MEÂLİ:
51- Kitapta Musaʹyı da an. Şüphesiz ki o, (Tevhîd Dininde) samimi ve katıksız idi ve a bir resûl, bir nebî idi.
52- Ona Tûr dağının sağ tarafından seslenmiş, konuşmak için onu yaklaştırmıştık.
53- Ve rahmetimizden kardeşi Harunʹu peygamber olarak ona (bir rahmet bağışı olarak) verdik.
TEVHİD DİNİNİ YAŞATAN PEYGAMBERLER
«Kitapta Musaʹyı da an. Şüphesiz ki o, (Tevhîd Dininde) samimi ve katıksız idi ve o bir resul, bir nebî idi. »
Bilindiği gibi, her peygamber Tevhîd esaslarına bağlı olmakla ve onu insanlara teblîğ etmekle görevlendirilmiştir. Kimine kitap ve şeriat, kimine yalnız bazı öğütleri ve ahlâkî kuralları içeren sahifeler; kimine önceki kitapları teblîğ edip uygulama verilmiştir. Bunlardan beş tanesi «Ulu’l-azm» yani büyük azim ve irâde sahibidir: Nuh, İbrahim, Musa, İsa ve Muhammed (Salât-ü selâm hepsine olsun). Meryem Sûresinde bunlardan dördünün kıssası çeşitli yönleriyle misal ve öğüt mahiyetinde anlatılıyor. Hepsi de kendilerine verilen İlâhî bilgilerle, Allahʹın varlığını, birliğini, ilim ve kudretinin sınırsızlığını, gönderildiği kavim ve milletlere teblîğ etmeğe çalışmış ve bu uğurda çetin mücadeleler vermişlerdir. Şüphesiz ki, hepsi de aynı kaynaktan beslenmiş, aynı ışığı yansıtmışlardır.
Allahʹın peygamberlere olan lûtf-u ihsanı hem kademeli, hem de farklı özellikte olmuştur. Peygamberlik İlâhî mevhibe olduğuna göre, her uyarıcı nebinin, bulunduğu şartlara, ortama ve gönderildiği kavim veya milletinin ekonomik, kültürel ortamına ve inancına göre, birtakım bilgilerle donatıldığı kesindir. O bakımdan peygamberler «tevhîd esasında» birleşmekle beraber, şerʹî esas ve kurallar bakımından farklı derecededirler.
RESÛL VE NEBÎ
Musa (A. S. ) hakkında bu iki sıfat birden kullanılmıştır. Bu iki sıfatla donatılan peygamberlerin 313 tane olduğu, onlardan 5 tanesinin de yukarıda belirttiğimiz gibi «Ulûʹl-azm» sayıldığı söylenir.
Resûl: Kendisine şeriat verilen ve onu teblîğ ile görevlendirilen peygamberdir.
Nebî: Kendisine şeriat verilmeyen, ancak önceki şeriatı uygulayıp yaymakla görevlendirilen peygamberdir. Bu tarife göre, her resûl aynı zamanda nebîdir de; ama her nebî resûl olmayabilir.
ALLAH KELÂMININ SURETTE TECELLİ ETMESİ
«Ona Tûr dağının sağ tarafından seslenmiş, konuşmak için onu yaklaştırmıştık.. »
Soğuk bir mevsimde Musa (A. S. ) ailesiyle birlikte Medyenʹden çıkıp Mısırʹa giderken, ailesini ısıtmak için ateş aramaya başlamıştı. Derken Cenâb-ı Hakkʹın kelâm sıfatı, nur veya ateş görünümünde bir ağaçta tecelli etti. Musa, ateş sandığı o nuru görünce, ona doğru ilerliyor. Bu arada o nurdan ses geldi: «Ey Musa! şüphesiz ki ben senin Rabbımın... » (Bilgi için bak: Tâ-Hâ Sûresi 11-12. âyetlerin tefsirine) Arkasından edeb makamında olduğu, kutsal Tûvâ vâdisinde bulunduğu hatırlatılarak ayakkaplarını çıkarması emredildi. Böylece İlâhî vahiy surette tecelli edip öylece Musaʹnın (A. S. ) kulağına, oradan da kalbine intikal sağladı.
Ne var ki, Musa Peygamber, arada Melek Cebrâil olmadığı halde ağaçta tecelli eden ve öylece suretten intikal eden vahyi alırken bayılmıyor ve kendinden geçmiyordu. Oysa Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz, inen vahyi alınca kendinden geçiyor, bedeni bir bakıma ruhlaşıyordu.
Bu iki peygamber ve tecelli bakımından iki farklı vahiy arasındaki nüans nedir? Bunun cevabını en güzel şekilde Şeyh Muhyiddîn Arabî (K. S. ) Fütuhat-i-Mekkiyye adlı eserinde, özetle şöyle vermiştir:
«Musa Peygambere gelen vahiy ağaçta tecelli eden suretten geliyor ve o da bu sesi kulağıyla işitiyordu. Bu bakımdan ne bedeniyle ruhlaşmaya ihtiyacı vardı, ne de fazla bir ağırlık hissediyordu. Çünkü suretten surete gelen vahiy söz konusu idi.
Hz. Muhammedʹe (A. S. ) gelen vahiy, surette tecelli etmeden Melek Cebrâîl vasıtasıyla doğrudan kalbe ilka ediliyordu. Öyle ki, o, suret sınırını aşıyor, ruha inerek gerçekleşiyordu ki bu, kaldırılması çok zor mânevî bir ağırlık arzediyordu. O kadar ki, Resûlüllâh (A. S. ) Efendimizi terletip bedenî yapısını bir bakıma muattal duruma getiriyordu. »
Bundan anlaşılan odur ki: Kalbe ilka edilmeden surette tecelli eden vahiy hafifliyor ve suretten surete geçişte fazla bir ağırlık hissettirmiyordu. Ama doğrudan büyük ruh Melek Cebrâîl vasıtasıyla indirilen vahiy kalbe ilka edilince, tahammülü zor bir durum meydana geliyor, beden bir bakıma hareketsiz kalıp ruh bütünüyle faal duruma geçiyordu.
İRŞÂD İÇİN KONUŞMASINI İYİ BECEREN YARDIMCIYA İHTİYAÇ VARDIR
«Ve rahmetimizden kardeşi Harunʹu peygamber olarak ona (bir rahmet bağışı olarak) verdik. »
Hârun Peygamberʹin Musa’ya (A. S. ) yardımcı verildiğinin anlatılması, sadece tarihî bir olayı anmak değil, bu olaydan bizden yana olumlu bir sonuç çıkarmamızı ilhâm etmektir. Kur’ân’ın öğüt metodlarından biri de budur. Tarihî bir olayın önemli safhalarından bir kaçını nakleder; her safhayı bir amaca ve hikmete yönelik biçimde âyetler arasına serpiştirir; gerisini mü’minlerin anlayış ve irfanına bırakır.
Hârun Peygamberʹin burada Musa Peygamberʹe yardımcı verilmesi bu ölçü ve hikmet çerçevesindedir. Bize, Allahʹın dinini yaymaya ve insanları irşada çalışırken yanımıza bilgili, fakat konuşma tekniğini iyi bilen ve beceren kişileri yardımcı almamızı öğütler. Nitekim Kur’ân’ın bir diğer yerinde, Harun Peygamberʹin Musa Peygamberʹden daha fasîh konuştuğu, yani söz söyleme sanatında ileri olduğu, ses tonunun ve ağız yapısının buna daha elverişli bulunduğu açıklanmaktadır. (Bilgi için bak: Kasas Sûresi: 34)
MUSA PEYGAMBER’İN (A. S. ) ÜÇ ÖNEMLİ VASFI
Kurʹân-ı Kerîm ilgili âyetlerle, Mekkeʹde zor günler geçirmekte olan mü’minleri teselli ederken ve kurtuluş günlerinin çok yakın olduğuna işârette bulunurken iki önemli hususa dikkatleri çekmektedir. Birincisi, hicretin yakın olduğu; İkincisi hicret esnasında Hz. Muhammed’e, irâdesi yerinde bir arkadaşının yardımcı olacağıdır. Zira böyle bir dönemde Harun Peygamberʹin Musa Peygamberʹe yardımcı verilmesinden söz edilmesi çok anlamlıdır.
Diğer önemli bir husus da şudur: Musa Peygamber küfür diyarında risâlet göreviyle ortaya çıkarken üç önemli vasfı kendinde taşıyordu: İhlâs, resûllük ve nebîlik.. Bu üçü de önüne geçilmesi zor bir azim ve irâde doğurmakta, engelleri aşacak bir kudret meydana getirmektedir. Nitekim Musa Peygamber bu kudretle Firʹavn ve yandaşlarının karşısına çıkmış, bununla Mısır’ı terkedip Kızıldenizʹi geçmiş ve yine bununla çölü aşmıştır.
Resûlüllâh (A. S. ) Efendimizʹde bu üç sıfat, bütün insanlara kıyâmete kadar yol açacak, ışık tutacak bir genişlikteydi. O bakımdan Mekkeli müşriklerin bütün plânlarını, hile ve düzenlerini neticesiz bırakacak ve sâlimen Medineʹye hicret edecekti. Nitekim öyle oldu.
ÂYETLER ARASINDA BAĞLANTI
Yukarıdaki âyetlerle, Mekke’de zor günler geçiren Ashab-ı Kirâm’ı teselli etmek ve kurtuluş günlerinin yakın olduğunu ilhâmda bulunmak için Musa Peygamberʹin kıssasından önemli bir parça anlatıldı.
Aşağıdaki âyetlerle, İsmâil Peygamber’in (A. S. ) altı kadar özelliği belirtilerek yakında İlâhî emirleri teblîğ edip uygulama imkânlarına erişileceğine işâret ediliyor. Sonra da bütün müʹminlere, din bilgisini önce kendi aile fertlerine ve yakınlarına öğretmeleri isteniliyor.