MEÂLİ:
51- Şüphesiz ki biz, peygamberlerimize ve imân edenlere, Dünya hayatında ve şâhitliklerin yer aldığı günde elbette yardım ederiz.
52- O gün zâlimlere özür dilemeleri fayda vermez. Hem lânet, hem de kötü yurt onlaradır.
53- And olsun ki, Musaʹya doğru yolu gösteren rehber verdik. Kitap (Tevrat)ı İsrâil oğullarına mîras bıraktık.
54- Ki o doğru yolu gösteren bir rehber ve akıl sâhiplerine bir öğüt ve hatırlatmadır.
55- O halde (Ey Peygamber! ) Sabret. Şüphesiz ki Allahʹın vaʹdi haktır. Günahlarının bağışlanmasını dile ve akşam-sabah Rabbına hamd ile tesbîh et..
56- Allahʹın âyetleri hakkında kendilerine bir delil ve belge gelmeksizin tartışıp iddialaşanların gerçekten içlerinde ulaşamıyacakları bir kibir (büyüklük, kendini beğenmişlik) vardır. Sen artık Allahʹa sığın. Şüphesiz ki O, işitendir, görendir.
ALLAH’IN YARDIMI KİMDEN YANA TECELLİ EDER?
«Şüphesiz ki biz, peygamberlerimize ve iman edenlere, dünya hayatında ve şahitliklerin yer aldığı günde elbette yardım ederiz. »
Mekkeli azgın müşriklerin, İslâm’a ve onu teblîğ edip yaymakla görevli bulunan Hz. Muhammedʹe (A. S. ) karşı cephe almaları ve durmadan kin ve iftira kusmaları, sonra da düşmanlıkta hiçbir ölçü ve insaf sınırı tanımamaları üzerine Cenâb-ı Hak, ezelî ilmiyle olayları tesbit edip ona göre hazırladığı plânı, diğer bir anlatımla, kader çizgisinin önemli bir bölümünü bir şifre mahiyetinde açıklıyor: «Biz, peygamberlerimize ve imân edenlere… elbette yardım ederiz. »
Dünyadaki yardımı, kafirleri hezimete uğratması, müʹminleri az veya çok başarıya eriştirmesidir. En azından iman ve irfan kıvılcımını atan, hakkın sesini yansıtan mü’minler gelecek günler için bir ortam hazırlamış sayılırlar ki bu da ayrı bir başarıdır. Nitekim İsa (A. S. ) hayatta iken, yani yeryüzünde teblîğ ve irşat hizmetini sürdürürken, kendisine sadece on iki kadar balıkçı veya kumaş ağartan kimse imân etmiş bulunuyordu. Ama Oʹnun attığı imân ve irfan kıvılcımı ve yansıttığı hakkın sesi öyle bir çekirdek meydana getirdi ki, Oʹnun göğe yükselmesinden sonra o çekirdek ortam ve şartları bulunca filizlenmeye başladı. Böylece Cenâb-ı Hak, İsa Peygamberʹi ve etrafında kümelenen on iki havâriyi başarıya eriştirmiş oldu. Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz’in attığı kıvılcım ise, kendisi henüz hayatta iken Arap Yarımadasıʹnı kaplamıştı.
Sonuç olarak diyebiliriz ki, peygamberler bâtıl ile mücadele edip Hakkʹın emrini duyurmaya çalışırlarken, kimi bir süre sonra İlâhî yardıma mazhar olmuş, kimi görünürde bu yardıma erişmeden öldürülmüş, kimi de bu ikisi arasında bir durum arzederken hicret etmek zorunda kalmıştır. Bunlara birer misâl verecek olursak; birinciler için Nuh, Hûd, Sâlih, Şuâyb, Musa, Lût ve Muhammed’i (Salât-ü selâm hepsine olsun) gösterebiliriz. İkinciler için Zekeriya, Yahya ve İşaya peygamberleri (salât-ü selâm hepsine olsun) gösterebiliriz. Üçüncüler için de İbrâhim ve İsa peygamberleri (salât-ü selâm hepsine olsun) gösterebiliriz.
Oysa âyetin açık anlatımından, peygamberlerin ve müʹminlerin hemen hepsinin dünyada da, âhirette de ilâhî yardıma mazhar kılınacağı anlaşılıyor. Bu hususta, yukarıda işâret ettiğimiz gibi, üç yorum üzerinde durulmuştur:
a) İlâhî haber genellik arzediyorsa da, peygamberlerin bir kısmı kasdediliyor. Nitekim Arap edebiyatında buna benzer anlatım şekilleri hayli çoktur.
b) Yardımdan maksat, peygambere karşı çıkıp eziyette bulunanlardan, ya peygamber hayatta iken, ya da onun vefatından sonra intikam almaktır. Nitekim Zekeriya, Yahya ve İşaʹya peygamberleri öldüren Yahudilerden ancak bunların vefatından sonra Babil ve sonra da Romalıların saldırısıyla intikam alınmıştır. İsa Peygamberi (A. S. ) öldürmek isteyen Yahudilerden de Roma İmparatoru Titusʹun vaki saldırısıyla intikam alınmıştır ve kıyâmete yakın İsa (A. S. )ın inip Hz. Muhammedʹin (A. S. ) şeriâti üzere amel etmesi ve Hıristiyanlara böylece doğru yolu göstermesi de İlâhî yardımın bir başka tezahürü olacaktır.
c) Yukarıda konunun baş kısmında belirttiğimiz üzere, onların attığı kıvılcım ve oluşturduğu çekirdek söz konusudur.
İLÂHÎ YARDIM ŞARTLI MIDIR?
Cenâb-ı Hakk’ın müʹminlere yardım etmesi, elbette bazı şartlara bağlıdır. Onları şöyle özetliyebiliriz:
1- İman cephesinin bütünlük içinde olması,
2- Mevcut ortama ve şartlara göre Allah’ın dinini teblîğe azmetmiş olmaları,
3- Yeterince maddî güce sahip olamadıkları sürece çok dikkatli davranmaları, düşmanlarını, kendilerini imhâ kararı alacak kadar tahrik etmemeleri ve sırası gelmedikçe hedef göstermemeleri,
4- Teblîğ ve irşâd hizmetini günün imkânlarından ve gelişen metotlarından faydalanarak yerine getirmeye çalışmaları; vaki saldırılara misliyle karşı koymayıp sabırla sonucu beklemeleri,
5- Mü’minlerin birtakım kişisel çıkarlardan, hiziplerden, senlik-benlik iddialarından uzak kalmaları; birbirleriyle sürtüşmemeleri bu cümledendir.
Nitekim bütün bu şartları, Muhammed Sûresi 7. âyet yansıtmaktadır. Şöyle ki:
«Ey imân edenler! Eğer siz Allahʹa (Oʹnun dinine, peygamberine ve o peygamberin yolunda olanlara) yardım ederseniz, O da size yardım eder de ayaklarınızı sâbit kılıp kaydırmaz. »
Uzun yıllardır İslâm âlemi İlâhî nusrattan mahrum bulunuyorsa, bunun tek sebebi, yukarıda belirtilen şartlara riâyet etmemeleridir. Allah daha iyisini bilir.
ŞAHİTLERİN YER ALDIĞI GÜN
«Ve şahitliklerin yer aldığı günde.. »
Bu, müfessirlerin cumhuruna göre, Kıyâmet Günüʹdür. Hafeze melekleri müʹminlerin lehine; kâfir ve münafıkların aleyhine şahitlikte bulunurlar. Allahʹın emirlerini teblîğ ettiklerine dair peygamberler şâhit olarak dinlenir. Peygamberlerin aldıkları görevi yerine getirdiklerine dair Hz. Muhammed’in (A. S. ) Kur’ân-ı Kerîmʹi açık belge göstererek şahitliği istenir. Nitekim Nisâ Sûresi 41. âyette bu husus şöyle açıklanmaktadır: «Her ümmetten bir şahit getireceğimiz, seni de onlar üzerine şâhit getireceğimiz zaman (halleri) nice olur. »
ALLAHʹA ORTAK KOŞMAK BÜYÜK BİR HAKSIZLIKTIR
Kur’ân-ı Kerîm bütünüyle «Tevhîd İnancı»nı korumak ve onu bütün tazeliğiyle kalp ve kafalara işlemek için indirilmiştir. Zira kâinat bu esas üzerine kurulmuştur. Her şey onu yansıtmaktadır. O bakımdan Allah’ı inkâr etmek veya O’na ortak koşmak büyük bir zulüm olarak vasıflandırılmakta ve âhiret gününde bu zâlimlerin hiçbir mazereti kabul edilmeyeceği açıklanmaktadır.
O halde inkârcı maddeciler, sapık nankörler hem kâinat düzenine karşı, hem kendilerine karşı, hem de çevrelerindeki insanlara karşı zulmederler ve kâinatın mutlak adâlet terazisi üzerine kurulduğunu görmeyip plândaki yerlerinden uzaklaşmış olurlar.
Nitekim Lûkman Sûresi 13. âyette bu konuya değinilerek şu açık bilgi verilmektedir: «Hani bir vakit Lûkman oğluna öğüt vererek dedi ki: «Oğulcağızım, sakın Allahʹa ortak koşma. Çünkü gerçekten ortak koşmak büyük bir haksızlıktır. »
ALLAHʹIN YARDIMINA MAZHAR OLAN MUSA (A. S. )
«And olsun ki, Musaʹya doğru yolu gösteren rehber verdik. Kitap (Tevrat)ı İsrâil oğullarıʹna mîras bıraktık. »
Yukarıda elli birinci âyetle, Cenâb-ı Hakk’ın peygamberlerine mutlaka yardım edeceği haber verilmektedir. Bu haber, gerçekte Hz. Muhammedʹin (A. S. ) yakın gelecekte İlâhî yardıma mazhar kılınarak zafere erişeceğini müjdeliyordu. Sonra da konumuzu oluşturan âyetle, Allahʹın bu yardımının Musa Peygamberʹe (A. S. ) yöneldiği misal verilmekte ve kendilerine mîras bırakılan Tevrat ile dosdoğru amel ettikleri takdirde Yahudilerin İlâhî yardıma mazhar kılınacakları bildirilmektedir. Nitekim Hz. Muhammed (A. S. ) Efendimiz risâlet göreviyle sahneye çıkmadan önce Yahudilerin bu esasa bağlı kaldıkları dönemlerde Allahʹın yüksek lütuf ve inâyetine lâyık görüldükleri bilinmektedir. Ondan saptıkları çağlarda ise, felâketten felâkete uğradıkları da bir gerçektir.
Elli dördüncü âyetle Tevrat’ın iki özelliği üzerinde durulmakta ve Yahudîler bir bakıma uyarılmaktadır. Şöyle ki:
a) Doğru yolu gösteren rehber,
b) Akıl sahiplerine bir hatırlatmadır.
Birinci özellik «Tevhîd İnancı»nı bütün parlaklığıyla ve sadeliğiyle yansıttığına; ikinci özellik, son olarak Hz. Muhammedʹin (A. S. ) peygamber olarak gönderileceğine ve artık İsrâil oğulları’nın O’na uymasının gereğine delâlet etmektedir. Ne yazık ki Yahudîler Tevrat’ın taşıdığı bu iki özelliğe dosdoğru sahip çıkmamışlar ve bilhassa son peygambere inanmaya hiç yanaşmamışlardır. Medine ve çevresinde yaşayan Yahudîler ise, son dine ve peygambere karşı çok çirkin tertiplere baş vurmuşlar ve müşriklerle birleşerek Allah’ın insanlara olan son nurunu söndürmek istemişlerdi.
ALLAHʹIN VA’Dİ HAKTIR
«O halde (Ey Peygamber! ) Sabret. Şüphesiz ki Allahʹın vaʹdi haktır.. »
Cenâb-ı Hak ezelde hazırladığı plânı aynen uygular. Onda değişiklik yapması söz konusu değildir. Zira O’nun ilmi ve kudreti, her şeyi kapsayıp kuşatmıştır. Ortaya çıkacak olayları en doğru şekilde tesbît edip yazmıştır; hatâ yapması, yanılması ve unutması mümkün değildir. O halde Oʹnun plânına ve plânının bağlı bulunduğu sünnetullaha göre, son peygamberine de, Ona uyan müʹminlere de yardım edeceğini vaʹdetmiştir. Artık bu hususta şüpheye yer yoktur. O’nun düzenlediği proğram saattan çok daha dakik işlemekte ve hedefine doğru kusursuz ilerlemektedir. Peygambere ve mü’minlere gereken odur ki, küfürle mücadelede dayanma gücünü ortaya koymak ve olaylar karşısında sabretmektir. Her şeyin gerçekleşmesi için belirlenmiş bir zaman vardır; onu beklemek ve beklemesini bilmek başarının ilk işaretidir. Nitekim Mekke’de çok üzücü olaylarla her gün karşı karşıya bulunan ve aralıksız zâlim kâfirlerin saldırısına mâruz kalan Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz ile ashabı, Allah’ın va’dinin hak olduğuna inandıkları ve vakti gelince onun mutlâka gerçekleşeceğinde şüphe etmedikleri için dayanma güçlerini son kertesine kadar ortaya koydular ve birkaç yıl sonra İlâhî va’d onlardan yana tecelli etti; mü’minler şehir devletini kurup az sonra Mekke’yi, sonra da Arap Yarımadası’nı fethettiler.
PEYGAMBER (A. S. )IN GÜNAHI VAR MIDIR?
«Günahlarının bağışlanmasını dile ve akşam-sabah Rabbim hamd ile tesbîh et.. »
Bilindiği gibi, peygambere vâcip olan sıfatlardan biri de «ısmet»tir. Bu, günahlardan korunmuşluğu ifade eder. O halde âyette Hz. Muhammed’e (A. S. ) hitapla «günahlarının bağışlanmasını dile» şeklindeki bir anlatımdan maksat ve murat nedir? Müfessirler, ilim adamları burada birkaç yorumda bulunmuşlardır. Onları şöyle özetleyebiliriz:
a) Daha uygun, daha üstün olanını terketmek,
b) Ümmet-i Muhammed’i (A. S. ) istiğfara teşvîk edip konunun önemine dikkatlerini çekmek,
Bu, «hazf-i muzaf» kaidesine göre bir yorumdur.
c) Küçük günah ve hatâlarda bulunmak,
Bu yorum, Hz. Peygamber (A. S. ) hakkında küçük günah ve hatânın câiz olduğunu iddia edenlere göredir.
d) Peygamberlerin derecelerini artırmaya yönelik bir anlatım kullanılarak, bu konuda araştırma zevkini kamçılamak,
Bu, kendisine peygamberlik görevi ve payesi verilmeden önceki küçük günahlara ve daha uygun olanını terketmeye yönelik bir hatırlatma anlamına delâlet eden bir yorumdur.
e) Olayların ezici ve üzücülüğü karşısında ilâhî va’din bir an önce tecelli etmesini arzulamak..
Bu, az da olsa sabırsızlığa delâlet eden bir duygudur ki, bize nisbetle günah ve hatâ sayılmasa bile, Resûlüllah’ın (A. S. ) haiz olduğu üstün derecelere nisbetle az da olsa bir hatâ sayılıyordu. O bakımdan Cenâb-ı Hak, Resûlüllah’ın (A. S. ) kendi yanındaki üstün derecesini hatırlatarak böylesine bir zarif uyarıda bulunduğu söylenebilir.
Allah daha iyisini bilir.
Sabah-akşam hamd ile tesbîh emri üç şekilde yorumlanabilir:
1- Beş vakit namaz farz kılınmadan önce Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz, Hz. İbrahimʹin (A. S. ) Hanîf Dini’ne uyarak iki rekʹat sabahleyin, iki rek’at de akşamlayın namaz kılardı. İlgili âyetle bu namaza devam etmesi emrediliyor.
2- Sabahleyin hayata gözlerini açarken bir kusur işlememeye, yanlış bir şey yapmamaya ve Cenâb-ı Hakk’ın karanlıktan sonra tekrar aydınlığa kavuşturduğunu düşünmeye ve Oʹna hamd edip, O’nu her türlü noksanlıktan, hatâ ve kusurdan tenzîh etmeyi unutmamaya yönelik bir tavsiyedir.
3- Sâlimen sabaha erişmenin ve sırat-ı müstakimden ayrılmaksızın akşama kavuşmanın büyük bir lütuf ve rahmet olduğunu düşünerek Cenâb-ı Hakkʹı hamd ile tesbîh etmenin büyük yararlara, sonsuz saadetlere ve başarılara vesîle olacağını öğütlemeye yönelik bir anlatım tarzı olduğunu söyleyebiliriz.
İbn Abbas’a göre: İlgili emirle beş vakit namaz kasdediliyor. Böylece âyetin anlatım şeklinde «mecaz-i mürsel» kaidesi söz konusudur, yani bir şeyin bir parçasını anıp tamamını kasdetmek kuralına yer verilmiştir. Örneğin, birine taziyede bulunduğumuzda, «başın sağ olsun» veya «başınız sağ olsun» şeklinde bir ifade kullanırız ki, bununla bütün vücutlarının sağlığı dilenmiş olur. (Geniş bilgi için bak: Tefsîr-i Kurtubî: 15/324, 325)
NAMAZ, ALLAHʹA HAMDİN VE ŞÜKRÜN İFÂDESİDİR
Fâtiha Sûresi, Allah’ın varlığını, kudretinin üstünlüğünü; Oʹnun kemal sıfatlarının yüceliğini bilip dile getirmenin en güzel ifadesi; namaz da bu ifadenin işten dışa vuran en uygun ve en ölçülü tezahürüdür. O bakımdan namaz kılmayan bir kimsenin Allahʹa dosdoğru hamd ettiği ve şükürde bulunduğu söylenemez. Zira Fatiha, namaz içinde bu hamdın ve şükrün bütün özelliklerini, güzelliklerini taşımakta ve İlâhî düsturun özetini yansıtmaktadır.
Böylece namaz hamd ile tesbîhin değişmeyen simgesi olarak bütün peygamberlere emredilmiştir. Mü’minlerin hemen her çağda teknik imkânlarla, lojistik üstünlükle birlikte başarılı olabilmelerinin sır ve hikmeti Allah’a dosdoğru imânda ve namazda mayalanmıştır. Fâtiha doğrultusunda imân cephesini oluşturanların üstün geleceği her zaman beklenir. Zira bu hususta İlâhî va’d söz konusudur.
DELİLSİZ VE BELGESİZ TARTIŞAN SAPIKLAR
«Allahʹın âyetleri hakkında kendilerine bir delil ve belge gelmeksizin tartışıp iddialaşanların gerçekten içlerinde ulaşamıyacakları bir kibir (büyüklük, kendini beğenmişlik) vardır.. »
«Allahʹın âyetleri», biri genel, diğeri özel olmak üzere iki grupta toplanır. Varlık âleminde yer alan her şey, her düzen ve denge Allah’ın varlığının, kudretinin delilidir ve her biri İlâhî damgayı taşıyan, Oʹnun kudretinin üstünlüğünü yansıtan bir âyettir. Bunlar, genel anlamdaki âyetlerdir. İndirilen kitapların her cümlesi bir âyettir ki beşer tarafından söylenmesi düşünülemez. Bunlar da özel manadaki âyetlerdir.
İnkârcı maddecilerin, zâlim zorbaların delil ve belgesiz olarak Kur’ân âyetleri üzerinde tartışmaya ve iddialaşmaya yeltenmeleri; kendilerini daha üstün, daha bilgili gösterme ve bâtılın azizliğini isbatlama hastalığından kaynaklanmaktadır. Kısacası, Hz. Muhammedʹe (A. S. ) uymamak için baş vurdukları çarelerden biridir. İşin temelinde inkâr, kibir ve bencillik yatmaktadır. Ama nâfile, bâtılın eninde-sonunda baş eğeceği kaçınılmazdır.
Ayrıca ilgili âyetin anlatımından, dinî konularda söz sâhibi olabilmek için delilleri, belgeleri, rivâyetleri, nâsih ve mensûhları; hüküm çıkarma yol ve yöntemlerini bilmenin şart olduğu anlaşılıyor. Öyle ki, din bir uzmanlık konusudur; rastgele kişilerin fikir beyân etme alanı değildir.
TEDBİR VE ALLAHʹA SIĞINMA
«Sen artık Allahʹa sığın. Şüphesiz ki O, işitendir, görendir. »
Bâtılın boş ve anlamsızlığını; insanın yaratılışındaki kanuna ters düştüğünü, ruhun yücelmesine engel teşkil ettiğini ortaya koyabilmek için Hakk’ın hak olduğunu delil ve belgelerle isbat etmek gerekir. Bu, her tartışma ve mücadelede baş vurulacak bir metottur ki hiçbir devirde tazeliğini kaybetmez.
Mü’minler kendilerini sözü edilen metotla belli bir düzeye getirince, gereken tedbîri almış sayılırlar. Ondan sonrası Allahʹa aittir. Doğru yola eriştirmek; hakkı üstün kılmak O’nun meşietine bağlıdır. Mü’minler ancak bu çizgide Allah’a güvenip ve ancak O’na sığınırlar. Çünkü yegâne işiten ve gören O’dur.
Ayetler arasında bağlantı
Yukarıdaki âyetlerle, Cenâb-ı Hakkʹın peygamberlere ve onların yolunda yürüyen mü’minlere dünyada da, âhirette de yardım edeceği haber verilerek mü’minlerin morali yükseltildi. Kibir ve gururlarından bâtılın peşine takılarak hakka karşı gelen zâlimlerin âhirette hiçbir mazeretlerinin kabul edilmiyeceği açıklandı ve başarıya erişebilmek için sağlam imândan gelen bir sabırla dayanma gücünü ortaya koymanın lüzumu belirtildi.
Aşağıdaki âyetlerle, ikinci hayatın mutlâka gerçekleşeceğine işâretle, gökleri ve yeri kusursuz şekilde yaratıp denge ve düzende tutan Cenâb-ı Hakk’ın insanı ikinci defa yaratmasında şüpheye yer olmadığı konu ediliyor. Sonra da hakikati görenle görmeyenin; sâlih amellerde bulunanla, kötülük işleyenlerin hiçbir zaman eşit tutulmayacağı hatırlatılıyor ve arkasından kıyâmet olayının mutlaka meydana geleceği teʹkîden beyân buyuruluyor.