MEÂLİ:
5- Kendilerine (okuyup amel etmeleri, kalp ve kafalarında taşımaları için) yükletilen Tevratʹı sonradan (onunla amel etmeyip) taşımayanların misâli, kitap taşıyan eşeğin misâline benzer. Allahʹın âyetlerini yalanlayan milletin misâli ne fena!. Allah, zâlim milleti doğru yola çıkarmaz.
6- De ki: Ey Yahudîler! Eğer siz cidden insanlardan ayrı olarak Allahʹın dostları ve yakınları bulunduğunuzu iddia ediyorsanız ve eğer doğru sözlülerden iseniz haydi ölümü temenni ediniz!.
7- Elleriyle (kazanıp) öne sürdükleri günah ve veballer sebebiyle ölümü asla temenni etmezler. Allah zâlimleri bilendir.
8- De ki: «(Şu korkup) kaçtığınız ölüm, mutlaka sizinle buluşacaktır. Sonra da ortada olanı da olmayanı da bilen (O Yüce Kudret)e döndürüleceksiniz; O da yapageldiklerinizi size bir bir haber verecektir. »
İLGİLİ HADÎS
«İbn Abbas (R. A. ) şöyle demiştir:
- Allah, Ebû Cehlʹe lânet etsin; o, «Eğer Muhammedʹi Kâbeʹnin yanında görürsem, Ona yaklaşıp ayağımı boynunun üzerine koyarak çiğnerim» demişti. Bunun üzerine Resûlüllâh (A. S. ) şöyle buyurdu: «Eğer o böyle bir fiile teşebbüs etseydi, melekler onu ayan-beyân tutup akkorlardı. Ve eğer Yahudiler ölümü temenni etselerdi, ölürler ve cehennem ateşindeki yerlerini görürlerdi. » (Buharî - Tirmizî - Nesâî)
ALLAHʹIN KİTABINI TAŞIYIP ONUNLA AMEL ETMİYENLER
«Kendilerine (okuyup amel etmeleri, kalp ve kafalarında taşımaları için) yükletilen Tevratʹı, sonradan (onunla amel etmeyip) taşımayanların misali, kitap taşıyan eşeğin misaline benzer.. »
Kendilerine Tevrat verilip onunla amel etmeleri emredilen Yahudiler, böylece İlâhî buyrukları imân ve amel düzeyinde taşımakla yükümlü kılındıkları halde onunla amel etmediler; birçok hükümlerini kendi arzuları doğrultusunda değiştirdiler. Son peygamber Hz. Muhammed’in (A. S. ) geleceğini ve birtakım vasıflarını haber veren belgeleri tahrif ettiler. Onların bu ölçüsüz ve bilgisiz hali, sırtında kocaman kitaplar taşıyan merkebin durumuna ne kadar benziyor! Çünkü kitap ne süs eşyasıdır, ne de rafta tozlanmaya bırakılan lüzumsuz bir şeydir. Okunup mefhumunca amel edilmek üzere indirilmiştir.
Yahudiler, hayatlarını fazîlet sathında nizama sokacak, dünyalarıyla âhiretleri arasında denge ve köprü oluşturacak, Musa Peygamber’den (A. S. ) sonra gönderilen bütün peygamberlere imân etmelerini açıkça beyân eden Tevrat’ı kendi dünyevî ihtirasları uğruna bir tarafa atıp, hem ona sâhip bulunduklarını iftihar ve gururla söylerler, hem de ondaki ahkâmla amel etmezler. Kur’ân-ı Kerîm böylesine çelişkili bir tutum ve davranışı kınayarak onları aptallıkla damgalıyor ve kitap taşıyan merkeple bir bakıma benzerlikleri bulunduğunu çarpıcı bir teşbîhle açıklıyor.
Sonra da böylesine çarpık bir tutumun zulüm, yani haksızlık olduğuna onların dikkatlerini çekiyor ve son kitaba imân edenlerin böylesine çok sakıncalı bir yola girmemelerini dolaylı şekilde bildirerek uyarıda bulunuyor.
Haksızlığı sanat edinen bir topluluk veya millet, şüphesiz ki akıl, zekâ ve diğer yeteneklerini imkân ve irâde sınırına ulaşacak anlamda kullanmadıkları için İlâhî hidâyetten kendilerini mahrûm bırakır. Bu da kişinin veya toplumun kendi kendilerine zulümde bulunmasından ve kötü örnek olmasından başka hiçbir fazîlet ışığı taşımaz!
Evet Allah’ın âyetlerini hiçe sayıp yalanlayan kavim ve milletin misali ne fena! Allah böylesine bir haksızlık ve ölçüsüzlükte ısrar eden bir milleti doğru yola eriştirmez. Öylesi hep başka milletlerin uydusu ve kölesi olur; öz kültürünü kaybetmiş şahsiyetsizlik çukurunda ömrünü tüketmeye yönelir.
ALLAHʹIN KOYDUĞU ÖLÇÜ VE TAKDİR DEĞİŞMEZ
Cenâb-ı Hak, kullarını doğru yola çıkarmak için birtakım şartlar koymuştur. Bunların başında, kulun doğru yolu bilip ona ulaşabilmek için elinden geldiğince çalışması ve bilenlerin irşadına kulak vermesi gelir. Özellikle Allah’ın insanlara en son mesajı ve geniş rahmeti olan Hz. Muhammed’i (A. S. ) ve Kur’ân’ı anlayıp dinlemesi gereklidir. Buna, kulun kendi idrâk ve irâdesiyle erişebileceği «hidâyet sınırı» denir. Kul bu sınıra gelince Cenâb-ı Hakk’ın sünnetullah gereği onu doğru yola eriştirmesi beklenir ve mukadderdir.
YAHUDİLERİN KURU İDDİÂ VE İNATLARI
«De ki: Ey Yahudileri Eğer siz cidden insanlardan ayrı olarak Allahʹın dostları ve yakınları bulunduğunuzu iddia ediyorsanız ve eğer doğru sözlülerden iseniz haydi ölümü temenni ediniz! »
Allahʹın indirdiği hükümlerle amel etmedikleri bir yana, bir de Tevrat’ın bazı âyet ve belgelerini kendi çıkarları uğruna değiştirdikleri halde, Allah’ı kendilerine has millî bir ilâh saymaları ve O’nun tek dostları ve yakınları bulunduklarını söylemeleri üzerine, Cenâb-ı Hak altıncı âyetle onlara bir öneride bulunmakta ve böylece onları çetin bir sınavdan daha geçirmeyi murad etmektedir. Zira Allah’ın gerçek anlamda dostluğunu, sevgi ve yakınlığını kazanan bahtiyarlar, âşık oldukları mahbublarına bir an önce kavuşmayı temenni ederler. Öyle ki, bu düzeye gelen mü’minler, gerektiğinde her şeylerini Mevlâları uğruna feda etmekten çekinmezler. İsa Peygamber’e imân eden Havarilerin çoğu, Hz. Muhammedʹe (A. S. ) ilk imân eden Ashab-ı Kirâmın hemen hepsi böylesine bir ferağat-i nefis içinde bulunuyorlardı.
O halde Yahudiler iddialarında doğru iseler ölmeyi temenni etsinler bir görelim. Nerede?. Geleceklerini karanlığa boğup kendileriyle Cenâb-ı Hak arasına bir sürü günah ve vebal, zulüm ve haksızlık perdelerini engel olarak koymuşlardır. Dünyayı tek amaç ve hedef seçtikleri için de hiçbir zaman ölmek istemezler. Dünya onların cennetidir. O bakımdan bu cennetten asla ayrılmak niyetinde değillerdir.
İşte böyle bir İlâhî sınav, ciddi, samimi olmayıp aksine zulmü huy edinen bir kavim veya milletin gerçek rengini ortaya çıkartmaktadır. Cenâb-ı Hak elbette zâlimleri, yalancı ve maddecileri çok iyi bilir.
ÖLÜM DEĞİŞMEYEN KANUNLARDAN BİRİDİR
«De ki: (Şu korkup) kaçtığınız ölüm, mutlaka sizinle buluşacaktır.. »
Kâinat plânında yer alan her şey, hilkatinin bağlı bulunduğu hikmet ve gaye doğrultusunda varlığını ve hizmetini sürdürür. Canlılar için konulan ölüm kanunu da bu plânın gereğidir. Tababet ne kadar ilerlerse ilerlesin ölümsüz bir hayat gerçekleştirmesi mümkün değildir. Belirli bir yaştan sonra her canlının bütün organlarında gerileme başlar. Vücudun madde ve enerji alış-verişi yetersiz hale gelir. Organizma artık benzerlerini üretemez olur. Böylece bir gün her şey durur ve ölüm olayı gerçekleşir.
İşte bu, canlının mayasına zerk edilmiş ve plânda çizgisini almış bir kanundur ki değişmesi söz konusu değildir. Ne var ki hayat tatlıdır, kimse ölmek istemez. Ama ölüm iki hayatın dengesi ve hikmetinin anlaşılması için son derece lüzumludur. Zira bu olay önce hayatın değerini ortaya koyar; sonra da ikinci hayatın hem lüzumunu belirler, hem de onun şartlarına uygun yeni bir bedenin oluşmasına yol açar.. Aynı zamanda kimsenin Allah ile yarışamıyacağını, bütün güçlerin Oʹnun kudreti karşısında silinmeye mahkûm bulunduğunu kalp ve kafalara en tesirli şekilde işler.
O halde fâni hayatla ebedî hayatın birbirini tamamladığını, biri olmayınca diğerinin hikmetsiz ve anlamsız kalacağını bilen ve inanan kişiler ölümü bu bütünün kopmaz parçası olarak görür ve ondan endişe duymazlar ve ancak ona ve ötesine hazırlanmak için peygamber talimatına göre gereken mesaiyi sarfederler.
Bunların hilâfına hayatı madde ve bazı iç arzuların yerine getirilmesinden ibaret sayıp ölümü bütünüyle silinip yok olma şeklinde kabul edenler ise, hem ölümden çok korkarlar, hem de ona ve ötesine hiçbir hazırIıkta bulunmazlar. Ölmemek için durmadan çareler ararlar, fakat ilâhî kanunu hiçbir şey durduramaz, sonunda ona mağlup olurlar.
Sekizinci âyetle böylesine yanlış ve ters bir anlayış ve inanışa sâhip olan Yahudîler misâl veriliyor.
Hz. Muhammed’in (A. S. ) ilâhî müfredat ve proğramla düzenlenmiş yüce meclisinde yetişen talebeye hayatın, ölümün ve ötesinin mana ve hikmeti öğretildiğinden ve kalplerinin buna iyice yatışması sağlandığından, onlar yeri gelince ölümü küçümseyip bir bakıma hiçe saymışlardır. Aynı zamanda insan hayatını bir baştan bir başa düzenleyen Kur’ânʹı mushaf olarak rafta süs eşyası bulundurmak yerine onu kalp ve kafalarında taşımış ve gereğince amel etmişlerdir.
SONUÇ ALLAHʹA DÖNÜŞTÜR
«Sonra da ortada olanı da, olmayanı da bilen (O Yüce Kudret)e döndürüleceksiniz. O da yapageldiklerinizi size bir bir haber verecektir. »
Varlıkta bilinen ve bilinmeyen her şey Cenâb-ı Hakkʹın kudretinin eseri ve tezahürüdür ve her şey vakti saati gelince yine hazırlanan ezelî proğram gereğince O yüce kudrete döner. Zira ne Oʹnun kudretinin ötesinde ve üstünde bir kudret vardır, ne de O’nun kudretinin kapsadığı İlâhî mülkün ötesinde başka bir mülk söz konusudur.
İnsan maddeyle ruhun birleşmesiyle vücut bulmuştur. Bunların birbirinden ayrılmasıyla bedeni toprağa, ruhu yüce âleme döner. Böylece yolculuğun dördüncü konağına varılmış olur. Kıyâmet kopuncaya kadar ruhlar bu konakta bekler ve sonra beşinci konak olan mahşer alanına getirilirler. Ancak bu getirilişleri dünyada bir süre birarada kaldıkları bedenleriyle gerçekleşir. Açık ve gizli her şeyi bilen Allah’ın hükmü o konakta beklenir. Sonra da yolculuğun son durağı olan Cennet veya Cehennem’e sevk edilme başlar. Sekizinci âyetin son kısmı bu hususa işâretle düşündürücü anlamda bir özet vermektedir.
Yahudi isminin sebep ve menşei:
Altıncı âyette, «Ey Yahudîler! » diye meâlini verdiğimiz «Ya eyyüheʹllezîne hâdû» cümlesinde bir incelik ve hatırlatma söz konusudur. Şöyle ki: «Yahudi» ismi, Yakup Peygamberin oğlu Yahuda’ya nisbetle sonradan İsrâil oğullarıʹnın bir zümresine ad olarak konulmuştur. Yahudilerin diğer zümresi birtakım savaş ve istilâlarda yok edildiğinden, Yahuda soyundan gelenler yaşama şansına sahip olmuşlar ve buna nişane olarak «İsrail oğulları» ismindense, Yahuda’ya nisbet edilmeyi uygun görmüşler. O bakımdan Kur’ân-ı Kerîm’in 43 yerinde onların ilk ismi olan «İsrâil Oğulları» diye anılırken, sonradan edindikleri Yahudi ismi dokuz yerde anılmaktadır. Böylece yukarıdaki cümlenin en açık meâli şöyle olabilir: «Ey kendilerini Yahudi ismiyle adlandıranlar! »
ÂYETLER ARASINDA BAĞLANTI
Yukarıdaki âyetlerle, Tevratʹın hükümleriyle amel etmiyen İsrâil oğulları üzerinde duruldu ve birtakım aydınlatıcı bilgiler verildi.
Aşağıdaki âyetlerle, cuma namazının farz olduğu belirtilerek, ezan okununca artık alım-satımın ve diğer işlerde bulunmanın haram olduğuna dikkat çekiliyor. Namazdan sonra yeni bir ruh, yeni bir enerjiyle yeniden hayatı kazanmaya yönelmemiz tavsiye ediliyor. Sonra da hutbeyi dinlemenin lüzumu üzerinde duruluyor.