MEÂLİ:
55- Sizin dostlarınız ancak Allah’tır, Oʹnun Peygamberidir ve namazı dosdoğru kılıp rükûu yerine getirerek zekât veren müʹminlerdir.
56- Kim Allah’ı, Peygamberini ve imân edenleri dost edinirse; şüphesiz ki ancak Allahʹtan yana olanlar üstündürler.
57- Ey imân edenler! Sizden önce kendilerine kitap verilenlerden dininizi eğlence konusu edinip alaya alanları ve bir de kâfirleri dostlar edinmeyin. Eğer mü’minler iseniz, Allah’tan korkup (bu gibi dostluk ve yakınlıktan) sakının.
58- Namaza (ezan okuyup) çağırdığınızda, onu eğlence ve alaya alırlar. Bu, onların akletmiyen bir topluluk olmasındandır.
59- De ki: Ey Kitap Ehli! Allah’a imân etmemizden, bize indirilene ve bizden önce indirilene inanmamızdan ve bir de çoğunuzun Allahʹın yolundan çıktığınızdan dolayı mı hoşlanmıyor, öfkelenip bizden intikam almak istiyorsunuz?
İNİŞ SEBEBİ
İbn Abbas (R. A. ) diyor ki:
«Bu âyet, Yahudîlerin dostluğundan kendini beri kılıp Allah ve Peygamber dostluğuna bütün ciddiyetiyle yönelen Ubâde bin Sâmit (R. A. ) hakkında inmiş ve bu zat bütün mü’minlere örnek olarak takdîm edilmiştir. » (İbn Kesir-Lübabu’t-Te’vîl)
Câbir bin Abdullah (R. A. ) diyor ki:
«Bu âyet, Yahudî bilginlerinden olup İslâm’ı din olarak seçen Abdullah bin Selâm hakkında inmiştir. Bu zat, Resûlüllâh (A. S. ) Efendimize gelip şöyle dedi: «Ey Allah’ın Peygamberi! Kavmim Kurayze ve Nadîr oğulları bizi terkedip yüzçevirdiler. »
Bunun üzerine, «Sizin dostlarınız ancak Allahʹdır, O’nun Peygamberidir ve dosdoğru namaz kılıp rükûu yerine getirerek zekât veren müʹminlerdir. » meâlindeki âyet indi. (Kurtubî - Lübabu’t-Te’vîl - Mefatihü’l-Gayb/Fahruddin Razi)
Diğer bir rivâyet:
Hazret-i Ali (R. A. ) namazda rükû’ halinde bulunurken yanından çok perişan bir dilenci geçtiğinin farkına varınca parmağındaki yüzüğünü çıkarıp sadaka olarak ona verdi. Bu sebeple yukarıdaki âyetler indi. (İbn Kesîr - Lübabü’t-Te’vîl - İbn Cerîr Taberî - Kurtubî)
Nitekim ilim adamları bu rivâyete dayanarak namazda az bir hareket göstermenin namazı bozmıyacağını söylemişlerdir.
Başka bir rivâyet:
Kelbî diyor ki: «Resûlüllâh (A. S. ) Efendimizin müezzini namaza dâvet ettiğinde Müslümanlar derhal toplanıp, cemaat halinde namaza durunca, Yahudîler onları alaya alıp gülerlerdi. Bu sebeple yukarıdaki âyetler indi. » (İbn Kesîr - Lübabü’t-Te’vîl)
Müfessir Suddî diyor ki:
«Medîne’de oturan Hıristiyanlardan bir adam, müezzinin, «EŞHEDÜ ELLÂ İLÂHE İLLÂLLAH VE EŞHEDÜ ENNE MUHAMMED’EN RESÛLÜLLÂH sözlerini duyunca, «yalancı, yalan söyledin, kendini yaktın» derdi. Çok geçmeden bir gece onun hizmetçisi elinde ateşle içeri girince bir kıvılcımın sıçramasıyla ev, içindeki o hıristiyanla birlikte yanıp kül oldu. Bu sebeple yukarıdaki âyetler indi. » (İbn Kesîr - Lübabü’t-Te’vîl)
MÜ’MİNLERİN ANCAK ÜÇ DOSTU VARDIR
«Sizin dostlarınız ancak Allahʹtır, Oʹnun Peygamberidir ve.... müʹminlerdir. »
Kurʹân’ın 10’dan fazla yerinde mü’minlerin hakiki dostlarının kimler olduğu çok açık ve oldukça duyarlı bir anlatımla belirlenmiştir. Bu konu üzerinde bu kadar durulmasının bazı sebepleri vardır; önce dost edinmenin kaçınılmaz olduğuna işâret ediliyor. Sonra kimin kimlerle dostluk kurması gerektiği belirtiliyor ve tekrar edilerek hafızalarda devamlı bir şuur uyanıklığı sağlanıyor.
Neden müʹminlerin başka dostları olamaz? Çünkü her nesne daha çok kendi aslıyla ve türüyle uyum sağlar. Her kuş kendi türüyle hayatını sürdürür. Bülbülün karga ile dostluk kurduğu görülmemiştir.
İki tane dişli çarkı düşünelim: İster ikisi aynı ölçüde olsun, ister biri diğerinden farklı bulunsun; bağlı bulundukları mil üzerinde istenilen dönme hareketini sağlayabilmeleri, birbirleriyle orantılı olan tırtırların, ya da dişlerin uyumuyla mümkündür. Dişler karşılıklı uyum sağlıyacak nisbette değilse, bu, güçlünün güçsüzü parçalayıp atmasıyla neticelenir.
İnsanlar da ancak kendi inanç ve ideal doğrultusundaki kişilerle uyum sağlayabilirler. Bunun için Allah, müʹminlere hitapla onların gerçek dostlarını belirliyor. Aksine bir yol tutanların bir gün kendi öz değerlerinden kopacaklarına işarette bulunuyor.
MÜ’MİNİ MÜNAFIKTAN AYIRAN ÜÇ SIFAT
«Namazı dosdoğru kılıp rükûu yerine getirerek zekât veren mü’minlerdir. »
İlgili âyetlerle, mü’minim veya Müslümanım diyen herkesle de dostluk kurmanın doğru olmadığına bir işâret vardır. Çünkü içi kâfir, dışı müʹmin gibi olanlar da var. Bu bakımdan Cenâb-ı Hak gerçek mü’minin üç mümeyyiz vasfının bulunduğunu belirtmiştir:
1. Namazı vaktinde dosdoğru kılar.
2. Allah’tan başkasını ilâhlaştırmaz, canlı cansız putların önünde eğilmez.
3. Farz olduğu zaman zekâtını da dosdoğru, gönül rahatlığı içinde verir.
İkinci sıfatı «RÜKÛʹ» tabirinden çıkardık. Çünkü Arap Edebiyatında Allah’a imân edip putlara ve kendini ilâhlaştırmak isteyen insanlara kulluk etmiyenler «RAKİÛN = Rükû’a varanlar» diye anılırlar. Münafıklar ise, namaza istemiye istemiye kalkarlar; vâcib ve sünnetlere pek dikkat etmezler. Çıkarlarından yanadırlar. Gerekirse bu uğurda bazı kişileri putlaştırırlar. Zekâtı hakkıyla vermezler; başkaları görsün diye fakirlerin eline birkaç kuruş sıkıştırırlar. Nitekim diğer bir âyette onlar şöyle tanıtılmaktadır: «Münafıklar Allah’a karşı düzenbazlıkta bulunur (veya böyle bulunmak isterler). Allah da onların düzen ve oyununu boşa çıkarıp başlarına geçirir. Onlar namaza kalkınca üşenerek kalkarlar; insanlara gösteriş yaparlar; Allah’ı da pek az anarlar. » (Nisâ Sûresi, âyet: 142)
«Üşenerek namaza gelmeleri (zekât ve benzeri vecibeleri) istemiye istemiye vermeleri (onların bir diğer sıfatı)dır. » (Tevbe Sûresi, âyet: 54)
DİNİ EĞLENCEYE ALANLARLA İLGİNİN KESİLMESİ
«Ey imân edenler! Sizden önce kendilerine kitap verilenlerden dininizi eğlence konusu edinip alaya alanları ve bir de kâfirleri dost edinmeyin. »
Din her şeyden önce İlâhî emanettir; kutsaldır, saygıdeğerdir. İnananları mutlu eder. Umut kapılarını her zaman açık tutar. İnsan için yüksek mânada destektir. Ölümden sonraki hayatı ancak din bize öğretir, bunun için ölümün yok olmak anlamına gelmediğini, ebedî hayatın başlangıcı bulunduğunu telkin eder.
Dinin bunca yarar ve azizliğine rağmen ona dil uzatmak, eğlence konusu edinmek cehalet ve nankörlüğün en kötüsüdür.
Kitap Ehli dindar olmalarına rağmen dinsizlerin yoluna girer de son din ile alay ederlerse, onlara kızmaktan ziyade acımak lâzımdır. Bu durumda onlarla ilgi kurmanın hiçbir anlamı yoktur. Bunun için Kur’ân ilgili âyetle mü’minleri bu hususta uyarmakta ve kutsal dine dil uzatanlarda hayır ve fazîlet bulunmadığını hatırlatmaktadır. Ancak bazı konularda onlarla münasebetlerimizin belli bir ölçüde devam etmesi düşünülebilir:
a) Kitap Ehlinin yiyecekleri bize helaldir. O halde yiyecek maddeleriyle ilgili ihracat ve ithalat yapılabilir.
b) Gerektiğinde kadınlarıyla evlenmemize cevâz verilmiştir.
c) İslâm ülkesinde vatandaş olarak cizye verip güven içinde kalabilirler. Fitne çıkarmadıkları, İslâmiyeti alaya almadıkları, düşmanlarımızla gizliden işbirliğinde bulunmadıkları sürece vatandaşlık hakları saklıdır. Kendilerine gösterilen hoşgörüye ve tanınan haklara saygılı olmadıkları takdirde her türlü münasebeti kesmekte -İslâm adına- yarar vardır.
Kur’ân bu konuyu işlerken müşrikleri onlardan ayırmış; Kitap Ehline ayrı bir yer vermiştir. Çünkü ne de olsa müşriklerle Kitap Ehli bir tutulmazlar.
DİN VE İBÂDET HÜRRİYETİ
Din ve ibâdet, insanların ortak değeridir. Hiçbir fert veya cemiyet Allah’a imânı ve inandığı hak dini kendi tekeli altında tutma hakkına sahip değildir. Çünkü millî bir ilâh olmadığına göre, millî bir din ve inanç da olamaz. Hak dinlerin getirdiği esaslar bu noktada birleşirler. Şu farkla ki, İslâm’dan önceki hak dinler -bugünkü ulaşım imkânları, haberleşme araçları olmadığı için- belli bir millete gönderilmiştir. Ancak isteyen her insan ve milletin o dine girebilmesine kapı açık tutulmuştur. İslâmiyet ise bütün milletlere gönderilmiştir. Son din olması da bunu ifade etmektedir.
O halde bütün bir insanlığın ortak malı sayılan son dine karşı çıkmak, inanç ve ibâdet hürriyetini kısıtlamak, dinin hayat damarlarını kesmek, bütün insanların hakkına saygısızca bir tecavüz sayılır.
Bunun için Kur’ân’da din ve ibâdet hürriyetine geniş yer verilmiştir. Müslümanların fethettikleri ülkelerde Yahudî ve Hıristiyanların inanç ve ibâdetlerine dokunulmamış, ibâdet yerleri ellerinden alınmamış; tek kelimeyle bağlı bulundukları dinde ve yapageldikleri ibâdette tamamen serbest bırakılmışlardır. Ancak taşları ağaçları yontarak şekillendirdikten sonra onları ilâh kabul edenlerle, bazı kişileri ilâhlaştıranlara karşı, belirtilen ölçüde müsamaha gösterilmemiştir. Çünkü bu düşünce ve tutumda insan vakar ve şerefini zedeliyen, daha doğrusu insanı insanlık şeref ve fazîlet mertebesinden aşağı düşüren çok hatalı bir yol vardır. Bu yola girmek, insan ruhunun yüceliğine ters düşer.
Bunun için Kur’ân’da ilgili âyetle kitap ehline şöyle seslenilmesi emrediliyor:
«De ki, ey kitap ehli! herhalde Allahʹa imân etmemizden ve bize indirilene ve bizden önce indirilene inanmamızdan ve bir de çoğunuzun Allahʹın yolundan çıktığınızdan dolayı mı hoşlanmıyor, öfkelenip bizden intikam almak istiyorsunuz? » (Sizin bu anlayış ve tutumunuzda din, imân, ibâdet ve vicdan hürriyetinin yeri var mıdır? )
Neden bu kadar katı davranıyorsunuz? Buna gerek var mıdır? Niçin aklınızı ve vicdanınızı kullanıp hoşgörülü olamıyorsunuz? Müslümanların size karşı ne kadar müsamahakâr davrandığına bakmıyor musunuz? Dinin ve dindarın azizliği bu mudur?
ÂYETLER ARASINDA BAĞLANTI
Yukarıdaki âyetlerle mü’minlerin gerçek dostları açıklandı. Yahudî ve Hıristiyanların aşırı tutucu olmaları, dostluk bağlarını temelinden koparıp atmıştır. Bu bakımdan onları dost edinmenin safdillik sayılacağına işâret edildi. Bununla beraber, dinimizi alaya almadıkları takdirde kendileriyle bir takım ilişkilerin sürdürülmesinde yarar bulunduğu hatırlatıldı.
Aşağıdaki âyetlerle, Kitap Ehlinden bir çoğunun yanlış tutumları, sakat inançları ve İlâhî sınırı aşmaları nedeniyle Allah’ın lânet ve gazabına çarpıldıkları açıklanıyor. Hakkı bırakıp bâtıla uydukları, bu yüzden ruhen maymunlaşıp domuzlaştıkları hatırlatılıyor.
Allah için ilim tahsil eden mürşitler ve ilimde derinleşmiş din bilginlerine büyük görevler düştüğü; ilim ve tekniğin imân ile birleşmesinin gereği belirtiliyor.