaşmalara hıyânet eden kabileler durmadan birtakım entrikalar peşinde koşmaya başlamışlardı. Küfür ve azgınlıkla savaşacak düzeye gelen İslâm devleti, onlara dört aylık bir süre tanıdı ve aman isteyenlere aman verileceğini açıklayarak son dinin rahmet ve güvenle sahneye çıktığını bütün Araplara duyurdu.
Aşağıdaki âyetlerle müşriklerin Allah ve Peygamber yanında kayda değer sözleri, ahde vefaları olmadığı belirtiliyor. Ancak Mescid-i Haramʹda andlaşma yapanlar bir istisna teşkil edeceğinden onlar dürüst ve sadık davrandıkları sürece Müslümanların da onlara karşı verdikleri sözü yerine getirecekleri açıklanıyor. Allah’ın ise, sözünde sebat edip yaptığı andlaşmalara sadık kalan mü’minleri sevgisine lâyık gördüğü ifade edilerek müminlere en doğru yol gösteriliyor.