Zuhruf Suresi 46-56. Ayet — Tefsir

Ayet sayfasına git →

وَلَقَدْ اَرْسَلْنَا مُوسٰى بِاٰيَاتِنَٓا اِلٰى فِرْعَوْنَ وَمَلَا۬ئِهِ فَقَالَ اِنِّي رَسُولُ رَبِّ الْعَالَمِينَ فَلَمَّا جَاءَهُمْ بِاٰيَاتِنَٓا اِذَا هُمْ مِنْهَا يَضْحَكُونَ وَمَا نُرِيهِمْ مِنْ اٰيَةٍ اِلَّا هِيَ اَكْبَرُ مِنْ اُخْتِهَا وَاَخَذْنَاهُمْ بِالْعَذَابِ لَعَلَّهُمْ يَرْجِعُونَ وَقَالُوا يَااَيُّهَ السَّاحِرُ ادْعُ لَنَا رَبَّكَ بِمَا عَهِدَ عِنْدَكَ اِنَّنَا لَمُهْتَدُونَ فَلَمَّا كَشَفْنَا عَنْهُمُ الْعَذَابَ اِذَا هُمْ يَنْكُثُونَ وَنَادٰى فِرْعَوْنُ فِي قَوْمِهِ قَالَ يَاقَوْمِ اَلَيْسَ لِي مُلْكُ مِصْرَ وَهٰذِهِ الْاَنْهَارُ تَجْرِي مِنْ تَحْتِي اَفَلَا تُبْصِرُونَ اَمْ اَنَا۬ خَيْرٌ مِنْ هٰذَا الَّذِي هُوَ مَهِينٌ وَلَا يَكَادُ يُبِينُ فَلَوْلَا اُلْقِيَ عَلَيْهِ اَسْوِرَةٌ مِنْ ذَهَبٍ اَوْ جَاءَ مَعَهُ الْمَلٰٓئِكَةُ مُقْتَرِنِينَ فَاسْتَخَفَّ قَوْمَهُ فَاَطَاعُوهُ اِنَّهُمْ كَانُوا قَوْمًا فَاسِقِينَ فَلَمَّا اٰسَفُونَا انْتَقَمْنَا مِنْهُمْ فَاَغْرَقْنَاهُمْ اَجْمَعِينَ فَجَعَلْنَاهُمْ سَلَفًا وَمَثَلًا لِلْاٰخِرِينَ

47.

Andolsun, biz Musa'yı mucizelerimizle Firavun'a ve ileri gelen adamlarına göndermiştik de o, "Şüphesiz ben alemlerin Rabbinin elçisiyim" demişti.

Diyanet İşleri

47.

(Musa) mucizelerimizi kendilerine getirince, bir de bakmışsın, o mucizelere gülüyorlar!

48.

Onlara gösterdiğimiz her bir mucize önceki benzerinden daha büyüktü. Doğru yola dönsünler diye, onları azaba uğrattık.

49.

(Onlar azabı görünce) "Ey büyücü! Sana verdiği söze dayanarak, bizim için Rabbine dua et. Çünkü biz artık doğru yola gireceğiz" dediler.

50.

Fakat biz onlardan azabı kaldırınca bir de bakmışsın sözlerinden dönüyorlar.

51.

Firavun, kavmine seslenerek dedi ki: "Ey kavmim! Mısır hükümdarlığı benim değil mi? Şu nehirler de benim altımdan akıyor (değil mi?) Hala görmüyor musunuz?"

52.

"Yoksa ben, şu zavallı, nerede ise maksadını anlatamayacak durumda olan bu adamdan daha hayırlı değil miyim?"

53.

"(Eğer doğru söylüyorsa) ona altın bilezikler atılmalı, yahut onunla beraber bulunmak üzere melekler gelmeli değil miydi?"

54.

Firavun, kavmini küçük düşürdü (ezdi). Onlar da kendisine itaat ettiler. Çünkü onlar yoldan çıkmış bir toplumdu.

55.

Onlar bizi bu şekilde öfkelendirince biz de onlardan öç aldık, hepsini suda boğduk.

56.

Onları, sonradan gelecek inkarcılara, geçmiş bir ibret ve bir örnek kıldık.

Celal Yıldırım (İlmin Işığında Asrın Kur'an Tefsiri)

%100

MEÂLİ:

46- And olsun ki biz, Musa’yı açık belge ve mu’cizelerle Firʹavn’a ve ileri gelen yandaşlarına peygamber olarak gönderdik. (O da onlara: ) «Şüphesiz ki ben, âlemlerin Rabbı’nın peygamberiyim ve elçisiyim» dedi.

47- Ne vakit ki o, onlara mu’cizelerimizle geldi, onlar birdenbire (işi alaya alıp) buna gülüverdiler.

48- Onlara hiçbir âyet (belge ve muʹcize) göstermedik ki, diğerinden daha büyük olmasın. Belki dönerler diye onları azâp ile yakalayıverdik.

49- Böyle iken, «Ey sihirbaz büyücü! Sana verdiği sözü gereği, Rab­bına bizim için duâ edip yalvar, bizler herhalde doğru yola geleceğiz» de­diler.

50- Kendilerinden o azâbı kaldırdığımızda, birden verdikleri sözü boz­dular (yerine getirmediler).

51- Firʹavn kendi milleti arasında şöyle seslendi: «Ey Milletim! Mısır mülkü ve krallığı benim değil midir? Şu ırmaklar benim altımdan akmıyor mu? Görmüyor musunuz?

52- Yoksa ben, şu zavallı ve neredeyse açık şekilde meramını anlatamıyan kimseden daha hayırlı değil miyim?

53- (Eğer doğru sözlü ise) üzerine altından bilezikler atılmalı veya beraberinde melekler yer alıp gelmeli değil miydi? » dedi.

54- Böylece o, kendi milletini hafife aldı (da aldatıcı sözler söyledi). Bu sebeple ona itaât ettiler. Şüphesiz ki onlar hakkın yolundan çıkmış ah­lâksız bir milletti.

55- Ne vakit ki, bizi öfkelendirip gazabımızı çektiler, kendilerinden intikam aldık da böylece hepsini (Kızıldenizʹde) boğduk.

56- Onları sonra gelecekler için geçmiş bir ibret ve misâl yaptık.

HER PEYGAMBER HAKKI TEBLÎĞ, BATILI GİDERMEK ÜZERE GÖNDERİLMİŞTİR.

«And ol­sun ki biz, Musa’yı açık belge ve muʹcizelerle Firʹavnʹa ve ileri gelen yan­daşlarına peygamber olarak gönderdik. (O da onlara: ) «Şüphesiz ki ben, âlemlerin Rabbı’nın peygamberiyim ve elçisiyim» dedi. »

Mekkeli müşriklerden söz sâhibi olanların bütün hınç ve azgınlıkla­rıyla hakka karşı gelmeleri; Hz. Muhammedʹi (A. S. ) yalancılıkla ve sihir­bazlıkla suçlamaları, tarihin akışı içinde tekrarlanan saçmalıklardır ki pey­gamber bu gibi yakışıksız sözlere hedef olmuştur. Cenâb-ı Hak hem görev­lendirdiği peygamberlerinin küfür ve azgınlıkla nasıl mücadele ettiklerini ha­ber vermek, hem de Mekke’de zor günler geçirmekte olan mü’minleri te­selli edip onları ümitlendirmek için önce Musa (A. S. ), sonra da İsa (A. S. ) kıssalarından ibretli birkaç safhaya yer vermektedir.

Musa Peygamber’in (A. S. ) Firavn ile geçen çetin mücadelesinin on iki kadar dikkat çekici safhasının özetini ve müʹminlere bununla verilen mesajları şöyle sıralayabiliriz:

1- Musa Peygamber (A. S. ), Fir’avnʹa ve Mısır’ın ileri gelen inkârcılarına İlâhî âyetlerle, belge ve mu’cizelerle gönderilmiştir. Zira delilsiz, bel­gesiz ve hiçbir peygamber için de muʹcizesiz yola çıkılmayacağına işâret edilmekte; hele bu yol, Allah’ın varlığına ve birliğine dâvet edilen kutsal bir yol olursa..

Böylece Kur’ân-ı Kerîm kıssanın bu safhasıyla mürşit ve mübelliğlere ölçü veriyor: Bâtıla karşı yeterli bilgi ve malzemeyle çıkın diyor.

2- Artık kavim ve kabile tanrısı ve millî ilâh yoktur; âlemlerin Rabbi vardır. İslâm, Allah’a ortak koşulan her şeyi reddetmekte ve «Tek İlâh» inancını delil ve belgeleriyle isbat edip ortaya koymaktadır.

3- İnkârcı müşriklerin hakka karşı kullandıkları taktiklerden biri ve onlarca en önemlisi, hakkı küçümsemek, alaya almaktır. Mu’cize, açık delil ve belge karşısında bu silahı kullanmak, küfrü temsîl edenlerin devam edegelen âdetidir. Nuhʹa (A. S. ), İbrahimʹe (A. S. ), Musaʹya (A. S. ), İsa’ya (A. S. ) ve Hz. Muhammedʹe (A. S. ) karşı hep bu silahla karşı çıkılmıştır. Şüp­hesiz bu da aczin ve cehaletin eseridir.

4- İnkârcı maddeciler üzerinde açık belge ve mu’cize tesir etmeyin­ce, uyanırlar da akıllarını kullanırlar diye İlâhî sünnet gereği başlarına bir­takım musîbet ve felâket indirilmiştir. Aslında dış yüzü azap ve musîbet olan olayların iç yüzünde ilâhî adâlet ve rahmet yer almaktadır.

5- 6- Kıtlık ve tabii felâketlerin sürüp gittiğini; Musa Peygamber’in (A. S. ) bu hususta kendilerini uyardığını düşünerek, ona baş vurmaktan başka çareleri kalmadığını anladılar da: «Ey sihirbaz büyücü! Sana ver­diği sözü gereği, Rabbına bizim için duâ edip yalvar, (bu sıkıntıyı üzerimiz­den kaldırsın; o takdirde) bizler herhalde doğru yolu seçeceğiz» dediler.

Mide derdi, hastalık sıkıntısı onları ister istemez yumuşattı. Ancak bu yumuşama, nefis perdesini aşamamış, ruhun ve aklın perdesine aksedememişti. O nedenle Musa’nın duâsı bereketiyle belâ ve sıkıntı kalkınca, verdikleri sözü yerine getirmediler.

Mekkeli’ler de bir vakitler böyle bir kıtlık felâketine uğratılmış ve Re­sûlüllah’a (A. S. ) baş vurmaktan başka çareleri kalmamıştı. Sıkıntı kalkın­ca, onlar da verdikleri söze sadık kalmamış, üstelik düşmanlık ve saldırı­larını artırmışlardı. Çünkü küfürle şartlanan nefis ekseriya kaypak, dönek ve nankördür. Bulamayınca sabretmez, bulunca şükretmez.

7- Fir’avn, Musa (A. S. )ın, felâketin kalkmasındaki tesirini unutturma gayretine düştü; Mısır ülkesinin toprağıyla, ırmağıyla kendi mülkü olduğunu açıklayarak, kuvvet ve kudreti sadece madde ve dünyalıkta görüyor; bu­nun ötesinde başka bir değer tanımak istemiyordu. Mekkeli’ler de mal ve evlâdın çokluğuyla övünüp güvenmekte; soy ve kabilenin gücüyle gurur­lanmakta; bunun ötesinde başka bir kudret tanımamaktaydılar. Putlara bağlılıkları, hem mânevî boşluklarını doldurmaya, hem kendi mevcut güç­lerini onların himmet ve şefaatiyle korumaya yönelikti. Günümüzün inkârcı materyalistleri de maddeye tutkularını bilimsel kalıba sokmakta ve putpe­restlerden daha kurnaz, daha plânlı çalışmaktadırlar.

8- Musa Peygamberʹin (A. S. ) dilinde hafif bir rekaket vardı; çok net ve akıcı konuşamazdı. Firʹavn Onu bu az kusuruyla eleştirip bir lider ola­mayacağını söylüyor, Mısır ülkesinin de Ona ait bulunmadığı hususunu koz olarak kullanıyordu.

Mekkeli’lerin ileri gelenleri ise, Hz. Muhammed’in (A. S. ) fakir ve ye­tim büyüdüğünü ileri sürüp liderliğe lâyık, peygamberliğe ehil olamıyaca­ğını ısrarla söylüyorlardı.

9- Fir’avnlar döneminde Mısırʹda krala sadakatle hizmet edip başarı­lı olanların üzerine kral tarafından altın bilezikler serpilir ve bu onlarca üs­tün takdîr ve taltîf madalyası sayılırdı.

Firʹavn bu açıdan konuya eğilerek, «Musa’nın (A. S. ) güçlü ve kudretli bir tanrısı bulunuyorsa, bugüne kadar Onun sadakatine ve hizmetine kar­şılık o tanrının altın bilezikler indirmesi gerekmiyor muydu? Altın bilezikler Onun üstüne atılmadığına göre, kudretli bir tanrısı da yok demektir» şek­linde sözler sarfederek Onu yalancı olarak tanıtmaya çalışıyordu.

Mekkeli’ler de «Hz. Muhammed (A. S. ) gerçekten Allah’ın elçisi ise, dağ­ları kaldırsın, hazinelere sahip olsun» diyorlar ve bunu yapamadığına göre, Onun yalancı olduğunu iddia ediyorlardı.

10- En azından, «eğer gök tanrısının elçisi ise, beraberinde melekler gelmeli değil miydi? » diyerek, Musa Peygamberʹin bir maceraperest oldu­ğunu ilân ediyorlardı.

Aynı sözler Mekkeli müşriklerin de ağzından çıkmamış mıydı?

11- Bütün bu telkinler, hakkı hafife alıp bilgisizlik karanlığında kal­malarını sağlamaktan başka bir şeye yaramamıştır ve yaramıyacaktır da. Nitekim Firʹavn’ın da, Mekkeli ileri gelenlerin de sözü edilen tutumları kendi kavimlerine hüsran ve aşağılanmaktan başka bir kapı açmamıştır. Zaten Hakk’ın yolundan çıkıp ahlâksızlık bataklığında ömür tüketen bir mil­letin, azgın sapık, inkârcı zorba liderlere itaâttan başka yapacakları bir şey yoktur. «İnsafsız avcıya hizmetten zevk alanın köpekten ne farkı vardır» denildiği gibi, o zâlim zorbalara hizmetten zevk alanlara başka nasıl bir sıfat takılabilir?

12- Ama bütün bu yolsuzluk ve sapıklığın, cehâlet ve azgınlığın, zor­balık ve ölçüsüzlüğün neticesi hem dünyada, hem de âhirette hüsrândır.

İlâhî intikam hükmü inince her şey bitmiş olur. Bu hüküm, Kızıldeniz’e inince Fir’avnʹı da, yandaşlarını da yok etmiştir. Mekkeli’ler hakkında ise, imân etmiyecek olanları Bedir Savaşı’nda ve bir kısmını da Uhud Savaşı’nda hayat sahnesinden silip atmıştır. Mekkeʹnin fethine kadar hayatta kalanları ise, imân edecekleri İlâhî ilimle sübut bulduğundan, bu hükmün dışında tutulmuşlardır.

Çıkarılan sonuç ise şudur:

Küfür, haksızlık ve ahlâksızlıkla birleşip bütünleşir ve dört nala git­meye başlarsa, Hak’tan yana olanlar, birlik içinde dâvalarını savunmaya ve teblîğe devam ederlerse, ilâhî hükmün inmesi pek yakın sayılır. Bu, câri bir sünnettir ki değişmez.

Kur’ân, Fir’avn’ı ve Mekkeli azgınları birer tarihî misâl olarak gözler önüne seriyor; ibretli neticelerini açıklayıp öğüt almamızı istiyor.

ÂYETLER ARASINDA BAĞLANTI

Yukarıdaki âyetlerle, gönderilen her peygamberin karşısına inkârcı sa­pıkların çıktığı ve onu bir takım yakışıksız sıfatlarla suçladıkları konu edil­di. Sonra da Musa Peygamber (A. S. ) kıssasından bununla ilgili birkaç ib­retli safha misâl verilerek, sıkıntılı günler yaşayan mü’minler hem teselli edildi, hem de Hakk’ın yardımının yakında tecelli edeceğine işârette bu­lunularak, o günleri sabırla beklemeleri dolaylı şekilde işlendi.

Aşağıdaki âyetlerle, İsa (A. S. )ın misâl verilmesi üzerine Mekkeli müş­riklerin buna itirazları konu ediliyor. Sonra da İsaʹnın (gökten indirileceği­ne işâretle) Onun kıyâmetin alâmetlerinden biri olduğu belirtiliyor. Arka­sından İsa (A. S. )ın İsrâil oğullarına peygamber olarak gönderilmesi üzeri­ne onların bu hususta ihtilâfa düştüklerine dikkatler çekiliyor.