Enfal Suresi 5-8. Ayet — Tefsir

Ayet sayfasına git →

كَمَا اَخْرَجَكَ رَبُّكَ مِنْ بَيْتِكَ بِالْحَقِّ وَاِنَّ فَرِيقًا مِنَ الْمُؤْمِنِينَ لَكَارِهُونَ يُجَادِلُونَكَ فِي الْحَقِّ بَعْدَمَا تَبَيَّنَ كَاَنَّمَا يُسَاقُونَ اِلَى الْمَوْتِ وَهُمْ يَنْظُرُونَ وَاِذْ يَعِدُكُمُ اللّٰهُ اِحْدَى الطَّائِفَتَيْنِ اَنَّهَا لَكُمْ وَتَوَدُّونَ اَنَّ غَيْرَ ذَاتِ الشَّوْكَةِ تَكُونُ لَكُمْ وَيُرِيدُ اللّٰهُ اَنْ يُحِقَّ الْحَقَّ بِكَلِمَاتِهِ وَيَقْطَعَ دَابِرَ الْكَافِرِينَ لِيُحِقَّ الْحَقَّ وَيُبْطِلَ الْبَاطِلَ وَلَوْ كَرِهَ الْمُجْرِمُونَ

5.

Nasıl ki, Rabbin seni hak uğruna (savaşmak üzere) evinden çıkarmıştı. Mü'minlerden bir grup ise bu konuda kesinlikle isteksizlerdi.

Diyanet İşleri

6.

Gerçek apaçık ortaya çıktıktan sonra, sanki göz göre göre ölüme sürülüyorlarmış gibi seninle o konuda tartışıyorlardı.

7.

Hani Allah size iki taifeden birini, o sizindir diye va'dediyordu. Siz de güçsüz olanın sizin olmasını istiyordunuz. Oysa Allah, sözleriyle hakkı meydana çıkarmak ve kafirlerin ardını kesmek istiyordu.

8.

Bu, suçlular hoşlanmasa da Allah'ın hakkı ortaya çıkarması ve batılı ortadan kaldırması içindi.

Celal Yıldırım (İlmin Işığında Asrın Kur'an Tefsiri)

%100

MEÂLİ:

5- Nitekim Rabbin seni hak uğrunda (savaşmak üzere) evinden çı­karmıştı da müʹminlerden bir kısmı bundan hoşlanmamış, isteksizlik gös­termişlerdi.

6- Hak besbelli olup ortaya çıktıktan sonra bile seninle tartışıyor­lar; sanki baka baka ölüme sürükleniyormuş gibi oluyorlardı.

7- Hani Allah iki taifeden birini size vaʹdediyordu da siz ise güçsüz, silâhsız olanının size düşmesini arzu ediyordunuz. Allah da sözleriyle hak­kın yerine gelmesini ve kâfirlerin kökünü kesmeyi diliyor.

8- Suçlular hoşlanmasa bile hakkı hak olarak ortaya koymayı, bâ­tılı boşa çıkarıp hükümsüz kılmayı (murat ediyordu).

OLAYIN TARİHÎ YÖNÜ

İbn Abbas (R. A. ), Urve b. Zübeyir (R. A. ), Muhammed b. İshak ve müfessir Süddî’nin tesbitine göre, Mekkeʹnin ileri gelenlerinden Ebû Süfyân b. Harb, beraberinde Kureyş müşriklerinden kırk kadar kişi bulunduğu hal­de Şam’dan büyük bir ticaret kervanıyla yola çıkmışlardı. Aralarında Amr b. Âs ve Mahreme b. Nevfel gibi ünlüler de vardı. Bu kervan belli şahısla­rın değil, Kureyşʹten birçok kimselere ait idi. O bakımdan başlıbaşına bir servet sayılırdı. İleride bir güç olarak bu büyük serveti İslâm’ın aleyhine kullanacakları kesindi. Kervan Bedir yakınlarına gelince, Peygamber (A. S. ) Efendimiz haber almış, gereken bilgiyi toplamıştı. Vakit kaybetmeden as­habın ileri gelenlerini topladı; ileride ve belki çok yakın bir gelecekte İs­lâm aleyhine kullanılacak malın büyük bir yekûn tuttuğunu, kervanı sevk ve idare edenlerin ise, az kişilerden oluştuğunu anlattı ve «Haydi, hazır­lanıp kervanı karşılayın. Umarım ki, Allah size bununla yarar sağlayacak­tır. » buyurdu. Ashabdan kimi ağır, kimi hafif teçhizatla yola çıktılar. Hiç kimse büyük bir savaş olacağını tahmin etmemişti. Ebû Süfyân, baskına uğrayacaklarını vaktinde haber almış ve derhal Mekke’ye haber göndere­rek savaşa hazırlanmalarını emretmiş ve bir yandan da belli sınırı aşıp bas­kına uğramadan bütün imkânlarını kullanmıştı.

Mekkeʹye gönderilen haberci, vâdinin ortasında gömleğini yırtarak, başına, dizlerine vurarak Kureyş kabilesine şöyle seslenmişti: «Güzel ko­kular, nefis gıdalar, nadide kumaşlar yüklü develeriniz Muhammed ile ar­kadaşları tarafından yağma edilmek üzeredir! Yetişebileceğinizi pek ümit edemiyorum!. »

Başta Ebû Cehl olmak üzere Kureyş ileri gelenleri derhal harekete geçtiler. Ebû Leheb dışında lider durumunda olanların hepsi silahlandılar. Kendilerine göre güçlü bir ordu ile kervanı kurtarmak ve gerektiğinde Mu­hammed (A. S. ) ile kozlarını paylaşmak üzere Medine cihetine hareket et­tiler ve geceyi gündüze katarak Bedir yöresine yaklaştılar. Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz o sırada Zerfan veya Zekvân vâdisinde bulunuyordu. İki tarafın casusları saati saatına durumu tesbit edip gereken bilgiyi zama­nında ulaştırıyorlardı. Kervan ise epeyce uzaklaşmış durumda idi. Tam bu sırada Melek Cebrâil indi ve iki tâifeden birinin, yani ya kervanın, ya da Mekke’den gelen dokuzyüz küsur kişiye yakın bir ordunun Müslümanlara va’dedildiğini müjdeliyordu. Ne var ki, ashab-ı kirâm kervanı daha çok arzuluyordu. Durumu iyice değerlendiren Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz, asha­bıyla istişare etmeğe karar verdi. Çünkü daha önce Ansar ile yaptığı an­laşma ve biata göre, Medine’ye saldıran olursa, Ansar savaşacaktı. Me­dine dışında meydana gelecek savaşlar için bir söz verme yoktu.

Peygamber (A. S. ) Efendimiz bütün bu hususları dikkate alarak onla­ra sordu: «Kervanı mı takip etmek istersiniz, yoksa gelen Mekkelilerle sa­vaşmayı mı arzu edersiniz? » Bu soru üzerine Ebû Bekir (R. A. ) ile Ömer (R. A. ) ayağa kalkıp çok güzel sözler söylediler. Onlardan hemen sonra Mikdad b. Amr kalkıp, «Ey Allahʹın Resûlü! Allahʹın sana emrettiği şekil­de hareket et; biz seninle beraberiz. İsrâîloğullarıʹnın Musa Peygamberʹe, (Senle Rabbin gidin de düşmanla savaşın; biz burada oturacağız) dedik­leri gibi demiyoruz. Biz, Sen Rabbınla beraber (düşman ile) savaşın, biz de mutlaka beraberinizde (emrinizde) savaşacağız, diyoruz. Seni hak peygamber olarak gönderene and olsun ki, bizi Habeş ülkesine götürsen ge­liriz ve senin yanında yer alıp birlikte savaşırız. »

Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz bu sözlere çok memnun oldu ve hepsine hayır ile duâ ettikten sonra şöyle buyurdu: «Ey insanlar! görüşünüz ne­dir, onu söyleyin? » Bununla Ansarı kastediyordu. Çünkü onlar Akaba biatında şu sözü vermişlerdi: «Ey Allahʹın Peygamberi! bizim yurdumuza ge­linceye kadar sana yardımcı olamıyacağız; ama yurdumuza gelip yerleş­tiğinizde artık senin yardımındayız; kendi ailemizden savdığımız her kötü­lüğü senden savacağız. »

Cenâb-ı Peygamberʹin (A. S. ) bu tarihî seslenişini anlamakta gecikme­yen Ansar’ın ileri gelenlerinden Saʹd b. Muâz (R. A. ) şöyle söze başladı: «Vallahi sanırım ki, sen bizi kastediyorsun, ey Allah’ın Resûlü! » Peygam­ber de (A. S. ) «Evet, öyle.. » diyerek cevap verdi. Bunun üzerine Sa’d b. Muâz (R. A. ) dedi ki: «Biz sana inandık, seni tasdîk ettik; getirdiğin şeyin hak olduğuna şehadette bulunduk ve bunun üzerine seni dinleyip itaât edeceğimize kesin söz verdik. Artık dilediğin cihete hareket edebilirsin. Allahʹa yemin ederim ki, bize şu denizi gösterip dalacak olsan, biz de se­ninle birlikte dalarız. Bizden hiçbirimiz senden geriye kalmayız. Senin ve bizim düşmanlarımızla karşılaşmayı yadırgamıyoruz. Savaşta sabredece­ğiz; sadakatimizi göstereceğiz. Umarım ki, Allah bizim de, senin de göz­lerimizi aydınlatacak iyi sonuçları irâde eder. Artık Allah’ın bereketiyle ha­reket edebilirsin!. »

Bu çok samimi ve o nisbette duygulandırıcı, güven verici sözler kar­şısında Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz duygulandı ve: «Haydi hep birlikte Allahʹın bereketiyle yürüyün ve size müjde veriyorum; çünkü Allah iki tai­feden birini vermeyi bize vaʹdetti. Vallahi şu anda düşmanlarımızdan öl­dürülecek olanların düşecekleri yerleri görüyorum!. » buyurdu.

Hz. Ömer (R. A. )den yapılan sahîh rivâyete göre, şöyle demiştir: «Re­sûlüllâh (A. S. ) Efendimiz bir gün sonra Bedirʹde öldürülecek olan müşrik­lerin düşecekleri yerleri bize göstererek, şurası talanın, şurası talanın, bu­rası da talanın düşeceği yerdir, inşaallah.. buyurdu. Muhammedʹi (A. S. ) hak peygamber olarak gönderen kudrete yemin ederim ki, Resûlüllahʹın (A. S. ) gösterdiği yerlere (müşriklerin cansız cesetlerinin bir bir) düştüğünü gördük, hiçbir hatâ olmadı. Savaştan sonra Resûlüllahʹın (A. S. ) müşrikler­den öldürülenlere yaklaşıp şöyle seslendiğini işittim: «Allah ve Resûlünün vaʹdettiğinin hak olduğunu gördünüz mü? Çünkü ben, Allahʹın bana vaʹdet­tiğini hak olarak gördüm. »

Bunun üzerine sordum: «Ya Resûlellah! içinde ruhları bulunmayan cesetlere mi sesleniyorsun? » dedim. Buyurdu ki: «Benim söylediklerimi sizler onlardan daha iyi işitiyor değilsiniz. Ne var ki, onların cevap verme­ğe kudretleri yoktur. »

Yine bu konuda Hz. Ömer’in (R. A. ) şöyle dediği rivâyet edilmiştir: «Re­sûlüllâh (A. S. ) Efendimiz, Bedir savaşında müşriklere bakınca, sayılarının bine yaklaştığını, kendi ashabının ise üçyüz küsur olduğunu gördü. Kıble­ye yönelip ellerini kaldırarak şöyle niyazda bulundu: «Allahım! bana va’det­tiğini yerine getir. Allahım! bana va’dettiğini lütfet. Allahım! (yanımda bu­lunan) şu müslüman insanları yok edecek olursan, yeryüzünde sana ibâ­det edilmez olur. » Böylece Resûlüllâh o kadar duâ ve niyazda bulunup el­lerini yükseltti ki, sırtındaki hırkası yere düştü. Ebû Bekir (R. A. ) koşup hır­kayı alarak Efendimizʹin omuzlarına attı. Sonra da arkasında durup, «Ey Allahʹın Peygamberi! bizden yana Rabbına yönelip duâ etmen yeter; Rab­bin elbette sana olan va’dini yerine getirecektir», diyerek yardımcı olma­ya çalıştı. (Sahîh-i Müslim/cihad: 51- Tirmizî/tefsîr: 308- Ahmed: 1/30, 32) Bunun üzerine şu âyetin indiği rivâyet edilir: «Hani Rabbı­nızdan yalvarıp yardım bekliyordunuz; o da ben sizi ardarda bin melekle destekleyip yardım edeceğim, diye bildirmişti. »

MÜʹMİNLER O GÜN ÇETİN BİR SINAVDAN GEÇİRİLMİŞTİ

«Hak besbelli olup ortaya çıktıktan sonra bile seninle tartışıyorlar; sanki baka baka ölü­me sürükleniyormuş gibi oluyorlardı. »

Şamʹdan gelen ve İslâm aleyhine kullanılacak olan ticaret kervanını ele geçirmek için evlerinden çıkan ve düşünce bakımından yeterince sa­vaş hazırlığı içinde bulunmayan ashab-ı kirâm, birden çetin bir savaş du­rumuyla karşılaştılar. Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz işin nezaketini ve mü’minlerin büyük bir sınavdan geçirildiklerini çok iyi biliyordu. Allah yolun­da düşman ile savaşmak istemiyenler olursa, bu onlar için sınavı kaybet­mek demekti. Zaten dosdoğru inanmayanlarla hak uğrunda savaşa girmek hatalı olurdu. O nedenle Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz aldığı işâret üzerine ashabını, kervanı takip edip ele geçirmekle, Mekkeʹden gelen orduyla sa­vaşı başlatmak arasında serbest bıraktı. Ashabın, birkaç kişi dışında he­men hepsi aldıkları köklü imân, yüksek terbiye gereği toparlanarak Re­sûlüllahʹa (A. S. ) her hâl ü kârda uyacaklarını bildirdiler. Allahʹı, Resûlünü ve Âhiret saadetini, birkaç günlük dünya hayatına tercîh ettiler. Allah da onları bin melekle destekledi, morallerini yükseltip imânlarını artırdı. Müş­rikleri ise hezimete uğratıp hakkı ihkak, bâtılı ibtâl sünneti yerini buldu.

MÜʹMİNLER KENDİLERİNE DÜŞENİ YERİNE GETİRDİKLERİNDE ALLAHʹIN YARDIMI TECELLİ EDER

İman ve ona bağlı azim, beşer gücünün yettiği çizgiye ulaşmadıkça Allah’ın yardımı tecelli etmez. Bu, ezelde belirlenen bir hükümdür ki, şaş­madan hedefine doğru ilerler. Bedir savaşında, Resûlüllâh (A. S. ) Efendi­miz, Allahʹın bu ezelî hükmünü bildiği için, bütün imkânlarını harekete ge­çirmiş, gereken bütün tedbirlere başvurmuş ve öylece beşer imkânın eri­şebileceği çizgiye gelip dayanmıştı. Artık yapılacak başka bir şey yoktu. Allah’a güvenip dayanmak ve Allah düşmanlarıyla savaşmak, proğramın son halkasını oluşturuyordu.

O bakımdan İlâhî inâyet ve nusret müʹminlerden yana tecelli etmeye başladı; müşriklerin moralini bozan, müʹminlerin imân ve cesaretini artıran melekler insan sûretine temessül ederek müstesna görüntüler sergilediler.

ÂYETLER ARASINDA BAĞLANTI

Yukarıdaki âyetlerle, İslâmʹın artık Allah düşmanlarıyla savaşacak bir düzeye geldiği, bundan böyle müʹminlerin çok çetin sınavlardan geçirile­ceği, Bedir savaşının onun sadece bir halkasını teşkil ettiği belirtildi. Al­lah yolunda her türlü maddî ve mânevî imkânlarını ortaya koyan müʹminlere Allah’ın yardımının tecelli edeceğine işârette bulunuldu.

Aşağıdaki âyetler, meleklerin yardıma gönderildiği, ancak bunun kâ­firlerin cesaretini kırmaya, mü’minlerin morallerini yükseltmeğe yönelik bulunduğu, meleklerin silâh kullanmayacakları, adam öldürmeyecekleri kapalı bir anlatımla hatırlatılıyor. Böylece Allahʹa güvenip dayananların üs­tün geleceği müjdeleniyor.