Al-i İmran Suresi 45-48. Ayet — Tefsir

Ayet sayfasına git →

اِذْ قَالَتِ الْمَلٰٓئِكَةُ يَامَرْيَمُ اِنَّ اللّٰهَ يُبَشِّرُكِ بِكَلِمَةٍ مِنْهُ اِسْمُهُ الْمَسِيحُ عِيسَى ابْنُ مَرْيَمَ وَجِيهًا فِي الدُّنْيَا وَالْاٰخِرَةِ وَمِنَ الْمُقَرَّبِينَ وَيُكَلِّمُ النَّاسَ فِي الْمَهْدِ وَكَهْلًا وَمِنَ الصَّالِحِينَ قَالَتْ رَبِّ اَنّٰى يَكُونُ لِي وَلَدٌ وَلَمْ يَمْسَسْنِي بَشَرٌ قَالَ كَذٰلِكِ اللّٰهُ يَخْلُقُ مَا يَشَاءُ اِذَا قَضٰٓى اَمْرًا فَاِنَّمَا يَقُولُ لَهُ كُنْ فَيَكُونُ وَيُعَلِّمُهُ الْكِتَابَ وَالْحِكْمَةَ وَالتَّوْرٰيةَ وَالْاِنْجِيلَ

48.

Hani melekler şöyle demişti: "Ey Meryem! Allah, seni kendi tarafından bir kelime ile müjdeliyor ki, adı Meryem oğlu İsa Mesih'tir. Dünyada da, ahirette de itibarlı ve Allah'a çok yakın olanlardandır."

Diyanet İşleri

46.

"O, beşikte de, yetişkin çağında da insanlarla konuşacak, salihlerden olacaktır."

47.

(Meryem), "Ey Rabbim! Bana bir beşer dokunmamışken benim nasıl çocuğum olur?" dedi. Allah, "Öyle ama, Allah dilediğini yaratır. O, bir şeyin olmasını dilediğinde ona sadece "ol" der, o da hemen oluverir" dedi.

48.

Ve Allah ona kitabı, hikmeti, Tevrat ve İncil'i öğretecek.

Celal Yıldırım (İlmin Işığında Asrın Kur'an Tefsiri)

%100

MEÂLİ:

45- Melekler bir de şöyle demişlerdi: «Ey Meryem! Allah seni ken­dinden gelen bir kelimeyle müjdeliyor ki ismi Meryem oğlu Mesîh İsâ’dır; dünya ve âhirette şerefli ve itibarlıdır; ayni zamanda Allahʹa çok yakın­lardandır.

46- Beşikte de, yetişkin çağında da insanlara konuşacaktır ve O iyilerden, yararlılardandır.

47- (Bunun üzerine) Meryem dedi ki: «Ey Rabbim! bana bir insan dokunmamışken nasıl çocuğum olabilir?! » Ona denildiki: Öyle ama, Al­lah dilediğini yaratır, bir şeyin olmasını dilediğinde ona sadece «Ol! » der, o da oluverir.

48- Allah ona kitab (okuma yazmay)ı, hikmeti ve Tevrat ile İncilʹi öğretir.

İLGİLİ HADÎSLER

«Yeni doğan çocuklardan ancak İsâ ile Sahib Cüreyc konuşmuş­tur. » (İbn Ebî Hâtim - İbn Kesîr: Muhammed bin İshak’dan Not: Sahib Cüreyc hakkında bilgi için Kurtubî Tefsirine bak..)

«Beşikte ancak üç çocuk konuşmuştur: İsâ, Cüreyc zamanında bir çocuk ve bir de başka bir çocuk... » (İbn Ebî Hâtim: Ebû Hüreyre (R. A. )den)

BAKİRE BİR KIZIN DOĞURMASI

«Şüphesiz ki, Allah seni kendinden gelen bir kelime ile müjdeliyor... »

Doğuştan bir kısım özellikleri kendinde taşıyan Hz. Meryemʹin bir erkekle cinsel yaklaşmada bulunmaksızın gebe kalması ve İsaʹyı doğurması büyük mucizelerden biridir. Ne var ki bakire bir kızın böyle bir mu’cizeye yavaş yavaş alışması, ruhî bir yaklaşım içinde bulunması gerekir. İşte Kurʹân’da sözü edilen olayın bu ölçü doğrultusunda İlâhî metodun mü­kemmel uygulamasıyla geçirdiği safhalar sıralanıyor; diğer bir deyimle, pedagojik bir yol izlenerek basamak basamak sonuca varılıyor:

1. Meryem önce mâbede adanıyor ve böylece küçük yaştan itibaren ruhanî bir havaya adapte ediliyor.

2. Zekeriyya Peygamberin terbiyesine veriliyor; insan ruhunu gelişti­ren, Allah ile kulları arasındaki nefs ve şeytan engelini kaldırmakta bilgili ve başarılı olan bir peygamberin sistemli ilgi ve eğitimi onu olgunlaştırı­yor.

3. Çevresindeki mü’minlerden yakın sevgi ve ilgi görmesi, hergün meleğin ilhamıyla yeni yeni bilgiler edinmesi, onu Allah’a daha çok bağ­lıyor; mânevî yapısı meleğin ilhamıyla köklü bir güç ve sabra dayalı bir azim kazandırıyor.

4. Kendi çağındaki kadınlardan seçilip süzülüyor, iç temizliğine, gö­nül sofasına eriyor.

5. Günlük, haftalık ibâdetine devam etmesi; Allah’a rükû’ edenlerle beraber rükû’ etmesi çevresiyle dinî yönden daha iyi kaynaşmasını sağ­lıyor.

Böylece kademeli biçimde tecelli eden ve Meryem’in ruhunu, kalbi­ni, dimağını, İsâʹyı babasız doğurmaya hazırlayan İlâhî metot bu yolda sürüp gidiyor.

Yukarıdaki âyetle, bilhassa sözü edilen Kelime (İsâ)nın ortaya çıkı­şından, özelliklerinden ve nasıl bir görev yüklendiğinden söz ediliyor.

AMA NİÇİN BABASIZ?

«Meryem dedi ki: Ey Rab­bim! bana bir insan dokunmamışken nasıl çocuğum olabilir? »

Bunun birçok nedeni ve de hikmeti vardır. İdrâkimizin erişebildiği ka­darını sıralamamızda yarar görüyoruz:

a) Musâ Peygamberin vefatından sonra İsrâiloğulları yavaş yavaş âhireti unutup kendilerini dünya saltanatının cazibesine kaptırdılar. Böy­lece dünya ile âhireti paralel yürütmedeki denge iyice bozuldu. Beden ile ruh arasındaki bağlar hayli zayıfladı. Madde ön plâna alındı. Başka mil­letlere köle nazarıyla bakıldı. Yahudi tekelciliği altın ve tefecilikle kayna­şıp bütünleşti. Bu dengeyi sağlıyacak, onları tekrar eski ruhlarına döndü­recek bir mürşide büyük ihtiyaç vardı. Ama o mürşidin ruhî yapısı çok güçlü olacak, dünyaya sırtını çevirip yüzü âhirete yönelik bulunacaktı.

b) Musâ Peygamberin gösterdiği mu’cizeleri zaman zaman hatırla­yan İsrâiloğulları’na günün gelişen şartlarına uygun, dikkatleri daha çok çekecek anlamda birkaç muʹcize gösterecek bir resûl bekleniyordu.

c) Birçok milletlerin maddeye tapmasını önleyecek, hiç olmazsa ara­da tampon olacak, aynı zamanda İlâhî kudreti yansıtacak bir kurtarıcının çıkması gerekiyordu.

d) İnsanın sadece et, kan ve kemikten ibaret olmadığını, onu insan yapan faktörün daha çok ruhî yapısı bulunduğunu, inanmıyanlara açık bir âyet, inandırıcı bir belge ile kanıtlayıp sunacak bir peygambere lüzum vardı.

İşte Kur’ân’da bu hikmetlerin tümü bir cümlede özetlenerek denili­yor ki: «Onu (İsa’yı) insanlara (kudretimizin yüceliğine delâlet eden müs­tesnâ) bir belge ve bizden bir rahmet olarak sunacağız. » (Meryem sûresi: 21)

Bunun için diyebiliriz ki, İsâ’nın babasız dünyaya gelmesi, insan ru­hunun hem varlığını, hem kudret ve yüceliğini ortaya koymuştur. Bunun ikinci bir yararı, Meryem’i kötü sanılardan, iftira ve küçültücü sözlerden korumak, onun iffetli, tertemiz bir bakire olduğunu isbat etmektir.

Böyle bir doğumun bilinen kanunlarla bağdaşmaması:

Mu’cize, âdet perdesini yırtıp geçen, bilinen kanunlar dışında cereyan eden bir olay demektir. Ayrıca bir şeyin kendi türünde ilk başlangıç olmasıda bir mu’cizedir. Onun yaratılmasında da bilinen kanunlar câri değildir. O halde varlıkta ilk yaratılan ve türüne başlangıç teşkil eden şeylerin ya­ratılmasında kevnî (var olma) sebeplerin ve biyolojik ölçülerin yeri yok­tur. Âdem Peygamber -ilk insan olarak- belirtilen kanun ve ölçülerin dı­şında, bizim henüz bilmediğimiz kanunlarla yaratılmıştır ki bu, insanların alışageldiği, tesbit edip eriştiği kanunlardan çok başkadır.

İsâ, kendi türünde ilk yaratılan bir başlangıç değildir, ama başlangıca benzer olduğunu inanmıyanlara göstermek ve inananların da inancını artırmak için bir örnek olarak sunulmuştur. Bu bakımdan İsâʹya «Ayetün minellah = Allahʹtan bir âyet, bir muʹcize» denilmiştir.

Bütün bu olağanüstü safhalara rağmen İsâ Peygamber başarılı olmuş mudur?

İsâ Peygamberin ilk teblîğ hareketi ve mücadele devresi başarısız gibi görünüyorsa da son peygamberin dünyaya gelmesine kadar geçen altı asır içinde Onun başarısının feyizli ürünleri dünyanın birçok ülke­lerinde kendini yer yer hissettirmiştir. En azından Yahudilerin kendilerini Allah’ın has ve seçkin kulları, diğer insanların köle ve hizmetçi yaratıl­dığı iddiasını kökünden yıkmıştır. Bir nice kabile ve milletlerin puta tap­malarına engel olmuş, Allahʹa uzanan yolun görünmesini sağlamıştır.

İNSAN VE TABİİ KANUNLAR

«İnsan, kâinatın bir parçasıdır. Fizik-kimya kanunları dış âlemimizde olduğu kadar dokularımızın ve ruh hallerimizin iç âleminde de câridir. »

«O halde özel biçimde organize edilen insan vücudu, varlık âleminin geri kalan kısmında câri olan kanunlara tabiʹdir. » (İnsanlar Uyanın / Alexis CARREL)

Varlık âleminde bizim fizik ve kimya yoluyla tesbit edebildiğimiz ka­nunların şaşmadan belli ölçülere göre sürüp gittiğini görüyoruz. Bir pro­toplazma damlasını, bir gen harikasını buna örnek verebiliriz. Biri hayat denen kudretin tohumunu taşımakta, diğeri ataların özelliklerini kuşaktan kuşağa aktarmaktadır. Bu küçük varlığın içinde bütün bu özelliklerin çok ölçülü yer alması akıllara durgunluk verecek niteliktedir. Biyolojinin ge­lişmesiyle canlılar ve özellikle insan hakkında birçok bilgiler edindik. Ne­tice şunu anladık ki, hiçbir olay kendiliğinden meydana gelmiyor, kâinat­ta câri kanunlara göre oluşuyor, çözülüp dağılıyor.

Sonra düşündük: Kâinatta câri olan bu kanunları koyan ve onları belli bir düzene bağlayan kimdir? Herhalde dilsiz, kör ve sağır dağlar, du­mansız denizler değildir. Bunun cevabı tektir ve kesindir: Allah...

O halde varlık âleminin belli kanunlarla şaşmadan hedefine doğru gitmesi ve olaylar zincirinde belli illet ve sebeplerin rol oynaması, mutlak anlamda bir kudretin habercisidir.

Peki ama bu sonsuz kudret, bilinen her şeyi düzenledikten ve her olayı belli bir illete bağladıktan sonra hiçbir şeye artık dokunmayacağını mı söyledi? Yoksa dilediği zaman illet ve sebepleri kaldıracağını mı haber verdi? Kurʹân bize Allah’ın bu ikinci yolda kudretini zaman zaman ortaya koyarak -bizce bilinen illeti ibtal ederek- bizim bilmediğimiz başka bir ka­nunla mu’cize doğuracağını bildiriyor.

Akıllara durgunluk veren bu mükemmel düzeni, ilgili bulunduğu ka­nun ve sebepler zinciriyle bizim anlayışımıza uygun gelecek ve aklımızın kabul edebileceği ölçü ve anlamda yaratan Allah’ın başka bir kanunla kudretini ortaya koyup bizce olağanüstü sayılan bir olayı yaratması red ya da inkâr edilebilir mi? Bunu inkâr edebilmemiz için kâinattaki düze­nin ve câri olan kanunların kendiliğinden meydana geldiğini kabul etme­miz gerekir. Bu durumda akıl ve mantığımız bizi tekrar düşünmeye sevkeder ve bu kadar mükemmel bir düzen ve düzenin bağlı bulunduğu kanun­lar kendiliğinden meydana gelmişse, o halde olağanüstü saydığımız veya mu’cize dediğimiz olay neden kendiliğinden meydana gelmesin? Fakat bu kadar tesadüflerin bir dizi halinde birbirini izleyip en büyük mimarların çizemediği ve benzerine yaklaşamadığı plânı oluşturması mümkün mü­dür? Bunun kesin cevabı: Hayır...

Sonuç olarak, bütün bunların tesadüflerle oluşup meydana gelmesi mümkün değildir. Bir düzenleyen, çok ölçülü bir plânlayan ve plânını ku­sursuz yürüten vardır. O halde bu son derece mükemmel düzenleyici, plân­layıp ortaya koyucu kudret, bizim bilmediğimiz fizik ötesi kanunlarla ola­ğanüstü sayılan bir takım olaylar meydana koyup kudretinin üstünlüğünü belgeliyebilir.

Melek Cebrâil’in Hz. Meryem’e görünüp ruhanî anlamda bir nefes sunması da bir kanundur, ama bizim alışageldiğimiz cinsten değildir, me­tafizikle ilgilidir; aklımızın alamıyacağı niteliktedir; «Ol! » emriyle ilgilidir.

İSÂ’NIN BEŞİKTE İKEN KONUŞMASI

«Beşikte de, yetişkin çağında da insanlara konuşacaktır.... »

Bu hem olağanüstü bir mu’cize, ya da keramettir; hem annesinin if­fet ve namusuna leke sürmek isteyenlere en güzel cevaptır. Beşikteki bir çocuğun konuşması, doğum olayının da bilinen ölçü ve anlamda oluşma­dığını isbatlamakta; melek Cibrîlʹin en güçlü bir ruh olduğunu düşünürsek, o gücün kendine has kanunla ortaya koyduğu bir sonucu özellikle inanmıyanlara bütün açıklığıyla sergilemektedir.

İsâ Peygamberin anasının adıyla birlikte anılması:

Kurʹânʹda gerek konumuzu oluşturan âyette, gerekse Meryem sûre­siyle diğer sûrelerde İsâ’dan söz edilirken daha çok «Meryem oğlu İsâ Mesîh» denilmektedir. Bunun nedeni açıktır:

İsâ Peygamberi de bir kadın doğurmuştur; o Allah’ın oğlu değil, kulu ve peygamberidir, gerçeğini işlemek; aksini iddia edenleri reddetmek için­dir. Nitekim İsâ daha yeni dünyaya gözlerini açmıştı ki, kavmi Meryem’e, utanılacak bir şey yaptın, demişti. O da çocuğu göstererek, bu size cevap verecek, diyerek işarette bulunmuştu. «Biz beşikteki çocukla nasıl konu­şabiliriz? » deyince, İsâ onlara şöyle konuşmuştu: «Doğrusu ben Allah’ın kuluyum. Bana kitap verdi ve beni peygamber yaptı. Nerede olursam ola­yım beni mübarek kıldı. Yaşadığım müddetçe namaz kılmamı, zekât ver­memi ve anneme iyi davranmamı emretti.... » İsâ’nın beşikte iken bile ken­disini Allah’ın kulu olarak tanıtması, elbetteki çok anlamlıdır.

İNCİLʹDE BU OLAY

İncil’de de Melek Cibrîl’in Meryemʹe geldiği anlatılmakta ve olay Kur’ânʹın haber verdiğine yakın biçimde işlenmektedir. Önce şunu söyli­yelim ki: Tevrat, İncil ve Kur’ân üçü de Allah’tan gönderilme kutsal kitap­lardır. Tevrat ile İncil yer yer, kısım kısım bazı değişkiliklere uğramışsa da yer yer İlâhî belgeleri yansıtmakta ve Kur’ân ile birleşmektedir. Bu, hepsinin kaynağının bir olduğunu, aynı bahçenin değişik renkte gülleri bu­lunduğunu isbatlamaktadır. Ne var ki, bir sonrakinin gelmesiyle bir önce­ki yürürlükten kaldırılmıştır.

«Altıncı ayında, Allah tarafından Cebrâîl Melek, Galile’de Nâsıra de­nilen şehre, Dâvud evinden Yusuf adındaki adama nişanlı olan bir kıza gönderildi; kızın adı Meryem idi. Melek onun yanına girip dedi: Selâm, ey ni’mete eren kız! Rab seninledir. Ve Meryem bu sözlerden çok şaşırarak: Bu nasıl selâmdır? diye düşünüyordu. Melek ona dedi: Korkma, Meryem! çünkü Allah önünde inâyet buldun. Ve işte gebe kalıp bir oğlan doğura­caksın ve adını İsâ koyacaksın. O büyük olacak, ona Yüce Allahʹın oğlu (sevgilisi) denecek »

«Meryem de meleğe dedi: Bu nasıl olacak? Çünkü ben er bilmem. Melek cevap verip ona dedi: Ruhulküdus senin üzerine gelecek, yüce olanın kudreti üstüne gölge salacak» (İncil/LUKA: 1/26-36)

YORUMLAR - RİVAYETLER

Mesih:

a) İbrânice olup aslı « M e ş î h »tir. (İbrahim Nahaî ve Ebû Ubeyd’e göre)

b) Yakın dost, (İbn Fâris’e göre)

c) Üzerinde nakış ve motifler bulunmayan düz altın para, (İbn Fâris’e göre)

d) Kutsal yağ sürülen kimse, (Meragîy’e göre)

e) Cibrîlʹin kutsal nefesine mazhar olan, (Elmalı Hamdi’ye göre)

f) Çok seyahat eden, gezip dolaşan kimse, (İbn Kesîr’e göre)

g) Eliyle dokunup meshettiği hasta ve dertlilere şifâ veren, (İbn Kesîr’e göre)

h) Çok güzel biçimde yaratılan.. (Ebû Haysem’e göre. (Kurtubî))

Vecîh:

a) Şerefli, kadri yüce kişi, (Kurtubî)

b) Allah katında övülmeye lâyık, yüksek yeri olan peygamber, (İbn Kesir)

c) Yüce makam ve üstün şeref sâhibi, (Mefatihü’l-Gayb)

d) Cömert, âlicenap, centilmen, itibarlı kişi. (Mefatihüʹl-gayb)

K e h I:

a) Çocuklukla yaşlılık arasındaki yaşta bulunan erkek,

b) 25-45 yaş arasında olan adam.

c) 20-35 yaş arasında olan adam. (Kurtubî - Alûsî - Lübabüʹt-Teʹvîl)

ÂYETLER ARASINDA BAĞLANTI

Geçen âyetlerle İsa Peygamberin Meryem’den doğma bir peygamber olduğu, hem dünyada, hem âhirette şerefli sayıldığı, beşikte iken bile in­sanlara konuştuğu açıklandı.

Aşağıdaki âyetlerle İsâ’nın İsrâiloğullarıʹna gönderildiği, peygamber­liğini ve çok güçlü bir ruh taşıdığını kanıtlamak için birkaç önemli mu’ci­ze gösterdiği anlatılıyor.