MEÂLİ:
57- Onlar (henüz imân etmeyenler) dediler ki: «Eğer biz seninle beraber doğru yola uyarsak yurdumuzdan atılırız. » Oysa biz onları güvenli, katımızdan rızık olarak her türlü ürünün taşınıp toplandığı Harem’e yerleştirmedik mi? Ama çoğu (bu kutsal nîmeti) bilmezler.
58- Biz, geçimleri konusunda refah içinde şımaran nice kasaba halkını yok ettik. İşte onların kalıntıları; kendilerinden sonra pek az kimseler o yerlerde oturabilmiştir. (Onlara) biz, evet biz vârisler olduk.
59- Rabbin, kasabaların ana yerleşim yerlerine, kendilerine âyetlerimizi okuyan peygamber göndermedikçe o kasabaları yok edici değildir. Ve biz, halkı zâlimler olan kasabalardan başkasını da yok ediciler değiliz.
ALLAHʹA İMAN UĞRUNA YURTLARINI TERKEDENLER
«Onlar (henüz imân etmeyenler) dediler ki: Eğer biz seninle beraber doğru yola uyarsak yurdumuzdan atılırız.»
İslâmʹın ilk yıllarında Mekke’de çok ağır şartlar içinde Allahʹa ve Peygamberine dosdoğru imân eden bahtiyarlar, eriştikleri bu en yüksek nîmet ve paha biçilmez devlet uğruna, canları ve yurtları dahil, her şeylerini fedâ etmekten kaçınmadılar ve böylece sadakat, ahde vefa ve fedakârlık grafiğinin en üst çizgisine ulaştılar. Medineʹye hicret etmek suretiyle de dinlerinden ve imanlarından daha aziz bir şey tanımadıklarını isbatladılar.
O bahtiyarlardan sonra Mekkeli’lerden bir kısmı da son dine girmeye hevesleniyor, ama o takdirde zorba kâfirler tarafından öz yurtlarından çıkarılacaklarını hesaba katarak bu heveslerini gerçekleştiremiyorlardı. Oysa er-geç Mekke Müslümanların olacaktı. Ama onlar ilerisini göremiyorlardı.
Bunun sebebine gelince: Hemen belirtelim ki, imân aşk derecesinde kalbin derinliğine inmedikçe, hücrelere sızmadıkça arzulanan anlamda gerçekleşmez ve istenilen ölçüde meyva vermez. O takdirde basit anlamda dünyevî ihtiyaçlar, her zaman öylesine köksüz bir imâna üstün gelir.
Oysa Cenâb-ı Hak daha çok İbrahim Peygamberʹden (A. S. ) bu yana Mekkeʹyi kutsal şehir kılmış, kendisine ibâdet için de ilk ibâdet evini bu beldeye lâyık görmüş ve sonra da burayı her türlü şer ve kötülüğün işlenmesinin haram olduğu kutsal bir toprak kılarak oraya girenin her türlü tecavüzden korunup güven içinde kalmasını emretmiştir.
Ne yazık ki, putperest müşriklerin kabile ve aşiret hayatı, onları bu kutsal değerleri çiğnemeye kadar itmiş ve kendi bâtıl inançları dışında kimselere din, vicdan ve hayat hakkı ve hürriyeti tanımayacak kadar hırçınlaşmışlardı. İlgili âyetle Allahʹın bu kutsal toprakları, özellikle de Kâbe’yi putperest azgınlardan, müşrik zorbalardan eninde sonunda temizleyeceğine işâret ediliyor. Sonra da gerçek saadetin ve fazîletin anahtarı olan, Allahʹa dosdoğru imânı birkaç günlük huzur ve refah uğruna terketmenin bir yararı olmayacağı, fakat çok zarar doğuracağı hatırlatılıyor ve arkasından refah içinde yüzen inkârcı zâlimlerin yok edildiğine, sadece kalıntılarının birer tarihî şâhit ve belge olarak kaldığına dikkatler çekiliyor. Bunun da Sünnetullahʹın gereği olduğu, kıyâmete kadar devam edeceği dolaylı şekilde kalp ve kafalara işleniyor.
İnkâr, zulüm, azgınlık ve şımarıklıkla birleşen refahın milletler ve kavimler için mutlak felâket olduğuna parmak basılarak inananlar da, inanmayanlar da uyarılıyor.
PEYGAMBER GÖNDERİLMEDİKÇE ZÂLİM İNKÂRCILAR YOK EDİLMEMİŞLERDİR
«Rabbin, kasabaların ana yerleşim yerlerine peygamber göndermedikçe o kasabaları yok etmiş değildir.. »
Allah’ın değişmeyen kanunlarından ve ezelde hazırladığı plândaki ana çizgilerinden biri de; zalim, zorba, şımarık ve inkârcı bir kavme veya millete uyarıcı, hakkı teblîğ edici peygamber göndermedikçe onları azaba uğratmamaktır. Zira insan aklı yalnız başına dinî gerçekleri bütün esas ve ana temalarıyla, incelik ve hikmetleriyle; Allahʹın yüce varlığını ve birliğini kemal sıfatlarıyla; âhireti yönlendirici safhalarıyla bilip anlamaya, idrâk edip açıklamaya yeterli değildir. O sadece şu kâinatı düzen ve dengede tutan bir üstün kudretin varlığına yol bulabilir ve Allah hakkındaki tek sorumluluğu da budur. Onun için insan aklı ve idrâki hem peygambere, hem de semavî kitaba muhtaçtır. Kendisine ışık tutan, önünü aydınlatan peygamber gönderildikten sonra hâlâ inkâr ve azgınlıkta ısrar ederse, o takdirde dünya ve âhiret azabını birden hak etmiş olur.
Nitekim İsrâ Sûresi 15. âyette bu konu şöyle açıklanmaktadır: «Ve biz peygamber göndermedikçe azap ediciler de değiliz. »
ÂYETLER ARASINDA BAĞLANTI
Yukarıdaki âyetlerle, inanmak istedikleri halde yurtlarından çıkarılacaklarını hesaba katan Mekkeliʹlerin durumu konu edildi. Oysa eninde sonunda güven şehri olan Mekkeʹye dönüleceğinin mukadder bulunduğunu imâ ile endişelerinin yersiz ve anlamsız olduğuna işâret edildi. Refah içinden yüzen inkârcı zorbaların yok edildikleri hatırlatılarak, imândan daha üstün ve güven verici bir nîmetin söz konusu olamıyacağı dolaylı şekilde hatırlatıldı.
Aşağıdaki âyetlerle, Allah katında müʹminler için hazırlanan sonsuz nîmetlerin kalıcı olduğuna dikkatler çekiliyor. Sonra da âhiret gününde meydana gelecek o çok üzücü safhalardan birkaçına parmak basılarak müstesna bir tablo oluşturuluyor.