Furkan Suresi 55-62. Ayet — Tefsir

Ayet sayfasına git →

وَيَعْبُدُونَ مِنْ دُونِ اللّٰهِ مَا لَا يَنْفَعُهُمْ وَلَا يَضُرُّهُمْ وَكَانَ الْكَافِرُ عَلٰى رَبِّهِ ظَهِيرًا وَمَا اَرْسَلْنَاكَ اِلَّا مُبَشِّرًا وَنَذِيرًا قُلْ مَا اَسْـَٔلُكُمْ عَلَيْهِ مِنْ اَجْرٍ اِلَّا مَنْ شَاءَ اَنْ يَتَّخِذَ اِلٰى رَبِّهِ سَبِيلًا وَتَوَكَّلْ عَلَى الْحَيِّ الَّذِي لَا يَمُوتُ وَسَبِّحْ بِحَمْدِهِ وَكَفٰى بِهِ بِذُنُوبِ عِبَادِهِ خَبِيرًا اَلَّذِي خَلَقَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ وَمَا بَيْنَهُمَا فِي سِتَّةِ اَيَّامٍ ثُمَّ اسْتَوٰى عَلَى الْعَرْشِ اَلرَّحْمٰنُ فَسْـَٔلْ بِهِ خَبِيرًا وَاِذَا قِيلَ لَهُمُ اسْجُدُوا لِلرَّحْمٰنِ قَالُوا وَمَا الرَّحْمٰنُۗ اَنَسْجُدُ لِمَا تَأْمُرُنَا وَزَادَهُمْ نُفُورًا تَبَارَكَ الَّذِي جَعَلَ فِي السَّمَاءِ بُرُوجًا وَجَعَلَ فِيهَا سِرَاجًا وَقَمَرًا مُنِيرًا وَهُوَ الَّذِي جَعَلَ الَّيْلَ وَالنَّهَارَ خِلْفَةً لِمَنْ اَرَادَ اَنْ يَذَّكَّرَ اَوْ اَرَادَ شُكُورًا

55.

Onlar, Allah'ı bırakıp, kendilerine ne faydası ne de zararı dokunan şeylere kulluk ederler. Kafir, Rabbine karşı (şeytana) arka çıkandır.

Diyanet İşleri

56.

Biz, seni ancak bir müjdeci ve bir uyarıcı olarak gönderdik.

57.

De ki: "Ben buna karşılık sizden dileyen kimsenin, Rabbine giden yolu tutmasından başka herhangi bir ücret istemiyorum."

58.

Sen, o ölümsüz ve daima diri olana (Allah'a) tevekkül et. O'nu her türlü övgüyle yücelterek tesbih et. Kullarının günahlarından hakkıyla haberdar olarak O yeter!

59.

Gökleri ve yeryüzünü ve ikisi arasındakileri altı gün içinde (altı evrede) yaratan, sonra da Arş'a kurulan Rahman'dır. Sen bunu haberdar olana sor!

60.

Onlara, "Rahman'a secdeye kapanın denildiğinde "Rahman da nedir? Senin bize emrettiğine mi secde edeceğiz?" derler ve bu onların nefretini artırır.

61.

Göğe burçlar yerleştiren, orada bir ışık kaynağı (güneş) ve aydınlatıcı bir ay yaratanın şanı çok yücedir.

62.

O, öğüt almak isteyen ve çok şükredici olmayı dileyen kimseler için geceyi ve gündüzü birbiri ardınca getirendir.

Celal Yıldırım (İlmin Işığında Asrın Kur'an Tefsiri)

%100

MEÂLİ:

55- Allahʹı bırakıp kendilerine ne yarar, ne de zarar veremiyen baş­ka şeylere tapıyorlar. Zaten kâfir, Rabbına karşı (İblîs’e ve nefse) arka çı­kar.

56- Biz seni ancak (rahmet, gufran ve ebedî saadet) müjdecisi ve (eğri yolun felakete, bedbahtlığa gittiğini bildiren) uyarıcı olarak gönder­dik.

57- De ki: ben buna (hizmete) karşı sizden bir ücret istemiyorum; ancak Rabbime doğru bir yol tutmak isteyeni arzuluyorum.

58- O hep diri olup, hiç ölmeyecek Rabbine güvenip dayan; O’na hamd ile tesbihte bulun. Kullarının günahlarından haberli olarak Allah ye­ter.

59- o Allah ki, gökleri, yeri ve ikisi arasındaki şeyleri altı gün (de­vir)de yaratmış; sonra da Arş üzerine saltanat ve kudretini kurmuştur. O Rahmân’dır. Artık sen Oʹnu (O’ndan) haberli olandan sor.

60- Onlara, haydi Rahmânʹa secde edin, denilince, onlar, «Rahmân da neymiş? bize emrettiğine secde mi ederiz? » derler. Ve bu onların nef­retini artırır.

61- Ne yüce, ne mübârektir O Allah ki, gökte burçlar meydana ge­tirmiş ve orada kandil (misâli bir Güneş) ve aydınlatıcı bir Ay var kılmış­tır.

62- O ki, düşünüp öğüt ve ibret almak isteyenler veya şükretmeyi arzu edenler için gece ile gündüzü birbiri ardınca getirmiştir.

İNSAN RUHUNDAKİ KEMALÂT

«Allahʹı bırakıp kendilerine ne yarar, ne de zarar veremiyen başka şey­lere tapıyorlar. Zaten kâfir, Rabbına karşı (İblîs ve nefse) arka çıkar. »

İnsan, ruhundaki kemalâtı, hılkatındaki hikmeti, kulluğundaki şerefi id­rak ettiği nisbette insandır. Varlıkta görülebilen ve bilinebilen hemen her şey insan için yaratılmıştır. O kadar ki, insanoğlu yeryüzünde mevcut ol­duğu sürece kâinatın anlam ve hikmeti vardır. O yok olduğu gün kâinatın mevcudiyetinin anlam ve hikmeti de yok olur.

Bu kadar aziz kılınan insanın, kendisine hizmetten yana yaratılan eş­yayı ilâhlaştırması cidden şaşılacak şeydir! Eğer eşyanın eşyaya ibadeti gerekseydi, herhalde yaratılan her şeyin insana ibâdet etmesi daha lâyık olurdu. Oysa her şey hilkat kanununa bağlı kalarak Cenâb-ı Hakkʹı tesbîh ve tenzîh etmek suretiyle asıl tapılmaya lâyık olanın O Yüce Kudret bu­lunduğuna şehadet etmekte ve insanın da «Ahsen-i Takvîm» düzeyinde sadece O Kudret’e kulluk ve ibâdet için yaratıldığını fısıldamaktadır.

İlgili âyetle, insanın bu çizgiden ayrılıp Rabbına isyan ve tuğyanda nefis ve İblisʹe arka çıktığı açıklanarak inkârcılar uyarılmakta, mü’minlerin de «Tevhîd İnancı» hususunda çok duyarlı olmaları ilhâm edilmektedir.

PEYGAMBERʹİN (A. S. ) İKİ ANA GÖREVİ

«Biz seni ancak (rahmet, gufran ve ebe­dî saadet) müjdecisi ve (eğri yolun felâkete, bedbahtlığa gittiğini bildiren) uyarıcı olarak gönderdik. »

Peygamber (A. S. ) Efendimizʹin yüklendiği görevin ağırlık merkezini şu iki husus oluşturuyor: Müʹminleri zaferle, sonsuz saadetle, Allah’a kalb-i selîmle kavuşmakla müjdelemek; inkârcı maddecileri tuttukları eğri yolun felâketle neticeleneceğine karşı uyarmak..

İnen İlâhî buyrukların hemen hepsi bu iki ana göreve yönelik bulun­makta ve İslâmî ahkâm ve kuralların bunlarla içiçe olduğuna dikkatleri çekmektedir.

O halde Peygamber (A. S. ) mutlak hayrı, rahmeti ve güzelliği temsil eder. Ona karşı gelmek veya açtığı saadet caddesinden sapmak büyük bir haksızlık; Onu red ve inkâr etmek ise, sonu gelmeyen pişmanlık; Ona uymamak çok kötü bir nankörlüktür.

Çünkü O, yüce ve kutsal amaçlar için en doğru yolu gösterip dâvet ederken kimselerden bir ücret istememiş, hizmetinin mükâfatını münhası­ran Allahʹtan beklemiştir. Şüphesiz hizmetin böylesinde ferağat-i nefs, asalet ve fazîlet vardır.

ALLAH, TEK GÜVEN KAYNAĞIDIR

«O hep diri olup hiç ölmeyecek Rabbine güvenip dayan. Oʹna hamd ile tesbihte bu­lun. Kullarının günahlarından haberli olarak Allah yeter. »

İnsanların kusurlarıyla uğraşmak, zaman kaybından, asıl hizmeti ak­satmaktan ve önümüze konulan gerçek amaçtan uzaklaşmaktan başka bir şeye yaramaz. Üstelik toplumun bütünlüğünü zedeler ve karşılıklı gü­veni sarsar.

İnsanlara doğru yolu göstermek, mevcut günah ve isyanları giderme yol ve çarelerini aramak; inkârcı sapıkların, maddeci putperestlerin tuttuk­ları yanlış yolun ancak bâtılı temsîl ettiğine dikkatleri çekmek ve bu hu­susta gereken uyarıda bulunmak hizmetin temelini oluşturur. Ancak bu şerefli ve kutsal görevi yerine getirirken fanilere dayanıp güvenmek insanı yanıltır ve aldatır. Çünkü maksat insanlara güvenip dayanmak değil, on­ları tek güven kaynağı, kudret menbaı olan Allah’a güvendirip dayandır­maktır. Onun için Kur’ân-ı Kerîm konuyu şu cümleyle noktalıyor: «Kulları­nın günahlarından haberli olarak Allah yeter. »

GÖKLERİN VE YERİN ALTI DÖNEMDE YARATILMASI

«O Allah ki gökleri, yeri ve ikisi arasındaki şeyleri altı gün (devir)de yaratmış.. »

Kur’ân-ı Kerîm’in yedi ayrı yerinde göklerin ve yerin altı dönem veya altı devirde yaratıldığı «Fi-Sittet-i eyyam» sözüyle açıklanmaktadır. Birçok meâl ve bazı tefsirlerde, «yevm» kelimesi, bizim 24 saatlik sun’i zaman parçası olarak terceme edilmiştir. Oysa bu son derece hatalı bir çeviridir. Kur’ân âyetlerini ve âyetlerde yer alan kelime ve cümlelerin delâlet ettiği manayı anlayabilmek için, Kur’ânʹın indiği çağda hangi manalara delâlet ettiğini bilmemize mutlaka ihtiyaç vardır. Aksi halde İlâhî murat yanlış yo­rumlanmış olur.

«Eyyam», «yevm»in çoğuludur. Yevm bulunduğu âyet ve yer aldığı cümleye göre üç ayrı manaya delâlet eder:

a) Bizim anladığımız 24 saatlik sun’i zaman parçası,

b) Bir an,

c) Başlangıcı ve sonu kesin bilinmeyen çok uzun bir dönem..

Özellikle göklerin ve yerin yaratılmasıyla ilgili âyetlerde kullanılan «ey­yam» bu üçüncü manaya delâlet etmektedir. Nitekim yapılan bilimsel araş­tırmalarla da dünyanın beş-altı jeolojik devir geçirdiği tesbit edilmiştir ki bunlar milyar yılları kapsamaktadır. (Geniş bilgi için bak: A’raf Sûresi: 54, Yunus Sûresi: 3, Hûd Sûresi: 7, Secde Sûresi: 4, Kaf Sûresi: 50. ve Hadîd Sûresi: 4. âyetlerin tefsiri)

Böylece Kur’ân’ı Kerîm ilim adamlarına, araştırmacılara ip ucu vere­rek göklerin ve yerin altı uzun dönemde yaratıldığını haber vermektedir.

O halde Kur’ân-ı Kerîm’i çok iyi anlayabilmek için birçok bilgilerle beraber iki şeye büyük ihtiyaç söz konusudur. Birincisi, Kur’ân’ın iniş se­bepleriyle birlikte indiği çağda kelime ve cümlelerin delâlet ettiği mana­lar; İkincisi, gerçeği bulup ortaya koyan ilimler..

ARŞ ÜZERİNDE İSTİVA

«Sonra da Arş üzerine saltanat ve kudretini kurmuştur. O Rahmân’dır. Artık sen Oʹnu (Oʹndan) haberli olan­dan sor. »

Daha önce de açıkladığımız gibi, «istivâ» bir yerde karar kılmak, üs­tünlük sağlamak, eşitlik kurmak, doğrulmak ve bir şeyi kasdetmek gibi manalara delâlet eder. Bütün bunlardan ortaya çıkan ve İlâhî kudrete ya­kışan bir mana şöyle olabilir: En büyük taht olan Arş üzerine tecelli edip hükümranlık ve kudretini kurmuş; böylece kâinatı bir bütün halinde Arşʹın çekim kuvvetine bağlamıştır.

Onun için Arş üzerindeki İlâhî hükümranlık ve kudretin keyfiyetini bil­miyoruz, ancak orayı kâinatın çekim merkezi yaptığını bir yorum olarak söyleyebiliyoruz. Zira sahîh hadîslerden de anlaşıldığı üzere, kâinatta en büyük sistem Arşʹtır, ondan sonra Kürsî gelmektedir. (Bilgi için bak: Bakara Sûresi: 255. âyetin tefsiri) Konuya bu açı­dan bakınca, Arşʹın çekim kuvvetinin, büyüklüğüne orantılı olduğunu söy­leyebiliyoruz. Allah daha iyisini bilir.

ALLAHʹIN ZATI BİLİNMEZ

Allah mutlak varlıktır ve sınırsızdır, sonsuzdur. Vâcibüʹl-vücutʹtur, ya­ni varlığı kendindendir. Oʹnu hiçbir zaman zatiyle bilemeyiz; ancak sıfat­larıyla ve o sıfatların tecelli ve tezahürleriyle bilebiliriz. Var kıldığı düzen­de kudretinin sınırsızlığını istidlal edebilir, eşyada O’nun yaratma damga­sını görebiliriz.

Gözler Oʹnu idrâk edemez. Çünkü biz sonradan yaratılan «mümkiniʹl- vücut» uzdur; yani varlığımız kendimizden değil, vücudü vâcip olanın mümkin kılmasıyladır. Aynı zamanda hem ölümlü, hem de sınırlıyız. O sonsuz ve yüce kudreti zatiyle, mahiyetiyle idrâk etmemiz mümkün değildir. Zira sonradan yaratılan ve sınırlı olanın, ezelî ve ebedî olup sınırsız olanı kavrayıp mahiyetiyle anlaması hiçbir zaman söz konusu olamaz.

Kâinat bütünüyle Oʹnun rahmetinin eseridir. Çünkü O Rahmânʹdır. Ar­tık Oʹnun sıfat ve tecellilerini bilenlerden sorup öğrenmemiz gerekmek­tedir. Şüphesiz bu inceliği en iyi bilen Peygamberʹdir.

GÖKTE MEYDANA GETİRİLEN BURÇLAR

«Ne yüce, ne mübarektir O Allah ki, gökte burçlar meydana getirmiş.. »

Gökte burçların meydana getirildiği Kur’ânʹın üç ayrı yerinde açıklanmaktadır. Bu tekrardan maksat, İlâhî kudrete karşı idrakleri uyanık tut­mak ve astronomi üzerinde çalışanlara temel bilgi vermektir.

Bilindiği gibi, gökteki takım yıldızlarından her biri bir burç sayılır. Bu anlatım bize göredir. Kur’ân da İlâhî düzenlemenin bir parçasını yansıtan takım yıldızlarını bizim anlayış ve tesbitimize göre isimlendirmektedir.

Gök küresi yüzeyinde yıllık hareketi dolayısıyla Güneş görünür de bir kuşak boyunca derece derece yer değiştirerek bir yıl sonra aynı noktaya varır. Bu kuşağa «Zodyak», Zodyağın ayrıldığı on iki bölgeden her birine de «Burç» denir.

Burçlar gök küresi üzerinde kendi hizalarına düşen on iki takımyıldıza karşılıktır.

Kur’ân kültüründen yeterince nasîbini alamayan kimseler doğum gün­lerinin hangi burca rastladığına bakarak birtakım hükümler çıkarırlar ve «Yıldızım şöyle diyor.. » derler. Şüphesiz ki bu bütünüyle gerçek dışı efsaneden başka bir şey değildir. İslâm bu gibi bâtıl şeylerle amel etmeyi haram kılarak büyük günahlardan saymıştır. Zira yıldızlardan ahkâm çıkar­mayı Hz. Peygamber (A. S. ) kesinlikle yasaklamış ve o gibi şeylere inanma­nın küfür sayılacağını belirtmiştir.

O halde biz gökteki burçlara bakınca, onlarda İlâhî sanatın yüceliği­ni, kudretin eşsizliğini görüp Cenâb-ı Hakkʹın önünde eğilmemiz, secdeye kapanarak O’nu tenzîh etmemiz gerekmektedir.

GÜNEŞİ SİRAC, AYI NUR KILMIŞTIR

«Ve orada kandil (misali bir Güneş) ve ay­dınlatıcı bir Ay var kılmıştır. »

Kurʹânʹın üç yerinde güneşin sirac, ayın nur kılındığı açıklanmaktadır. (Bilgi için bak: Yunus Sûresi: 5, Nuh Sûresi: 16. âyetin tefsiri) Bu iki anlatım şekli bize neyi öğretiyor veya hatırlatıyor? Hemen belirtelim ki, Cenâb-ı Hak birçok ilmî konularda ip ucu, ana fikir ve temel bilgi vermek suretiyle akla ışık tutar, araştırıp gerçeği o temel bilgiye gö­re ortaya çıkarmayı ilim adamlarına bırakır. Burada da Cenâb-ı Hak Gü­neş ve Ay hakkında hareket noktasını belirliyor, ana fikir vererek araştır­mayı biz mü’minlere bırakıyor.

Sirac: çıra, kandil, lamba gibi yakıtı kendinden olup etrafı aydınla­tan alete denir. Cenâb-ı Hak bu kelimeyle Güneş’in enerjisinin kaynağının kendisinde mevcut olduğunu, başka bir kaynaktan alıp yansıtmadığını bil­dirmektedir.

Nur: Etrafa yayılıp eşyayı görmemize yardımcı olan ışık demektir. Kaynağı kendinden değil de başka bir cisimden alıp yansıttığı için Ay’a «nur» denilmiştir. Güneşʹe «sirac» denildiği gibi, «ziya» da denilmiştir. Ka­mus sahibinin de belirttiği gibi, «ziya» genellikle «nur»dan daha kuvvetlidir. Çünkü enerjisi kendisinde mevcuttur.

Böylece bu iki anlatım şekli, güneş ve ay hakkında kısa fakat temel bilgi mahiyetinde ön fikir vermektedir.

GECE İLE GÜNDÜZÜN BİRBİRİNİ İZLEMESİ

«O ki, dü­şünüp öğüt ve ibret almak isteyenler veya şükretmeyi arzu edenler için ge­ce ile gündüzü birbiri ardınca getirmiştir. »

Bu düzenlemenin hem büyük bir nîmet olduğu hatırlatılıyor, hem de yerkürenin batıdan doğuya doğru dönmekte bulunduğunu «gece» kavra­mını «gündüz» kavramından önce anarak haber veriyor.

Kur’ân’daki İlâhî üslûptan biri de, insan aklına geniş yer verip onu harekete geçirmek için yarı kapalı ifadelerle ana fikirler vermesidir. Gece ile gündüzün birbirini izlemesi, şüphesiz ki bir temel bilgidir.

Böylece Cenâb-ı Hak, dünyayı hem kendi ekseni etrafında, hem güne­şin çevresinde belirlenmiş bir hızla hareket ettirdiğini büyük bir lütuf ola­rak hatırlatıyor. Zira insan hayatının verimli, düzenli ve sağlıklı sürmesi için mutlaka gece ile gündüze ihtiyaç söz konusudur. O halde dünyanın bu iki ayrı hareketini düşünerek Allah’ın koyduğu düzeni hatırlamamız ve O’na şükretmemiz gerekmektedir. Sonra da kâinatta hiçbir şeyin plân ve proğram dışı tutulmadığı ilham edilmekte ve kâinat kitabına bu açıdan bakmamız tavsiye edilmektedir.

ÂYETLER ARASINDA BAĞLANTI

Yukarıdaki âyetlerle, inkârcı sapıkların Allahʹı tanımamakta körü körü­ne ısrar ettikleri, Oʹna ibâdete yanaşmadıkları açıklandı. Peygamber (A. S. ) Efendimizʹin görev sınırı belirlenerek müʹminlere sağlam bir ölçü verildi. Arkasından Allah’ın varlığına ve birliğine delâlet eden, aynı zamanda akla ışık tutan, ilim adamına hareket noktasını gösteren belgeler sıralandı.

Aşağıdaki âyetlerle Allah’ı kemal sıfatlarıyla bilip Rahmân’a gerçek kul olan müʹminlerin ana vasıfları sıralanıyor ve böylece hakiki müslümanın ölçüleri belirtilerek yüksek ahlâkın çerçevesi oluşturuluyor.