Hac Suresi 47-51. Ayet — Tefsir

Ayet sayfasına git →

وَيَسْتَعْجِلُونَكَ بِالْعَذَابِ وَلَنْ يُخْلِفَ اللّٰهُ وَعْدَهُ وَاِنَّ يَوْمًا عِنْدَ رَبِّكَ كَاَلْفِ سَنَةٍ مِمَّا تَعُدُّونَ وَكَاَيِّنْ مِنْ قَرْيَةٍ اَمْلَيْتُ لَهَا وَهِيَ ظَالِمَةٌ ثُمَّ اَخَذْتُهَا وَاِلَيَّ الْمَصِيرُ قُلْ يَاأَيُّهَا النَّاسُ اِنَّمَٓا اَنَا۬ لَكُمْ نَذِيرٌ مُبِينٌ فَالَّذِينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ لَهُمْ مَغْفِرَةٌ وَرِزْقٌ كَرِيمٌ وَالَّذِينَ سَعَوْا فِي اٰيَاتِنَا مُعَاجِزِينَ اُو۬لٰٓئِكَ اَصْحَابُ الْجَحِيمِ

47.

Bir de senden acele azap istiyorlar. Halbuki Allah asla va'dinden caymaz. Şüphesiz Rabbinin nezdinde bir gün, sizin saydığınız bin yıl gibidir.

Diyanet İşleri

48.

Zalim oldukları halde, mühlet verdiğim, sonra da kendilerini azabımla yakaladığım nice memleket halkları vardır. Dönüş yalnız banadır.

49.

De ki: "Ey insanlar! Ben sizin için ancak apaçık bir uyarıcıyım."

50.

Artık iman edip salih ameller işleyenler var ya, işte onlar için bir bağışlama güzel bir nimet (cennet) vardır.

51.

Ayetlerimizi geçersiz kılmak için çaba gösterenler var ya, işte onlar cehennemliklerdir.

Celal Yıldırım (İlmin Işığında Asrın Kur'an Tefsiri)

%100

MEÂLİ:

47- (O sapık inkârcılar) senden acele azâbın gelmesini istiyorlar. And olsun ki Allah verdiği sözden caymaz. Şüphesiz ki Rabbin yanında bir gün, sizin sayıp hesapladığınız bin yıl gibidir.

48- Nice kasabalar zâlim oldukları halde onlara mühlet vermişizdir; sonra (sırası ve vakti gelince) onları yakalayıverdim. Dönüş ise ancak ba­nadır.

49- De ki: Ey insanlar! şüpheniz olmasın ki ben ancak sizin için açık bir uyarıcıyım.

50- Artık imân edip güzel-yararlı amellerde bulunanlar için bir ba­ğışlanma, iyi ve temiz bir rızık vardır.

51- (Karşısındakiler! ) acze düşürmek için âyetlerimiz hakkında (kö­tü niyetle) koşup duranlara gelince, işte onlardır Cehennem yârânları!.

İLGİLİ HADÎSLER

«Müslüman fakirleri, zenginlerinden yarım gün (beş yüzyıl) önce Cennetʹe girerler. » (Ebû Dâvud/ilim: 13- Ahmed: 2/519-3/63)

Tabiînʹden Sümeyr b. Nehar diyor ki:

- Ebû Hüreyre (R. A. ) konuşmasında şöyle dedi: «Müslüman fakir­ler, zenginlerden yarım gün miktarı önce Cennet’e girerler. » Ben de ona: «Yarım gün miktarından neyi kasdediyorsunuz? » diye sorduğumda, şu ce­vabı verdi: «Sen, (Şüphesiz ki Rabbin yanında bir gün, sizin sayıp hesap­ladığınız bin yıl gibidir) âyetini okumadın mı? » (Tirmizi/zühd: 37- İbn Mâce/zühd: 6- Ahmed: 2/343, 451, 513)

Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz buyurdu:

«Doğrusu ben, ümmetimin Rablarının yanında kendilerini yarım gün geciktirmesinden dolayı bıkkınlık duymayacaklarını ümit etmekteyim. »

Bunun üzerine Efendimize soruldu:

- Yarım gün nedir?

Cevap verdi:

- Beş yüz yıldır. (Ebû Dâvud/melahim: 18- Ahmed: 1/170-4/193)

AZABIN ACELE GELMESİNİ İSTEYENLER

«(O sapık inkârcılar) senden ace­le azabın gelmesini istiyorlar. And olsun ki Allah verdiği sözden caymaz. »

Son peygambere ve âhiret âlemine inanmayan; Allah hakkında ciddi ve ölçülü hiçbir bilgisi olmayan putperest inkârcılar, Kur’ân’ın ve Peygamberʹin azap ile tehdit edip, yaptıkları uyarıları ciddiye almadıkları için, zaman zaman sırf alay olsun diye: «Hani o tehdit edip durduğunuz azâbı getirin.. » derler ve bununla Hz. Peygamberʹi (A. S. ) acze düşürmek ister­lerdi.

Kur’ân-ı Kerîm ilgili âyetle Allah’ın kavim ve milletler hakkındaki câri sünnetini hatırlatıyor. Şöyle ki: Zulüm, tuğyan, haddini bilmezlik ve ah­lâksızlık belli çizgiye gelmedikçe İlâhî azap inmez. Hem Allahʹın sabrı çok­tur. Onlara bilfarz yarım gün sonra azâp etmeyi takdîr etmişse, bu bizim hesapladığımız sun’î zaman olarak 500 yıla; bir gün sonraya bırakmışsa, bu 1000 yıla tekabül eder. O halde onların azâbı acele istemesine karşı mü’minlerin üzülmesine gerek yok. Vakti ve saati gelince, her şey takdîr edildiği gibi sonuçlanır.

Tarihte birçok kasaba ve şehir halkı zâlim oldukları halde, onlara bir süre mühlet verildiği açıklanarak, bu husustaki İlâhî takdirin bir plân ve proğrama göre cereyan ettiği hatırlatılıyor. Çünkü kim nereye giderse git­sin, hangi yana yönelirse yönelsin; toplumu hangi istikamete çevirirse çe­virsin, sonunda dönüş Allah’a olacaktır ve O hesabı çok çabuk görür.

ZAMAN KAVRAMI

Bilindiği gibi, bizim, zamanı bazı parçalara ayırmamız bütünüyle sunʹîdir. Dünyaʹnın hem kendi ekseni, hem Güneş etrafında dönmesiyle gece-gündüz, mevsimler ve sene meydana gelmektedir. Âhiret’te ise, gece- gündüz, mevsim ve yıl olmadığına bakılırsa, zaman kavramı bir bakıma ortadan kalkmış oluyor. Tabii bununla sunʹî zamanı kasdediyoruz. O ba­kımdan Âhiret gününden söz edilirken bizim sun’î zamanımızla yarım gü­nün 500, bir günün 1000 yıl kadar uzun olduğuna dikkatler çekilmekte ve böylece bu konuda «yevm» yani «gün» tabiri kullanıldığında, kendi sunʹî zamanımızdaki 24 saat olmadığına işâret edilmektedir.

Bu gerçeği düşünmeyenler, arzuladıkları bir şeyin hemen oluvermesini isterler ve aradan birkaç yıl geçince de ümitsizlenmeye başlarlar. Oy­sa Cenâb-ı Hakk’ın sünneti şaşmaz, proğramı aksamaz, hükmü değişmez. Bir millet üzerine azâp inmesi gerekiyorsa, mutlaka onun için belirlenmiş bir süre söz konusudur. İnsanlar ne kadar acele de etse, o süre dolma­dıkça azap inmez.

HZ. MUHAMMED (A. S. )IN GÖREVİ

«De ki: Ey insanlar! Şüpheniz ol­masın ki ben ancak sizin için açık bir uyarıcıyım.. »

Cenâb-ı Hak ilgili âyetle, Peygamber’in (A. S. ) görevi hakkında kısa, fakat yeterli bir bilgi veriyor. Böylece Peygamber’in (A. S. ) her istediğini yapabilen, arzu ettiğini doğru yola kavuşturan, dilediği zaman mu’cize gös­teren veya azâp getiren bir kudret olmadığı; Onun İlâhî emirleri kusursuz teblîğ edip doğru yolu gösteren ve inkârcıların tuttukları yolun büyük bir tehlikeye uzandığını haber veren bir görevli bulunduğu açıklanıyor.

Sonuç olarak Peygamber’in (A. S. ) görevinin sınırları çiziliyor ve o çiz­ginin ötesinde Ondan bir şeyler istemenin doğru olmayacağı hatırlatılıyor. Aynı zamanda Peygamber’den (A. S. ) sonra gelecek olan mürşitlerin, ilim adamlarının, tebligatçı ve dâilerin de Peygamberʹi (A. S. ) aşacak geniş kud­rete sahip olmadıklarına işâretle, herkesi lâyık olduğu ölçüde değerlen­dirmemiz tavsiye ediliyor. Aksi halde, insanları, bulundukları sınırın öte­sinde görmeye başlarız ki, bu faydadan çok zarar getirir ve beşer sınırıy­la Cenâb-ı Hakk’a has sınırları birbirine karıştırmış oluruz,

İMAN VE AMEL-İ SALİH

İmanı bir ağara benzetirsek, salih ameller onun meyvaları sayılır. Zi­ra imânın hedefi, Allah’a kulluk doğrultusunda iyi, yararlı hizmetlerde bu­lunmak; dünya ile âhiret, bedenle ruh, maddeyle mâna arasında köprü kurmak ve böylece hilkat kanununa uyarak plândaki yerimizi almaktır.

O bakımdan Kur’ân-ı Kerîmʹde bazı istisnalarla ne kadar imândan söz edilirse, hemen arkasından «amel-i sâlih» zikredilir. Hz. Peygamber’in de yirmi üç yıllık risâlet dönemi bunun en güzel örnekleriyle doludur.

İslâmʹı ve Kurʹân’ı hafife alıp birtakım kelime oyunlarıyla veya basit mantıkî yollarla zihinleri bulandırmaya ve böylece mü’minleri acze düşür­meye çalışanlara gelince: Ölmeden önce dönüş yapmadıkları ve Cenâb-ı Hakk’a yönelip tevbe ve istiğfarla bağışlanmalarını dilemedikleri takdirde, kendilerine çok yazık etmiş olurlar ve varacakları yer, ebedî azap yurdu olan Cehennem’dir.

İlgili 51. âyetle bilhassa bu önemli noktaya parmak basılmakta ve he­nüz kalbi İslâmiyet ve Kur’ân ile yatışmayanlar uyarılmaktadır.

ÂYETLER ARASINDA BAĞLANTI

Yukarıdaki âyetlerle, inkârda ısrar edip tuğyanlarını sürdürenlerin acele vaʹdedilen azabı istemeleri konu edildi. Sonra da Peygamber (A. S. ) Efendimiz’in görev sınırı belirlenerek, ümmetine bu konuda en sağlam kıstas verildi.

Aşağıdaki âyetlerle, olayların ümit kırıcı istikamette gelişmesi neti­cesinde ufak çapta da olsa kalp ve kafada bir şüphe rüzgarının esmesi­nin, her zaman mümkün olabileceği üzerinde duruluyor; ancak peygam­berlerin kalbinde böyle bir esinti başlar başlamaz Cenâb-ı Hakk’ın onu anında tesirsiz kılacağı belirtiliyor. Diğer insanlar hakkında ise, bu tür şüphe ve vesvesenin ciddi bir imtihan olduğuna dikkatler çekilerek kalbi şüphe hastalığından kurtarmamız tavsiye ediliyor.

Arkasından kalplere şifa ve rahmet olan Kur’ânʹın hak olarak indiril­diğini daha iyi anlayabilmek için ilme ve irfana ihtiyaç bulunduğuna atıf yapılıp, mü’minlerin durmadan bilgilerini artırmaları tavsiye ediliyor.

Beyinleri yıkanmış ve ön yargıya saplanıp kalmış inkârcı sapıkların ise, bu hakikati ancak çarpıcı bir azâbın inmesiyle veya kıyâmet olayının meydana gelmesiyle anlayabilecekleri belirtilerek, kıyâmet günü gelme­den dönüş yapmaları hatırlatılıyor.